12 Haziran 2017 Pazartesi

Gelecek Daha Güzel Günler mi Getirecek?

Bir konunun iki ucundan tutmak, iki farklı bakış açısını aynı masada buluşturmak her şeyden önce bir iletişim edebi gerektiriyor. Öğretim sistemimizde kendisine bir ‘arena sporu’ olarak yer bulabilen münazaraların günümüzdeki karşılığı televizyonlardaki tartışma programları. Konuşmacının bilgisinden, düşünce sisteminden, tezinden çok neyi nasıl söylediğinin önemsendiği bu programlarda moderatör çaresizlik içinde sağa sola laf yetiştirir ve giderek bu da “gösterinin” bir parçası haline gelir. Konuşmacıların rolü de bellidir: “Bir avuç iktidar için” yola çıkıp “iyi, kötü ve çirkin”i oynamak.

Kanada’nın önde gelen kamu politikaları etkinliklerinden biri olan Munk Münazaraları’nın da temelde pek farkı yok aslında. Aurea Vakfı’nın on yıldan daha uzun süredir düzenlediği münazaralar dizisinde bugüne  kadar çok sayıda siyasetçi, entelektüel, bilim insanı, sanatçı ve aktivist konuşmacı olarak sahneye çıkmış. Amaç, dünyanın yüz yüze olduğu temel kamu politikaları meselelerinin tartışılabileceği küresel bir forum ortamı sağlamak.


Böyle oturumlar, çoğunlukla batının kendi yarattığı sorunlarla hesaplaşma gösterisidir bence. Küresel ölçekteki sorunları tanımlama, sınıflandırma ve çözüm yollarını da kendi çerçeveleri içindeki bir alana sıkıştırma çabaları, en hafif yaklaşımla bir ikiyüzlülük olarak gelebilir. Bunun bir nedeni de, olgulardaki “seçici ve seçkinci” tavırlarıdır. Ama bir de madalyonun diğer yüzü var. Şu ya da bu kaynaktan fışkıran sorunlarla, şu ya da bu şekilde yüzleşmek gerekiyor. Nerede ve nasıl olursa olsun, tartışmalardan korkmamalıyız.

6 Kasım 2015’te Toronto’da gerçekleştirilen “Gelecek Daha güzel Günler mi Getirecek?” oturumunun çevirisi Domingo Yayınları tarafından, Cem Duran çevirisiyle yayımlandı. Bu oturumun konuşmacıları, bilişsel bilimin öncülerinden Steven Pinker, tarih ve evrim kitaplarıyla tanınan Matt Ridley, çağımızın popüler felsefecilerinden ve yazarlarından biri olan Alain de Botton, New Yorker’daki yazılarıyla tanınan gazeteci Malcolm Gladwell.

Münazaraların yapısı gereği iki kişi başlıktaki tezi olumlarken, diğer ikisi de karşı çıkıyor. Bu oturumda Steven Pinker ve Matt Ridley geleceğin daha güzel günler getireceği tezini savunuyor. Onlara göre dünya, geçmişle kıyaslayınca barış, sağlık ve refah konusunda çok daha iyi bir noktada. Bu iyileşme, geleceğin de olumlu olacağının bir göstergesi. Savlarını çoğunlukla bilimsel gelişmeye ve istatistiki verilere dayandırıyorlar. Alain de Botton ve Malcolm Gladwell ise önümüzdeki günlerin şimdiki zamandan daha kötü olacağını iddia ediyor. Geleceğe yeni bir felsefeden bakmamız gerektiğini söyleyen Alain de Botton, bu felsefesini “karamsar gerçekçilik” olarak adlandırıyor. Gladwell ise, tartışma boyunca bilim dünyasının sayısal verilerinin karşısına sanatın düşünce sistemini yerleştirmeye çalışan Alain de Botton kadar karamsar olmasa da, iflah olmaz bir şüpheci. Geleceğin, geçmiş kıyaslamasıyla olumlanabileceğine inanmıyor.

Bir okur olarak kendimi karamsar ve şüpheci ikiliye, yani Alain de Botton/Malcolm Gladwell ikilisine daha yakın hissettim. Kimi kitaplarını hayranlıkla okuduğum Pinker/Ridley ikilisinin nükleer enerji, adaletsiz gelir dağılımı, küresel ısınma ve çevre sorunları konusundaki görüşlerini de şaşkınlık ve üzüntüyle okudum. Hangi görüşün diğerine üstünlük sağladığının izleyenlerin oylarıyla belirlendiği Munk Münazaraları’nın bu oturumunda hangi görüş “galip” geldi derseniz, cevabı kitapta derim. Zaten böylesi kitapların “galibiyet-mağlubiyet” ekseninde değil, farklı düşüncelere kulak kabartmak amacıyla okunduğuna inanırım. Bu kitap da, bir düşünce jimnastiği yapmamızı fazlasıyla sağlıyor.


Yer yer birbirlerine “ahmak” demekten, fiziksel özellikleriyle dalga geçmekten, birbirlerinin düşüncelerini küçümsemekten çekinmeyen dört konuşmacının sarkastik tavırları yer yer doğrudan saldırıya dönüşüyor. Siyaseten doğrucu (politically correct) olma kaygıları yok. Bu tavır bir yanıyla münazara üslubunun önceden çalışılmış, hatta planlanmış olduğu hissine veriyor. Bir yanıyla da odaklanmayı ve takibi kolaylaştırıyor.


Kısa bir münazara oturumu dünyanın sorunlarını çözemez. Okurun net bir düşünce edinmesini de sağlamaz. Ama yeni bir düşünce zemini yaratabilir. Dört konuşmacının tartışmasından geriye çokça soru kalıyor okura. Temel soru ise oturumun başlığıyla aynı: Gelecek daha güzel günler mi getirecek?

Hiç yorum yok: