Fotoğrafım
Okuduklarım... Dinlediklerim... İzlediklerim... Aklıma takılanlar...

23 Ocak 2017 Pazartesi

Aile Fotoğrafı ve Donovan



Aile Fotoğrafı, Kerem Görkem'in ilk kitabı.

2016'nın Mayıs'ında Sel Yayıncılık etiketiyle raflara çıkmış bir roman.

Canım Sel Yayıncılık. İyi ki varsın...

Uzun süredir okunmayı bekliyordu bu kitap. Bir türlü başlayamadım, oysa hakkında olumlu sözler duymuştum.

Sonra bir gece pikaba Golden Hour of Donovan plağını koydum. Alım elime Aile Fotoğrafı'nı. Çevirdim ilk sayfayı.

Hikaye böyle başladı.

Tuhaf bir buluşma, diye düşündüm önce. Masamda uzun süredir bekleyen kitabı, bu albümün melodileri çağırmış olamazdı. Sonra plağın kapağına baktım. Puzzle parçalarından oluşmuş bir Donovan portresi. Mavi gökyüzü. Asırlık bir ağaç. Dağların önünde bir şato. Gökkuşağı. Kelebek.


Bir an kitabı kapatıp, müziğe yoğunlaştım. Donovan'ın müziğindeki sadeliğe kulak kabarttım. İkinci el plağımın, bütün o sadeliği tuhaflaştıran cızırtılarını dinledim. Donovan'ın anlattığı hikayeleri, farklı bir yere taşıyordu cızırtılar. Donovan'ın müziği sadeleştikçe, cızırtılar daha da belirginleşiyordu.

Sonra yine kitaba döndüm. Ve sayfaları çevirdikçe bu buluşmanın boşa olmadığını düşünmeye başladım.

Kerem Görkem 1994 doğumlu bir yazar. Genç bir kalem. Ama Aile Fotoğrafı, gençliğin gevezeliğinden çok uzakta bir dil dünyası kurmaya özen gösteriyor. Sessiz anlara alan açmaya da. O sessizlikler aile kurumunun içindeki cızırtıları duymamıza olanak veriyor. İkinci el plağın farklı bir anlatı kurmayı başaran çizikleri gibi.

Çerçeve hikayelerin içinde akıp giden anlatıları severim. Kimi okur, böylesi anlatıların fazlaca boşluk bıraktığını düşünür; haklı olabilirler. Bir olay örgüsünü farklı bakış açılarının anlatışlarıyla takip etmeyi de severim. Kimi okur bunu 'eski moda' bulur belki; dert değil.


Ama şu 'eski moda' olmak meselesinde iki kelâm etmek isterim: Rashomon'u ilk izlediğimde on altı yaşımdaydım. Aklım başımdan gitmişti. Toshiro Mifune'nin o delimsirek gülüşü hala aklıma düşer arada sırada. Yıllar sonra Akutagawa'yı okuduğumda da benzer bir hisse kapıldım. Amerikan sinemasının durup durup yeniden keşfettiği "çoklu anlatı/farklı bakış açısı" meselesine, akıllarına estikçe hayran olanlara sevgilerimle...

Neyse...

İlk kitaplar kimi zaman fazla "açıklar", kimi zaman da fazla "saklar". Yazar, sonraki üretimlerinde bu yollardan hangisine doğru yürüyeceğine zaman içinde karar verir. Kerem Görkem, azaltmaktan korkmayan bir yazar. En azından ilk kitabı bunu söylüyor bize. Sonrasında anlatısının nereye doğru evrileceğini zaman gösterecektir.

Plak bitti. Boşa dönmeye devam etti. Cızırtı kapladı evi.

The Ballad Of Geraldine'in melodisi hala kulaklarımda.

Kitap bitti. Şu satırlar hala zihnimde.

Hikâyelerin de ayakları kayar. Bir hikâyenin ayağının kaydığı yerden yeni bir hikâye doğar.
Hikâye, bitmez...


21 Ocak 2017 Cumartesi

Cortazar'ın Büyüyen Eller'i

Büyüyen Eller, 1937 tarihli bir öykü.

Julio Cortazar bu öyküyü yazdığında 23 yaşında.

Dünya, bir büyük savaştan çıkmış. İkinci büyük savaşa girmesine az zaman var, zemin kaygan. Babasız büyümüş bir çocuk Cortazar. Avrupa'da başlayıp Buenos Aires'te süren bir yaşam. Üstelik bu öykünün yazıldığı yılların sonrasında yeniden savrulacak coğrafyalar arasında.

Modernizm etkileri sanat üretimine iyice sarılmış durumda. Birey yeniden ayağa kalkmaya çalışıyor. Dünyanın acısıyla yüzleşebilmenin yollarından biri, büyük alegoriyi yaratmak.


"Sen ödleğin tekisin, aşağılık birisin ve üstelik kötü bir şairsin," diyen Cary'e atılan yumrukla başlıyor öykü. Daha ilk cümleden eylemin içine alıyor bizi Cortazar. Hareketin bir parçası oluyoruz. Üstelik "Bunu o başlatmamıştı," diyerek, taraf tutmamızı da istiyor. Yumruğu atan Plack'in tarafındayız artık. Onun eyleminin ortağıyız. Attığı yumrukların şiddetini ellerimizde hissedebiliyoruz.

Ama öykü denizine bir de "olta" atıyor yazar. Eylemin içinde bir "gri alan" bırakıyor. Okurun zihnini öykünün sonuna kadar yakalamaya çalışacak bir olta.

"Gri alanı" o kadar iyi kullanıyor ki Cortazar, Plack'in ellerinin tuhaf bir şekilde "büyümeye" başlaması okuru hiç şaşırtmıyor. Daha da ötesi, tıpkı yumruk atma anında olduğu gibi, büyüme anında da eylemi kendi bedenimizde hissedebiliyoruz.

Büyüyen Eller on sayfalık bir öykü. Kalan bölümünü anlatacak ya da çözümlemesine girecek değilim. Julio Cortazar'ın Ötekinin Rüyası - Bütün Öyküleri 1'e dikkat çekmek için söz ettim bu öyküden.

Ötekinin Rüyası, daha önce Cortazar'ın bir eserini okumuş olanlar için iştah açıcı bir sofra.

Okumamış olanlar için de unutulmayacak bir tanışma. 600 sayfalık mükemmel bir yolculuk. (Üstelik yolculuğa Mario Vargas Llosa'nın rehberliğinde çıkacaksınız.)

Cortazar'ın boksu çok seven bir yazardan aktardığı ve herkesin sıklıkla kullandığı benzetmeyi bilirsiniz: "Roman sayıyla kazanır, oysa öykünün nakavt etmesi gerekir."

Bir yumruklaşmayla ve nakavtla başlayan Büyüyen Eller'i okuduktan sonra, bu "benzetme" başka bir anlam kazanacak.

Sondaki çözümleme "çok tanıdık" derken, o yumruklar bir kere daha kalkacak ve...



Élodie Durand’dan Parantez: Hafızamız olmadan bir hiçiz

Bir süredir başım ağrıyor. Şehir yaşamının, ülke stresinin, bitmeyen tedirginliğin kıskacındaki çoğu kişi gibi, benim de başıma ağrı girdiği olur. Ara sıra. Bu kez süre biraz uzadı. Yirmi gündür kafamın iki yanından bastıran mengeneyle birlikte yaşıyorum. Durumu öğrenen bir arkadaşım “Hemen doktora gitmelisin,” dedi. “Çok iş var elimde, şunları bitireyim giderim,” diye geçiştirdim. Zaten doktora gitmek konusunda ağırdan alan biriyim. Ama bu kez “kaçışımın” başka bir nedeni daha vardı. Baş ağrılarımın izin verdiği anlarda okuduğum bir grafik-romanın yarattığı korku, kaya gibi oturmuştu yüreğime. Korkumun kaynağında ne olduğunu biliyordum: Hafızamı kaybetmek.

Son yıllarda en çok konuştuğumuz konulardan biri; hafıza. Dünyanın giderek daha “yaşanmaz” bir hal almasının karşısında, mucizevi bir ilaçtan medet umar gibi sarılıyoruz hafızamıza. Doğru. Çünkü Luis Buñuel’in dediği gibi “Hafızamız bütünlüğümüz, mantığımız, duygularımız ve hatta eylemimizdir, onsuz bir hiçiz...” Dünyanın giderek karanlığa gömüldüğü bir çağda, iyice “hiçleşmemek” için bireysel ve toplumsal hafızaya sahip çıkmaktan başka şansımız yok.


İşte tam da bu korkularla ve hafıza meselesiyle didiştiğim bir dönemde okudum Élodie Durand’ın Parantez isimli grafik-romanını. Kitabın arka kapak yazısından “gerçek” bir hikaye olduğunu öğrenerek başladım sayfaları çevirmeye. Anlatıcı karakter Judith’in –ki Élodie Durand’ın ta kendisi- annesine yazdığı bir mektuptan oluşan anlatı, daha ilk sayfalarında “hatırlamak, unutmak, kendine yabancılaşmak, yalnızlaşmak, ölüm ve yaşam” konularını, bir kum torbası gibi yumruklayacağını hissettiriyor. Judith/ Élodie’nin 22 yaşında geçirdiği epilepsi krizleri, ardından beyninde tespit dilen tümör ve tedavi sürecinin tümünü “içerden” anlatan metin, aslında yazar/çizerin kendi hafıza kaydını tutuşunun da hikayesi. Çünkü kızlarının yaşadıklarını anlayabilmek için ondan bu hikayeyi yazmasını ailesi istiyor. Élodie de hastalık süresince yaptığı çizimlerle yaşadıklarını kayıt altına alıyor. Kitap, bu özelliğiyle hem nörologlar hem de psikologlar için “özel bir kayıt”.

Beynindeki tümör Judith’in sıradan yaşamında büyük bir tedavi süreci parantezi açıyor. Üstelik doktorları, ailesi ve kendisi de bu parantezin ne zaman-nasıl kapanacağını bilmiyor. Hastaneler, tahliller, tetkikler, ilaçlar, kontroller ve bütün bunlarla başa çıkmaya çalışan genç bir kadın. Élodie Durand, kitap boyunca fiziksel olarak yaşadıklarına da değinmekle birlikte, hafızasını kaybetme ve yeniden kazanma sürecindeki mücadeleye ortak ediyor biz okurları.

Açıkçası kitabın ortalarına geldiğimde, Judith’in geçmiş yaşamı hakkında az bilgi verilmesi ve “mücadele süreci”nin dışına çıkmadan, neredeyse tek bir hat üstünde ilerlenmesinden rahatsız olmuştum. Ama bir yandan da “Anılarımı kabullenmem, anlamam ve yeniden keşfetmem yıllarımı aldı” cümlesinin, hikayenin kurulmasında kilit noktalardan biri olduğunu görebiliyordum. Hastalığın “ölümcül” yönünden çok “hafızasız bırakan” yönüne odaklanan bir kitapta, tek hatta ilerlemekten başka seçenek kalmıyor.


Parantez’in kolay bir kitap olduğunu söyleyemem. Ama çekiciliği ve kalıcılığı da, zor bir konuyu deşmedeki kararlılığında zaten. Élodie Durand, grafik-romanı kurgularken, hem klasik karelemeden yararlanmış hem de farklı paneller oluşturmuş. Çizimlerin içinde en çarpıcı olanlar 1995-1998 yılları arasında epilepsi krizleri, ilaç tedavileri ve hafıza yiyici canavar hastalıkla uğraştığı zamanlarda yaptığı desenler. Bir tümörün kemirdiği beynin, dışavurumunu takip etmek gerçekten sarsıcı bir deneyim.

Desen Yayınları, karakalemi iyi taşıyan, ince çizimleri kayıpsız aktaran güzel bir baskıyla raflara taşımış kitabı. Damla Kellecioğlu’nun çevirisinin katkısı da büyük.  Kitabın hem içseslerine hem de uzmanlık gerektiren alanlarına hakim bir çeviriyle dilimize kazandırılması önemli. Tebrik ederim. Dünyaca ünlü Angoulême Uluslararası Çizgi Roman Festivali'nden ödülle dönmüş olan Parantez, Élodie Durand’ın ilk yetişkin kitabı. Hafızasıyla yüzleşmekten korkmayanların kaçırmaması gerekiyor.

Bir süredir başım ağrıyor. Aslında sorun sadece benim yaşadığım bir sorun değil. Bir bütün toplum, hafızamızı kaybetmek üzereyiz. Kendimizle yüzleşeceğimiz bir kitap, hatırlamak konusunda ısrarcı olmak ve bir bardak demli çay hepimize iyi gelecek...