Fotoğrafım
Okuduklarım... Dinlediklerim... İzlediklerim... Aklıma takılanlar...

20 Mart 2017 Pazartesi

Edebiyat çevirisi mümkün müdür?

Yıl boyunca çok sayıda çeviri kitap okuyorum. Bazıları hakkında tanıtım yazıları kaleme alıyorum. Bu yazılarda kitabın çevirmenini de anmayı unutmuyorum. Bu değerlendirmeyi yaparken, kitabın Türkçedeki okunurluğu, anlaşılırlığı, yazarın kurduğu dünyanın dildeki yansıması, üslup bütünlüğü ve sürekliliği gibi noktalara bakarım. Bir çevirinin “iyi-kötü” olarak tanımlanması, kendi dilimdeki bilgimle başlar. Sonra tanıtım yazısına birkaç sözcükle yergilerimi ya da övgülerimi yazarım. Övgü sözcükleri bellidir; mükemmel, başarılı, akıcı...


Edith Grossman’ın YKY tarafından yayımlanan Çeviri Neden Önemlidir? adlı kitabını okuduktan sonra bunun sığ bir yaklaşım olduğunu anladım. Çoğu kitap eleştirmeninin –ya da benim gibi tanıtım yazısı yazanların- asıl metinle çeviri metin arasında nitelikli bir karşılaştırma yapmadığı ve yapamayacağı ortada. Bu kolaycı övgü ya da yergilerin nedeni, çevirmenin yaptığı işin betimlenememesi.

1936 doğumlu Edith Grossman, Latin Amerikalı ve İspanyol çağdaş yazarlarının en önemli İngilizce çevirmenlerinden biri. 2003 tarihli Don Quijote çevirisi bir başyapıt olarak değerlendiriliyor. Ancak eserlerin aslı için kullanılacak başyapıt sözcüğünü özellikle seçtim. “Bir yapıtı başka bir dil için değiştirdiğimizde o yapıt bize ait olur (ancak gizemli ve anlaşılmaz bir biçimde aynı anda özgün metnin yazarının yapıtı da olmayı başarır)” diyor Grossman. Çeviri eylemini başlı başına bir yeniden yazım süreci olarak tanımlayınca, ortaya çıkan yeni esere başyapıt demek yerinde oluyor kanımca.

Çeviri Neden Önemlidir? Grossman’ın Yale Üniversitesi’nde yaptığı üç konuşmanın metninden oluşuyor. İlk bölüme o meşhur ve sert soruyla başlıyor yazar: “Edebiyat çevirisi mümkün müdür?”

Usta çevirmen Ralph Manheim’in çeviriyi yorumlayıcı bir performans olarak tanımladığını vurguladıktan sonra şöyle diyor Grossman: “Kimsenin aklına bir oyuncunun bir rolü ya da bir müzisyenin bir müzik parçasını yorumlamasının mümkün olup olmadığını sorgulamak gelmez. Oyucular rolleri, müzisyenler parçaları kusursuz yorumlayabilirler; çevirmenler de edebiyat yapıtlarını başka bir dilde yazabilirler.” Yorumlama konusuna yaklaşımı ve bu noktadan yola çıkarak verdiği örnekler önemli. Okuyana yorumlama alanı tanıyan yaklaşımı, kitapla okur arasında kendiliğinden bir sohbet ve tartışma başlatıyor.

“Çeviri, başka bir toplumda ya da başka bir çağda yaşamış olan insanların düşüncelerini ve duygularını edebiyat aracılığıyla anlamamızı sağlar,” dedikten sonra birbirlerinin kitaplarını ancak çeviriler sayesinde okuyabilmiş ve birbirlerinden etkilenmiş yazarlar arasında bir zincir oluşturuyor Edith Grossman. Marquez’deki Faulkner hayranlığı, Faulkner’daki Cervantes sedası, Toni Morrison’daki ya da Carlos Fuentes’teki Marquez etkisi... Çevirinin olmadığı bir dünyanın içe kapanışını, kültürel kuraklığını sıkılmadan, yorulmadan, tane tane anlatıyor Grossman.

Çeviri sorunlarını ele alırken çuvaldızı ABD ve İngiliz yayıncılık dünyasına batırmayı da ihmal etmiyor. Edebiyat hakkında tebessüm ederek, sevecen bir dille konuşan yazar, bu konularda sözünü sakınmayan akademisyen kimliğini hissettiriyor. ABD ile İngiltere’de her yıl yayımlanan çeviri kitaplar arasında edebiyat çevirilerinin oranının yalnızca yüzde iki ile üç arasında olduğunu söylerken, yayınevlerinin önyargılı ve düşüncesiz tavırlarını yerden yere vuruyor. Aynı sert üslup, çevirilerin görmezden gelinmesi konusuna girdiği bölümlerde de söz konusu. Yazarlar çoğunlukla övgüyle ansalar da, yayınevlerinin gereken değeri vermediği, üniversitelerin önemsiz gördüğü, kitap değerlendirme yazılarında gözle görülür biçimde yok sayılan bir alan var karşımızda. Biz okurların da dünyayı kendi dilimizde anlamamızı sağlayan emeği hakkınca görmediğimi bir alan: “Çeviri okurken aslında okuduğumuz çevirmenin metnidir. Kuşkusuz bu metnin esin kaynağı özgün metindir ve yetkin çevirmenler özgün metne büyük bir özen ve saygıyla yaklaşırlar; ancak kitabın başka bir dilde üretilmesi çevirmenin tek başına üstlendiği bir görevdir ve bu görevin tamamlanması sonucunda ortaya çıkan metin de kendi gerçekliği içinde değerlendirilmeli ve yargılanmalıdır.”

Bu son paragraf, okuduğum çeviri kitaplarla ilişkimi gözden geçirmemi sağladı. Eminim ki, Çeviri Neden Önemlidir? Bütün okurlarında, gözden geçirme, sorgulama ve yeniden yorumlama ışığı yakacaktır. Zihin açıcı bütün kitaplarda olduğu gibi.


Edith Grossman, nasıl tane tane anlatmaya çalıştıysa, bu kitabın çevirmeni Ayşe Ece de, aynı tonda, bir çeviri dili tutturmuş. Şimdi, çok akıcı diyeceğim, olmayacak. Ama Grossman’ı kızdırmak pahasına, Ayşe Ece çevirisinin akıcı olduğunu vurgulamalıyım.

Edebiyat fakültelerinde ve çeviri bölümlerinde bu kitap ezbere bilinen bir kitaptır, eminim. Kitabın sonundaki kaynakçada yer alan kitaplar da okutuluyordur öğrencilere. Benim hayalim başka. Keşke bu kitap üniversite eğitimi öncesinde okutulsa. Hatta resmen önerilse ve eğitim programına alınsa. Kitaba adını veren soru, sadece başka bir dilde yazılmış kitapları anlamamız için değil, dünyanın başka dilleriyle iletişim kurabilmemiz için de önemli. Octavia Paz’ın sözleriyle; Konuşmayı öğrenmek, çevirmeyi öğrenmektir.

Dünyayla konuşmayı öğrenmemizin zamanı gelmedi mi?

15 Mart 2017 Çarşamba

Turhan Günay

130 gün oldu. 

Turhan Abi 130 gündür tutuklu.

Şunları yazdığımdan bu yana 100 gün daha geçti.


Kitaplara çok yumuşak dokunur Turhan Günay. Her bir satırın arkasındaki emeği düşünür. Yazmanın zorluklarını bilir. Ama romantikleştirmez kitap-okur ilişkisini. Anlayışlıdır yazarlara karşı. Ama yazıya sevgisi olanla, sevilmek için yazanı hemen ayırır birbirinden. Çalışanı, üreteni, direneni, devineni gözünden tanır. Kirin-çamurun onlara değmemesi için, yollarını nefesiyle temizler gerekirse. Türküleri sever. Ama türkülerin çanına ot tıkayanla aynı masaya oturmaz. Turhan Günay’ın oturduğu masa, dünyanın bozuk zeminine meydan okur. Bir de masalların, atasözlerinin, kelimelerin hikayelerini bilir. Bitkileri de, kelimeleri de köklerinden tanır. Ne zaman, nereye doğru boy vereceklerini anlar. Şu anda onu demir parmaklıkların ardında tutanlar, bir cesaret otursalar karşısına, onlara da adalet nedir, hukuk nedir, özgürlük nedir, vicdan nedir anlatır. Dediler ki “içeride” sakal bırakmış Turhan Abi. Bir an önce çık da birlikte berbere gidelim koca adam. Berberle sohbeti de sen başlat, arkada çalacak türküyü de sen seç. 

HBS/Hayat Bilgisi Sınavı.12: Kariyer nedir?

a) Kariyer, bir ağaca sarılamamaktır.
b) Kariyer, ezberlenmiş yalanlardır.
c) Kariyer, kedinin tırnaklarını veterinere kestirmektir.
d) Kariyer, emeklilik hayalidir.
e) Kariyer, kişinin kendi alnına kazıdığı bir markadır.

14 Mart 2017 Salı

Neruda ve sinemada şiir


Neruda, yılın en iyi filmlerinden.

Birkaç not düşmekte fayda var.

1. Bu film, Neruda'dan Nâzım'a çizilmiş bir hat üstünde yürümeye çalışan herkesi etkileyecektir.

2. Guillermo Calderon imzalı senaryo, edebiyatın sinemada karşılığını arayanlar için bulunmaz nimet. Hem geveze, hem düşünmeye iten sessizlikler var. Hem çizgisel, hem değil. Hem dış sese yenik düşmüş gibi görünüyor, hem de onun rehberliğini her an aratıyor.


3. Pablo Larrain, seyircinin ezberlerini bozacak bir zaman-mekan kullanımı seçiyor. Böylece, gerçekliği de çizgisel olmaktan uzaklaştırıyor. Kurmaca bir dünyanın içinde miyiz, yoksa gerçekten de tarihsel bir gerçekliğin beyazperdeye aktarılmış halini mi izliyoruz? Bu kurgu anlayışıyla izleyecisinin zekasına güvenen bir film Neruda.


4. Başta Luis Gnecco (Neruda), Gael Garcia Bernal (Oscar Peluchonneau) ve Mercedes Moran (Delia del Carril) olmak üzere bütün oyuncular çok iyi. Partinin şaire koruma olarak verdiği Alvaro Jara rolündeki Michael Silva örneğin...


5. Bir başkasının hikayesinde figüran olmak istemeyen karakter... Oscar Peluchonneau, uzun zamandır gördüğüm en özel sinema figürlerinden biri. Kendi gerçekliğini sorgulayan bir karakter var karşımızda. Görevini yerine getirip Neruda'yı yakalamasıyla, kurmaca değil gerçek bir karakter olduğunu anlayacak. Şairin, edebi yüceliğine yenik düşmekle, "varolmak" arasındaki sınırda gidip gelen bir karakter.

6. Sergio Armstrong'un görüntü yönetmenliği çok iyi. Özellikle kapalı mekanlar ve elbette son bölümdeki And Dağları görüntüleri...

7. Bir yandan da nefes nefese bir takip filmi var karşımızda. Heyecan bir an bile eksik olmuyor.

8. Dönem filmi çekmek, sanat yönetmenliğini ya da geniş kadrajları seyircinin gözüne sokmak değil. Alın size harika bir örnek.

9. Filmin müzik kullanımını sevmedim. Federico Jusid tecrübeli bir isim. Ama Neruda'nın müziğinde Şili de yok, şiirin ritmi de. Üstelik filmin ses bandıyla mücadele etmek, onu ezmek isteyen bir ses bandı var çoğu zaman. Bana göre...

10. Gelenekten beslenen, modernliğin içinde sesini yükselten bir şiirin, beyazperdeye post-modern ögeleri de reddetmeden taşınabileceğinin kanıtı.

Neruda, yılın en iyi filmlerinden.



O esnada başka bir yerde...

...Karl Marx, dostu Friedrich Engels ve kızlarıyla birlikte... Jenny Caroline, Jenny Julia Eleanor, Jenny Laura. 1860 sonrasında çekilmiş bir fotoğraf... Marx'ın önünde, dünyayı etkileyeceği, yirmi yıllık bir ömür var.


Karl Marx
(5 Mayıs 1818 - 14 Mart 1883)

13 Mart 2017 Pazartesi

Bolano'nun soğukkanlılığı


Lümpen Roman, Roberto Bolano'nun ölmeden önce yayımlanan son romanı. Onun bize vedası bir anlamda. Kısa ama vurucu bir veda.

Peki bu romanı vurucu kılan ne? Bolano'nun sakin ve cesur dilinden ötede duran bir nokta var. Kitabın anlatıcısı ve diğer karakterleriyle, okurun arasındaki duygusal makasın kapanmasına izin vermeyen soğukkanlı üslup. İsimsiz ve geçmişsiz karakterlerin, bugünsüz ve yarınsız sürüklenişlerine an be an ortak olmamızı sağlıyor. Ama bir adım ötesine geçirmiyor okurunu.

Kitabın isimli ve geçmişli tek karakteriyse, ana karakterimizin kilidinin açılmasını sağlayan bir anahtar gibi. Her boyutuyla karanlıkta yaşayan bu karakterin dönüşümlerle dolu geçmişi, anlatıcımızın karanlığını sayfa sayfa yarıyor.

Üstelik bu çözülmeyi, merakı dinç tutan bir gerilimin içinde veriyor Bolano. Böylesine soğukkanlı bir üslupta yakalanması zor bir heyecanı yakalıyor yazar. Sayfaları hızla çevirmek istiyor okur.

Edebiyatın erken kayıplarından biridir Roberto Bolano.

Lümpen Roman, bu kaybı bir kere daha hatırlamamı sağladı. Romanın açılışı, anlatıcı ve kardeşinin iki yabancıyla evde geçirdiği günler ve sona giden yolculuk unutulacak gibi değil.


HBS/Hayat Bilgisi Sınavı.11: Kibir nedir?

a) Kibir, korkağın kahvaltısıdır.
b) Kibir, cahilin öğlen yemeğidir.
c) Kibir, zalimin akşam sofrasıdır.
d) Kibir, kıskancın mezesidir.
e) Kibir, aynadır.

Zeynep Kaçar: Ortalama bir dünyada Kabuk'lar

"Sepetin dibinde unutulmuş bir patates gibiyim. Çürüyorum."

Zeynep Kaçar'ı uzun yıllar öncesinden tanırım.

Doksanlı yılların ortalarıydı. Kolektif bir üretimin içinde tanıştık. Boş sohbetlerin, zaman öldüren kahkahaların, popüler evren kurallarının işlediği bir ortam. İkimiz de gençtik. Para kazanmak için elimizden geleni yapıyorduk. O ortama uyum sağlayamayan "sakil" duruşumuzdan tanıdık birbirimizi. Bilen bilir; yabancı yabancıyı bakışından tanır.

Hiçbir zaman çok samimi olmadık. Zaten öyle ortamlar gerçek samimiyetlere izin vermez. Bizim de bunun için fazladan güç harcayacak isteğimiz yokmuş demek ki. En azından ben öyle hissetmiştim.

Yıllar sonra bir tiyatro yazarı olarak karşıma çıktı Zeynep. Şaşırmamıştım. Bir projesiyle ilgili olarak mailleştiğimizi hatırlıyorum. Yeterince ilgilenememiştim. Bu ilgisizliklere bahane üretmek kolaydır. O gün için bahanem neydi hatırlamıyorum. Ama tiyatro yazarı Zeynep Kaçar'la bırakın eski bir tanıdık olarak, bir tiyatrosever olarak bile yeterince ilgilenmedim.


O mahcubiyetle aldım Zeynep'in romanını elime. Kabuk, Ocak ayında Sel Yayıncılık etiketiyle çıktı. Önce ona sevindim. İrfan Sancı'yla karşılıklı oturduklarını, şekersiz çaylarını yudumlarken kitabı konuştuklarını düşündüm. Sonra Gülay Tunç imzalı kapağa baktım; yüzsüz Matruşka bebekleri. Matruşka'lara olan sevgim gülümsetti.

Aile denilen sahtekar kurumda kadın olmak. Farklı kuşaklar ve farklı dünya algılarında. Erkeklerin kurduğu tiyatro dekorunda, belirleyici oyuncu olmanın cümlelerini aramak. Kırılan her sert kabuğun altında yumuşak bir iç olacağını hayal eden okura, yeni bir kabuk sunmak. Açılan Matruşka bebeğinin içinden çıkan, bir küçük boy bebeğin sert kabuğu misali. Bu zorlu içeriği, akışkan bir üslupla okurun damarına zerk edebilmek. Tiyatro yazarı olmanın getirdiği bütün anlatı becerilerini "göz sokmadan" işleyebilmek. Zaman-mekan ilişkisini, kuşaklar boyu süren bir anlatıya taşıyabilmek.

Ukalalık yapmayayım. Çünkü Burcu Arman, Cumhuriyet Kitap'ta benim yazabileceğimden çok daha iyi bir tanıtım/eleştiri yazısı kaleme almış. Dileyen bir tık öteye geçip okuyabilir.

Kabuk'u okumaya evde başlamıştım. Koltukta. Sonra uzandım. Sonra yine kalktım. Bir kafede devam ettim. Metroda bitirdim. Anlayacağınız, bedenim çeşitli şekillere girdi okurken. Ama zihnim, bedenimden çok daha fazla şekillendi. Bir yaşamdan diğerine akarken, bir kaptan diğerine aktı. Birleşik kaplar problemelerini sevmişimdir oldum olası...

Bu ilk romanı Zeynep Kaçar'ın. Yılın konuşulan romanlarından olacaktır. Ve daha da önemlisi, gerisi gelecektir.

Kendime düştüğüm bir not bu yazı: Gözünde yalnızlık ışığını gördüğün insanı kolay bırakma. Takipçisi ol. O ışık seni "bir yerlere" götürecektir mutlaka.

Zeynep'te o ışığı yıllar önce görmüştüm.



6 Mart 2017 Pazartesi

Pentagram'a 30 yaş mektupları


Pentagram 30 yaşında...

Aslında otuzunu çoktan geride bıraktı. 

Doğum gününde Akustik adındaki özel bir albümle geldi grup. Cümbür cemaat çalıp söyledikleri, dinleyene kişisel tarihini de fısıldayan bir proje albüm bu.

Benim tarihimde Moda'daki "olaylı" konserle başlayan yolculuk, bu albüm öncesinde Motto Müzik'teki Noktalı Virgül programım için yaptığım sohbete kadar uzuyor. Neler neler yaşanmadı ki bu süreçte. 

Lafı uzatmadan Noktalı Virgül - Pentagram bölümünün linkini şuraya ekleyivereyim. İzlemek isterseniz bir tık uzağınızda...

Bu yazıda Pentagram güzellemesi yapmayacağım. Ama onu da bir ara uzun uzun yazmak lazım. 

Bu yazıda programdaki mektupları paylaşacağım. Nedir o mektuplar? Pentagram'ın dostu bazı isimler, bu programa özel mektuplar-sorular yolladılar bana. Ben de grup üyelerine okudum-yönelttim. İzleyince göreceksiniz.

O sözler yazılı olarak da Fil Uçuşu tarihine kalsın istedim.



JANSET
Pentagram'ın hayatımdaki yeri bambaşka. Dostlarım olmalarından duyduğum mutluluk ve gururun yanında, Aşk'ın heavy metal halini öğrendim onlardan. Albümlerini ağlamadan dinlediğim pek olmadı. Hüzün var ama içimdeki denizin dalgalanıp coşması mı daha ziyade bu gözyaşlarının sebebi, yoksa adını koyamadığım coşku mu, heyecan mı? İyi ki varlar. Her bir üyesi Pentagram'a ayrı bir lezzet kattı, o yüzden hepsini kendi rengiyle ve katkısıyla seviyorum. İyi ki varlar. Her şey istediklerinden daha güzel olsun! 30 yıl geriye dönüp baktıklarında, kendilerine dair neyi değiştirmek isterlerdi? Keşke var mı keşke... 30 yıl önce anlattıkları şeylerin hala geçerli olması nasıl bir duygu? Beni seviyor musunuz? (Bir de basçılarına hastayım).


CAN GOX
90ların sonlanmasıyla birlikte Pentagram adımlarını daha da büyüttü hatta koşar adım ilerledi... Sorum şudur? Ben Pentagram’ı 300 kişilik orta büyüklükteki barlarda pogo eşliğinde alt alta üst üste dinleyerek büyüdüm. Ancak şimdi Pentagram vites büyüttüğü ve kitlesi de büyüdüğü için festivallerde ve stadyum konserlerinde çalıyor çoğunlukla. 90lardaki o günleri ve nefes almakta bile zorluk çektiğimiz, konser bitiminde 500 kalori verdiğimiz günleri özlüyorlar mı? (Bence özlememelerine imkan yok) Sorumu biraz daha farklılaştıracağım... Acaba Pentagram o günlerin anısına ayni büyüklükteki bir barda Rotten Dogs ile eski tayfasını mutlu etmek için konser düzenler mi? İlk bileti de ben almazsam adam değilim...


BARIŞ AKPOLAT
Grup olmanın avantajları olduğu kadar dezvantajları da var mıdır? Varsa nelerdir? Örneğin prova yaparken eskisi kadar heyecanlanıyorlar mı? Metalci gençlerin enerjisin hala bulmak mümkün mü?


MURAT BAŞDOĞAN (GRİPİN)
1997'de bir arkadaşımın beni Harbiye Açıkhava'da konsere çağırması ile başladı her şey. Sırtımda klasik gitarım. Siyah tişörtüm. Aah ah:) Daha sonra da gidebildiğim tüm konserlerine gittim. " Popçular Dışarı" Discmanimden eksik olmayan albümlerden oldu. O zamanlarda, yani lise yıllarımda müzik konusunda hayaller kurmamı sağlayan, hedeflerimi şekillendiren Türk gruplarındandır kendileri. "Big Fan" olduğum zamanlarda Sinanpaşa'da bir gün grubu çay içerken yakalamıştım. Bir imza için atılıp kendimi onlarla çay içerken bulmuştum. Küçük ahşap taburelerde unutulmaz bir 5 dakika geçirmiştim. Güzel günler:)  Hepsine sevgiler saygılar.


ÖZGÜR CAN ÖNEY (maNga)
Bizdeki makamsal yapıyı batı ve heavy-metal türü içinde en iyi kullanan gruplardan biri Pentagram. Yurtdışına çıkış dönemleri oldu bir ara. MezarKabul. (Son on yılda bu türde birçok grup çıktı, Orphaned Land - İsrail, Myrath- Lübnan) Akustikten sonra böyle bir yurtdışı çıkışı düşünüyorlar mı? Onlar bizim abilerimiz, bir çok ekibe destek oldular, abi oldular. Etkilediler. Onların "abileri" kimler? Kimlerden destek aldılar? Etkilendiler?


HARUN TEKİN
Pentagram, kendi alanları içinde ve dışında sayısız müzik grubuna ve müzisyene ilham ve destek verdi. Belki onlardan önce en eksik olan şeyi yerine getirdiler: tecrübe transferi. Yani, pek çoğumuz onlar sayesinde tekerleği veya ateşi yeniden icat etmek yerine müziğe dair kritik detaylarla uğraşabildik. Grup olarak ve teker teker ne kadar çok şeyi olumlu yönde etkilediklerinin farkındalar mı?


TUNA KİREMİTÇİ
Tasavvufla müzikleri arasında "Bir" şarkısında kurdukları bağ halen devam ediyor mu?


AFŞİN AKIN
Pentagram 'la çok severiz birbirimizi. Yollarımız birçok kere kesişti. Ben PolyGram Int.da çalışırken 'Anatolia'nın çıkış sürecinde gruba ekip olarak destek vermiştik. Avrupa'da ve dünyada tanınmalarını çok istemiş ve elimizden geldiğince büyük plak şirketlerine pazarlama yapmıştık. Pentagram bu memleketin en büyük kültürel değerlerinden birisidir kanımca. Onlara sorabilecek çok şey var tabii ama ben çok basit bir soru sorayım. Grubun bu güne kadar aldığı en tuhaf teklif nedir? Bir proje olabilir ya da ne bileyim bir konser teklifi ya da düet teklifi olabilir vs. (Onlara sevgilerimi de iletirsen çok memnun olurum.)

3 Mart 2017 Cuma

Çok satanlar listesinde hangi yazarları görmek isterdiniz?

Yayıncılık dünyası hala Sabahattin Ali-Kürk Mantolu Madonna konusuna, satış rakamları üzerinden şaşırmaya devam ediyor. Elbette sevindirici şaşkınlıklar bunlar. Çünkü Kürk Mantolu Madonna hala çok satanlar listesinde. Hatta İçimizdeki Şeytan da yeni baskılar yapmaya başladı.

Benzer bir durum Can Yayınları tarafından yayınlanan bütün George Orwell kitapları için de geçerli. 1984 ve Hayvan Çiftliği elbette açık ara önde gidiyor ama diğer Orwell kitapları da oldukça iyi satıyor.

Marquez, Camus, Kafka, Steinbeck ve başka isimler de var bu listeye eklenebilecek. Peki nedir bu liste? Aslında yeniden keşfedilen klasikler diyebiliriz. Ya da yeni zamanların okuru tarafından, yeni baskılar, özenli çeviriler ve iyi yayıncılık adımlarıyla yeniden çok okunur hale gelen yazarlar. Bu isimlerin çoğu özellikle 1950 ve sonrasında zaten çok okunuyordu. Yeniden keşfedilmeleri için, yeni baskılar ve yeni yayıncılık anlayışlarının dinamikleri gerekiyormuş demek ki.

Bu konuda düşünülecek-yazılacak çok şey var. Ama işin o kısmını yayıncılar düşünsün.

Geçtiğimiz yıl, bu listeye bir isim daha katıldı: Stefan Zweig. Hem Can Yayınları, hem de İş Bankası Kültür Yayınları tarafından gerçekten özel baskılarla, iyi çevirilerle ve okurun rahatlıkla ulaşabileceği baskı sayılarıyla raflara çıkıyor Zweig kitapları. Çok sevindirici. Gerçekten de her dönemde yeniden keşfedilmeyi bekleyen bir yazardır Zweig. Çok severim.

Geçen gün, bu listeye başka hangi isimlerin eklenebileceğini düşündüm. Açıkçası aklımda birkaç isim vardı: Jack London, Heinrich Böll, Thomas Mann, Herman Hesse...

Nabız yoklamak için twitter'da sordum soruyu. Öncelikle birçok okurun konuya hakim olduğunu görerek sevindim. Teliften düşmüş eserlerin bu listede daha rahatlıkla yer bulabileceği bilgisinden girip, kapak tasarımlarının etkisine kadar uzandı cevaplar. Katkı sağlayan herkese teşekkür ediyorum.

Şimdi de o isimleri Fil Uçuşu'nda paylaşayım. Belli mi olur, belki de yayıncıların dikkatini çeker.

Jose Saramago
Jack London
Herman Hesse
Kurt Vonnegut
Virginia Woolf
Aldous Huxley
Vladimir Nabokov
Milan Kundera
Scott Fitzgerald
Cengiz Aytmatov
Ernest Hemingway
Elias Canetti
Ray Bradbury
Edgar Allan Poe
Mario Vargas Llosa
Halil Cibran
Fernando Pessoa

Bu kadarla sınırlı değil. Arada atladığım isimler varsa paylaşanlardan özür dilerim. Bu listedeki isimlerin çoğu zaten yayınlanmakta dilimizde. Bazılarının ciddi bir ilgi gördüğünü de biliyorum. Ama twitter paylaşımlarının işaret ettiği nokta, o ilginin daha da artması umudu. Bu isimlerin kitaplarını çok satanlar listelerinde görmek. Kimilerine fazla kırılgan gelebilir bu istek ama ben değerli buluyorum.

İlgimi çeken birkaç nokta:
En çok Saramago'nun adı anıldı.
Birçok kişi distopyalara ihtiyacımız olduğunu söyledi.
Okurlar çeviriye ve kapak tasarımına önem veriyor.
Fiyat ve kitabın ince olmasının çok satan listesine girmesinde önemli olduğunu düşünenler var.

...ve konunun bir de Türk yazarlar cephesi var.

Orada da çok isim anıldı.

Ben 8 Mart'a yaklaşırken noktayı çok sevdiğim bir isimle koymak istiyorum.

Sevgi Soysal, seni daha çok okumak boynumuzun borcu olsun...


Cinsiyet eşitsizliğine karşı "Vikimaraton"


Haberi Diken'de okudum.
Filmmor'un twitter hesabını takip etseydim, daha erken haberim olacaktı. Yeri gelmişken paylaşayım adresi, hiç değilse siz geç kalmayın. @Filmmor_
Başlık şöyleydi: Kadınlar Vikipedi'ye el atıyor.
İçeriği diken.com.tr aracılığıyla aktarıyorum: Mesele şu: Mimar ve editör Yağmur Yıldırım tarafından düzenlenecek bir günlük ‘düzenleme maratonu’nda, yazarlarının yüzde 10’undan azının kadın olduğu Vikipedi’ye madde girişi ve düzeltmesi yapılacak.
Etkinlikle hem Vikipedi’deki kadın içeriğinin artırılarak cinsiyet eşitsizliğinin dengelenmesi, hem de konu üzerine gündem oluşturulması amaçlanıyor.
Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi Vakfı’nın Fener’de yer alan tarihi binasında düzenlenecek ‘Vikimaraton’ için, tüm cinsiyet ve cinsel yönelimlerden katılımcılar davet edilirken, katılımcılardan dizüstü bilgisayarlarını getirmeleri ve feminist sanat, kadın sanatçılar, kadın hareketi, feminist düşünce gibi konularda Vikipedi’ye katkı sağlamaları bekleniyor.
2014 yılından bu yana düzenlenen beş kıtada toplam 280’in üzerindeki Art+Feminism etkinliğinde 4 bin 600 katılımcı, Vikipedi’ye 5 bine yakın maddeyle katkı sağladı.
Değerli bir eylem bu. Hatta değeri zaman içinde daha iyi anlaşılacak bir eylem. Parçası olmak ve daha fazla bilgi almak istiyorsanız Filmmor'un twitter adresine gidin hemen.
Her türlü ayrımcılığın, öncelikle "dil"de sona ermesi umuduyla...

Güngezgini


Hepimiz birilerinin oğluyuz. Seçemediğimiz babaların hikayesini devam ettiriyoruz bazen. Kimi zaman da hikayemizin akış yönünü değiştirmek istiyor ama bir türlü barajı nereye kuracağımızı bilemiyoruz. Hayat hakkında yazmak isterken, kendimizi ölümü yazarken buluyoruz. Her bir karesi incelikle düşünülmüş olan Güngezgini yaşama dair zihin açıcı bir kitap. 

Doğumla ölüm arasındaki varoluş savaşımızı ilmik ilmik işleyen bir Güney Amerika kilimi gibi. 

Albert Camus, bu cildi eline alsaydı bir çırpıda okurdu.

Güngezgini'nin arka kapağı için yazdığım cümleler bunlar.

Sevin Okyay yazmış önsözü. Bence bir kitap, sadece bu yüzden, sadece içinde Sevin Okyay'ın bür cümlesi olduğu için bile alınabilir. 

Güngezgini, çizgi roman/grafik roman dünyasında uzun süre konuşulmuş bir kitap. Yayınlandığı yıl ödüllerle taçlandırılmış. Kitap Türkiye'de Çizgi Düşler tarafından yayınlandı. Çevirisinde Cenk Könül imzası var.

İçeriği hakkında kopya vermemek için kısa keseceğim. Ama bu çizgi roman, sadece yaşamı ve ölümü sorgulamanıza neden olmayacak. Zaman kavramı ve edebi kurgu üzerine düşünmenizi de sağlayacak. Alman Edebiyatı'nın Bildungsroman olarak tanımladığı büyüme/olgunlaşma/ideale ulaşma hikayesini tersten okumak isteyenler de ayrıca mutlu olacaktır bu kitapla.

Kısacası, tavsiyedir.


Yazarların dünyasında hınzır bir yolculuk

1875’de bir hancının oğlu olarak Viyana’da dünyaya gelen Ernst Bellmer, kitapları çok seviyordu. Eline geçen her şeyi büyük bir hevesle, hatta hırsla okuyordu. 18 yaşına geldiğinde kendisi de yazmaya karar verdi. Birkaç yıl içinde en az 50 hikaye ve bir roman yazdı. Her şeyi yazıya dökme hastalığına, yani 'grafomani'  hastalığına yakalanmıştı. Ama onu sona götüren bu hastalık değil, daha da bibliophagy oldu; Bellmer bir kitap kurdu idi, yani kitapları yiyordu. Ona göre kelimeler kağıda döküldükten sonra mideye indirilmediği sürece tamamlanmış olmuyordu.

Bellmer, öncelikle ünlü doktor Wilhelm Fliess’in karşısına çıktı. Fliess konuyu çekici bulmayınca, zavallı adamı Sigmund Freud’a gönderdi. Freud, konuyla ilgilendi ve hatta Bellmer ile ilgili notlarını o çok meşhur “Cinsellik Üzerine Üç Deneme” adlı çalışmasına "Kitap Yiyici" adıyla koydu. Gel gör ki, Freud’un editörü olayın gerçekliğine şüpheyle yaklaşınca, bu bölüm kitaptan çıkarıldı. Bellmer edebiyat tarihinde rol alamadığı gibi, psikolojide de kendisine yer bulamamıştı.
 
Bellmer, 75 yaşında mürekkep zehirlenmesinden öldü. Bu benzersiz hayat hikayesini, C.D.Rose ’un "Olamayanlar" kitabından aktardım. Kitap, 52 yazarın başarısızlık öyküsünü içeriyor. ETBBÖ yani "Edebiyat Tarihinden Büyük Başarısızlık Öyküleri" ekibi tarafından önce internet ortamında başlatılan proje, C.D. Rose’un editörlüğünde kitaplaşmış. Başarısızlık öykülerinden derlenmesiyle oluşan bir başarı öyküsü anlayacağınız. Tabii, kitaptaki 50 iki kısa biyografiye olduğu gibi, bu yayınlanma sürecine inanıp inanmamak da size kalmış. Okurdan iyi kim bilebilir ki?
 
'Kafa bulmak' için
 
Bir kitabı tanıtırken parantez açıp başka bir kitaba geçmek uygun kaçmayabilir. Ama editörümü kızdırmak pahasına yapacağım bunu. Çünkü "Olamayanlar" bu hınzırlıkların kapısını ardına kadar açıyor. Ernst Bellmer’in tuhaf hayat hikayesini okurken, aklıma hep kitap  tarafından yayımlanan ve geçen yılın en iyilerinden biri olan Franziska Biermann  imzalı "Kitapsever Bay Tilki" ile "Bay Tilki ve Kırmızı İp" ciltleri geldi. Yaşınız kaç olursa olsun, mutlaka alın ve okuyun bu iki kitabı. Hele ki yazmak-okumak-yazar olmak ve edebiyatın üretim alanında adım atmaya çalışmak konularına ilgi duyuyorsanız. İsteyen çocuk kitabı desin, ben Franziska Biermann ’ın "Kitapsever Bay Tilki"  serisini, yayıncılardan editörlere, okurlardan yazarlara pek çok kişiyle en hafif deyimiyle 'kafa bulmak'  için yazdığına inanmaya devam edeceğim. Okurdan iyi kim bilebilir ki?
 

Parantezi kapatıp Sırtlan Kitap tarafından Emre Yavuz çevirisiyle yayımlanan "Olamayanlar"a dönelim. Andrew Gallix’in bu metinlerin oluşum hikayesini ve 'gerçekliğini' anlattığı kısa önsözle başlıyor kitap. Kitabı en az iki ana duyguyla okuyabilirsiniz yani. Bütün bu anlatılanların gerçekliğine inanmış bir okurun kendini bırakmışlığı ya da şüpheci okurun oyunbaz bir metin karşısındaki içi içine sığmayan ruh hali... Seçim size kalmış.
 
Edebiyatın dünü bugünü
 
Kafka misali ölümünden sonra eserlerinin yakılmasını isteyen Casimir Adamowitz-Kostrowicki’nin dev eserinin gerçekten yakılması. İnsanlığın bilebileceği her şeyi kapsayacak eserini yazmaya giriştiği gece beyin kanamasından ölen Felix Dodge. Nâzım Hikmet’i örnek alarak yazdığı şiir kitabının, Ankaragücünün forvetinin kitabı sanan bir kişi tarafından satın alınmasıyla tarihe gömülen Yıldırım Kemal. Sarsıcı romanı bir kategorizasyon hatası sonucu gezi rehberi olarak yayımlanan Lysva Vilikhe. Ve daha niceleri...
 
"Olamayanlar"ın başarısı bütün bu kısa biyografilerin gerçekliği konusundaki gri alanı iyi kullanmasında yatmıyor elbette. Asıl vuruculuk, her bir biyografide okuru alıp götüren bir hikayenin olması. Üstelik bu hikayeler sayesinde gerçek yazarların/gerçek biyografik bilgilerin izinde yürüyor okurlar. Örneğin üç sayfalık Maxwell Loeb biyografisi, Beat edebiyatı nın kısa bir özetine dönüşüyor. Zamanının en çok satanı olsa da şimdi tek bir satırına ulaşılamayan Belmont Rossiter’in hayat hikayesinden, günümüzün şişirilmiş best-seller  yazarlarının payına sert bir tokat düşüyor. "Olamayanlar", edebiyat tarihinin dünü ve bugününe dair 'alaycı bir kuş'.
 
Kime/neye göre
 
Emre Yavuz, çeviride kitabın muzip dilini korumayı başarmış. Edebiyat tarihine yapılan göndermeler de yerli yerinde. İngiliz alaycılığının en uç noktalarında gezinen C.D.Rose’un kurduğu dünyanın çeviride bozulmaması önemli. "Olamayanlar", tebessümle okunacak bir kitap. Tarihin en başarısız yazarlarını mercek altına aldığını iddia eden bu kitabın okuru, edebiyatta neyin başarı, neyin başarısızlık olduğuna kendi karar verecektir. Zaten okurdan iyi kim bilebilir ki?