Fotoğrafım
Okuduklarım... Dinlediklerim... İzlediklerim... Aklıma takılanlar...

12 Şubat 2017 Pazar

Kat Frankie: Avustralya'dan Berlin'e

Berlin'e akın var bu aralar.

Daha dün akşam bir sohbette kulak misafiri oldum; falancalar da Berlin yolcusuymuş.

Eski bir Berlinsever olarak, bu hikayeleri her duyduğumda aklıma Kreuzberg'deki taksi şoförü geliyor. Beş ya da altı yıl önceydi. "Küçük İstanbul" olarak bilinen semtte sohbet ediyorduk. Aydın'dan İstanbul'a oradan da Berlin'e göçmüş. Uzun hikayesini güzel anlatıyordu. Aşk, parasızlık, evlilik, kaçak işçilik, ırkçılıkla mücadele... Ve çok daha fazlası.

"Bir heyecanla gelir fiyatları yükseltip giderler abi," demişti. "Geçen ay İstanbul'daydım. Cihangir'e ne yaptılarsa, aynını Karaköy'e yapmaya başlamışlar. Bizim Tophane'yi tanıyamadım vallahi, ne o kafeler falan... Burada da durum farklı değil. Ne kadar ressam, tiyatrocu falan varsa Kreuzberg'e taşınmaya başladı. Rahat yer burası tabii. Onların derdi rahatlıktan çok ucuzluk. Ama bizimkileri tanımıyorlar. Millet gelmeye başladıkça, bizimkiler bindirdiler kiraları. Fiyatlar iki-üç katına çıktı bir yılda. Türk aklı başka işliyor. Kiradan alıyor parasını, şehrin dışına taşınıyor, aradaki kârına bakıyor. Sonuçta ne oldu? Kreuzberg, Berlin'in en pahalı semti olmaya koşuyor..."

Berlin sohbetinin ve bizim taksicinin sosyo-ekonomik değerlendirmelerinin aklıma düşürdüğü konu ise bambaşka: Kat Frankie.


Gerçekten de on yıldan eski bir zaman diliminde daha ucuzdu Berlin. Hele hele Kreuzberg.

Kat Frankie'nin 2004 yılında, Avustralya'daki işle müzik arasındaki bölünmüş yaşamını geride bırakıp Berlin'e gelme nedenlerinden biri de bu zaten. Daha özgürlükçü bir sanat ortamında, daha ucuza yaşayabilmek. Ve iş dünyasının çerçevesini kırıp sadece müzik yapmak.

2006'da ilk albümü yayınlandığından beri, dikkat çeken bir isim Kat Frankie. Yaptığı çok yönlü müziğin Türkiye'de de hatırı sayılır bir dinleyicisi var.

Kat Frankie, Avustralyalı bir müzisyen. 1978, Sydney doğumlu. Altı yaşında ilk bestelerini yapmaya başlamış. Biraz da annesinin etkisiyle Simon&Garfunkel ve Caryl Simon dinleyerek geçmiş o yılları. 

Üniversite yılları güzel sanatlar eğitimiyle geçmiş. O yıllarda, PJ HArvey ve Fiona Apple etkileri de var üstünde. Anlayacağınız, işin ucu dolaylı da olsa Nick Cave'e dayanıyor yine.

Sonrası biraz iş güç. Biraz müzik. Derken Berlin yılları ve sonrası...


2010 tarihli “The Dance Of A Stranger Heart” albümünün, şimdiden yürek dağlayan klasikler listesine girmiş şarkısı People’ı bir kere dinleyenin bir süre kendine gelemediği, tecrübeyle sabittir.


Kat Frankie’nin uzmanlaşmış dinleyicileri bu satırlara burun kıvırabilir. “Bize en popüler şarkısıyla gelme," diyenler olabilir. Böyle özel müzisyenlerin uzman dinleyicilerinden gelen her cümleye razıyım. Emek vermek, biraz kibir gerektirir. Kabulümdür.

Kat Frankie, 25 Şubat tarihinde Salon İKSV'de olacak.

Kontrbas, gitar, piyano ve diğer enstrümanlarıyla Kat geliyor. 
Solo konseri öncesinde tadımlık bir şarkı da TVNoir katdından geliyor.


7 Şubat 2017 Salı

Satıcı'nın sırtımıza yüklediği...


Satıcı, bir sarsıntıyla başlar.

Yandaki arsa kazılırken, Emad ile Rana'nın oturduğu apartman temelinden sarsılır.

Film boyunca etkisi ve varlığı devam edecek bir sarsıntıdır bu.

Apartmanın acilen boşaltılması gerekir. Komşular panik içindedir. Rana kaygılıdır. Emad, elinden geldiğince komşulara yardım etmeye çalışır. Rana'yı yalnız bırakma uğruna, komşusunun yatalak oğlunu binadan çıkarabilmek için sırtına alır. Vicdanlı bir insandır Emad.

Bütün film boyunca hesaplaşacağı vicdanını, filmin ilk sahnelerinde sırtında taşımaya başlar böylece.

Asghar Farhadi imzalı Satıcı (Forushande / The Salesman), seyircisinden de vicdanıyla yüzleşmesini bekliyor. Filmin sorduğu her soru, bu yüzleşmeyi yeniden doğuruyor. Tuğla tuğla örülen yapı, çok katmanlı ve sarsıcı bir finale götürüyor bizi.

Satıcı, bu yılın Oscar adaylarından. Ancak, Trump'ın "Vize Yasağı" uygulamasını protesto eden Farhadi törende olmayacak.

Gerçekçi olalım... Aynı kategorinin bir diğer adayı Toni Erdmann, ödüle daha yakın duruyor. Maren Ade imzalı film çok iyi. Ödüle ulaşırsa, çoğu sinemaseverin mutlu olacağı kesin.

Ben de mutlu olurum böyle bir sonuca. Ama...

Ama, Trump'ın ırkçı politikalarına Farhadi'nin gösterdiği tepkiden sonra, gönlüm biraz Satıcı'ya kaydı. Biliyorum, bu duygusal bir tepki. Üstelik tuhaf bir yanı da var; şimdi Oscar'ı Satıcı alırsa, herkes bunu Trump karşıtlığına bağlayacak ve filmin gerçek değeri -belki de- gölgede kalacak. Ayrıca kendimi de eleştirmeliyim; acıma duygusu ile başarı beklemek zavallı bir tavır.

Neyse... Zaten mesele Oscar değil.

Her iki film de, sinema tarihindeki yerini, bu ödülden bağımsız olarak kazanmış durumda.

Mesele, yaşanan süreçle birlikte bu filmin bizi vicdanımızla -bir kez daha- yüzleştirmesi. Şu düşmanlığa, ırkçılığa karşı bizi bir kere daha sarsması.

Dünya değişiyor. Bir yerlerdeki arsaları kazıyor dönüşüm delileri. Onlar kazdıkça binalarımız temelinden sarsılıyor. Birlik olmalı, çözümü birlikte aramalıyız. Bu sırada gerekirse birbirimizi sırtımızda taşıyacağız. Vicdan denilen tuhaf hesaplaşma mekanizması bunu fısıldıyor bize. "İnsan olmak dediğin nedir ki?"