23 Haziran 2017 Cuma

Telef: Bir Cumartesi Anneleri ağıdı

Attilâ Şenkon ile Ocak ayının sonunda Ankara'da sohbet ettik. CerModern'in o harika kafesinde. Bir etkinlik için oradaydım. Attilâ erkenden gelmiş, sohbet süresinden çalmak istememiş.

Hayattan, işlerden, okuduklarımızdan, yaşadıklarımızdan konuştuk. Güzel haberi de o sohbet sırasında verdi. "Yeni kitap geliyor," dedi, "İletişim'den..."

"Adı ne?" dedim.

"Telef" dedi.

Telef, sonunda raflarda.


O gün, her daim yanında ve her daim dolu olan çantasından çıkarmıştı dosyayı Attilâ. O da, benim gibi, dosyayı yayınevine mail ile göndermeyi başaramıyormuş hâlâ. "Mutlaka çıktısını alıyorum, ciltletiyorum, öbür türlüsü içime sinmiyor," dedi. Hızlıca bakmıştım dosyaya. Sanki herkesin içinde okursam büyüsü bozulur gibi. Sanki, o sıkışık zaman diliminde okursam, kelimelere ihanet edermişim gibi.

İyi ki de öyle yapmışım.

Telef, yoğunlaşılmış bir okumaya davet ediyor okurunu. Kısa ama yoğun bir okuma süreci gerektiriyor. Çünkü Attilâ Şenkon, bu kitapta hem bireylerin hem toplumun hem de dünya denen ikiyüzlünün en derindeki yaralarına sokmuş kalemini. Kanatmaktan korkmadan.

Bir Cumartesi Anneleri ağıdı bu kitap. Kalanların, gidenelere yaktığı ağıtlar. Gidenler mi? Giden yok ki. Geçmiş zaman kipiyle konuşmak yok. Umudun diliyle anlatmalı hikayeyi.

Şenkon, kitabında iki zorluğun üstesinden kolaylıkla geliyor. Anlatısını romantikleştirmiyor ve öfkesine yenik düşmüyor. Bu iki uçtan uzak dururken, "ortadan" bir anlatıcı olmayı da seçmiyor ama. Tarafı belli. Meselesi belli.

Nâzım Hikmet'in Memleketimden İnsan Manzaraları'nı düşündüm Telef'i okurken. Bir karşılaştırma yapmak ya da ilişki kurmak amacıyla değil. Sadece bu memleketin insanına yazdırdığı ağıtları, zamana yayarak düşünmek için.

Göz göre göre yaşananların ağıdı Telef.

Kalemine sağlık Attilâ.



21 Haziran 2017 Çarşamba

Engin Türkgeldi: Orada Bir Yerde

Belirsiz coğrafyalarda dolaşmayı, bu coğrafyaları "şimdiki zaman" dilinden aktarmayı çok iyi biliyor Engin Türkgeldi. Zamanı öyle ustaca kullanıyor ki, yavaşlatıp-hızlandırdığı anlar arasında okurunda geniş düşünce alanları bırakıyor. Mükemmel Bir Gülüş öyküsünde şöyle diyor: "Düşüşüm öyle yavaştı ki, bedenim hiç toprağa kavuşmayacak sandım." Bu "uzayan zaman", düşmekte olan bütün karakterlerinin-anlatıcılarının ortak yazgısı sanki. Biz okurları da, o yazgıya mecbur bırakıyor. Dünyanın hangi zamanında yaşarsak yaşayalım, bitmeyen bir düşüşün ortağıyız belki de.


Kitapların arka kapak yazıları, kimi zaman abartılı kimi zaman da klişedir. Ancak bu kez öyle değil. Faruk Duman'ın kaleminden çıktığını düşündüğüm arka kapak yazısı, kitabı abartılı bir süslemeyle değil, olduğu gibi getiriyor bize: "Engin Türkgeldi'nin Orada Bir Yerde'si, benzerine pek az rastladığımız bir öykü dünyası çıkarıyor karşımıza. Alabildiğine görsel, dünya edebiyatının tanıdık öykülerine ve atmosferine göndermelerle ilerleyen, fantastiğin kıyısında bir öykü dünyası bu."

Fantastiğin kıyısında...

Bu kitap için yerinde ve önemli bir tanımlama bu. Türkgeldi, gerçek ile hayal arasında gezinmiyor. Düşlenen ile gerçekleşen de değil meselesi. Şimdiki zamanın bütün yüzleşmelerini, zamana ve bilinen coğrafyaların ötesine yayıyor. Evet, fantastik ögelerle dirsek temasını kesmiyor ama kurduğu gerçekliğin  de farkında.

Engin Türkgeldi'yi çok uzun yıllardır tanıyorum. Kimi metinlerinin ilk okuru-ilk yayıncısı oldum. Sonrasında da temasımız kesilmedi. Bir süredir yazdıklarının düzenli okuru değilim. Ama Engin'in metinlerinin demlenmesine özen gösteren bir yazar olduğunu biliyorum. Bir ilk kitap olan Orada Bir Yerde, bu özenin getirdiği olgunlukla çıkıyor okurun karşısına.


Engin Türkgeldi'nin durmayacağına, yeni öyküler yazacağına eminim. Bu yüzden rahatlıkla edebiyatımıza güçlü bir öykücünün geldiğini söyleyebilirim.

Hoş geldi, sefa geldi...

18 Haziran 2017 Pazar

Bir kitapçı buluşması



Piccadilly caddesindeki Hatchards Londra’nın en eski kitapçılarından. “Since 1797” yazıyor kapısında. Her katı başka güzellikte. Bulamayacağınız kitap yok hissi veriyor. Belki de yoktur. Örneğin dördüncü katının arka bölümü dört duvar dolusu “Bahçecilik” kitaplarıyla dolu. Varın gerisini siz düşünün. Sabah saat dokuzda açılıyor. Açılış saatinden biraz önce gidiyorum. Ama yeterince erkenci değilim, benden önce gelen biri var. 70 yaşının üstünde bir kadın. Belki de 80 vardır. Bastonuna yaslanmış bekliyor. Mesafeli bir tebessümle selamlıyoruz birbirimizi. Kısa bekleme süresince vitrindeki yeni çıkmış kitaplara bakıyoruz. Kapının açılmasıyla önce o, sonra ben giriyoruz içeri. Elimde alacaklarımın listesi var ama İngiliz kadının hangi kitabı alacağını daha çok merak ediyorum o anda. Rahatsız etmemeye özen göstererek takip ediyorum. Giriş katının arka bölümüne gidiyor. Orta tezgâhtan Hanif Kureishi’nin “The Nothing” kitabını alıyor eline. Kenardaki tahta sıralardan birine oturuyor. Cildin kırılmamasına, sayfaların kırışmamasına özen göstererek okumaya başlıyor. Her iyi kitap okuru gibi, bir başkasının okuma ritüelini izlemekten kendimi alamıyorum. Ama kitapçıda sadece ikimiz varız o anda, çevresinde dolanırsam rahatsız olacağını biliyorum. Uzaklaşıyorum. Listelediğim kitapları alıyorum, katlar arasında dolaşıyorum, yeni keşifler yapıyorum. Ama kadının zarif imgesi gitmiyor gözümün önünden. Yaklaşık bir saat sonra giriş katına indiğimde, kadını bıraktığım yerde buluyorum. Başka bir kitap var elinde, adını göremiyorum. Belli ki her kitabı almadan önce, karar verecek kadar okumak istiyor. Oturduğu sıraya yasladığı bastonunun yıpranmış sapına bakıyorum. Ödememi yapıp sokağa çıktığımda, dünyanın neresinde olursa olsun okurların birbirini anladığı düşüncesi var zihnimde. Belki biraz romantik, ama olsun. Kapısı sokağa açılan bir kitapçıdan, okurluk yolculuğu yıllara yayılmış bir kadının görüntüsünden sonra olur o kadar romantizm.


"2001 Eski Türkiye'nin Son Yılı" ve Odaklanmak

Mirgün Cabas'ın kitabı çoğu gazetecinin, çoktan unuttuğu bir olguyu "yeniden" keşfediyor: Odaklanmayı.

Habere, zamana, içeriğe odaklanmak ve bunun üstünden bir düşünce alanı yaratmak. Odaklanılan meseleyi analiz edebilmek için okuyana alan yaratmak. Bu analizi, farklı bakış açılarıyla çoğaltmak. Farklı bakış açılarının, o odaktan kaçmasına izin vermemek. Bir döneme, o dönemin aktörlerinin gözünden bakarken "zaman kayması" yaratılmasına engel olacak sorularla, doğru gazetecilik yapmak.

Sözünü ettiğim kitabı çok kişi biliyor artık: "2001 - Eski Türkiye'nin Son Yılı"


Pastaya çilek koymaya çalışmayan, içeriğini-derdini ve durduğu yeri hemen anlatan bir isim.

Mirgün, bize 2001 yılını anlatıyor. "Yeni Türkiye" diyenlerin, bu deyişi reddedenlerin ve yakın tarihi unutma konusunda kararlı olanların "Eski Türkiye" ile geçirdiği son yıl. Arada popüler kültür, spor, sanat gibi alanlara giriş çıkışlar olsa da (27 ve 28.bölümler), kitap siyaset odağında kalmayı seçiyor. Öyle net bir çizgide yürütüyor ki okurunu, düşmek olanaksız.

Bu aralar kitaplardan-kitapçılardan uzaktayım. O nedenle çıkar çıkmaz ulaşamadım bu kitaba. Oysa yazılış sürecinden haberim vardı, meraktaydım. Günübirlik bir İstanbul seyahatinde kitaba kavuştum. İstanbul'dan Bodrum'a dönerken, uçakta başladım kitaba. O kısa uçuşta 132.sayfaya gelmiştim bile. Sonra da bırakamadım. 540 sayfalık "tuğla" gibi kitap bitti.

Kitap hakkında çok konuşulacaktır. Farklı mahalleler, farklı cümleler kuracaktır. O dönemi yaşayanlar ve yadsıyanlar paragraflar dolduracaktır. Ben işin o kısmına girip "Vay vay, bu da böyle olmuş," ile "Yok yahu, onu yanlış aktarmış," uçları arasında gidip gelmeyeceğim. Böyle konuşmalar iyidir, kendiliğinden bir hesaplaşma doğurur. Kaldı ki, Mirgün'ün istediği de bu sanırım. Bir "hesaplaşma ve yüzleşme" alanı yaratabilmek.

Can Kozanoğlu'na teşekkür etmiş giriş yazısında Mirgün. Böyle kitapların editörü olmak dertli bir iş olduğundan, ben Emre Taylan'ı da tebrik edeyim. Yine harika bir kapak yaptığı için Utku Lomlu'ya şapka çıkarayım. Srıma Köksal'a selam verip, Can Öz'ü de alkışlayayım.

Bundan sonra yazılacak benzer kitaplar için önemli bir hatırlatma yapan Mirgün Cabas'a da "Yenisini bekliyoruz" diyeyim.

O hatırlatmayı tekrar etmeme gerek var mı?

Odaklanmak önemlidir.




Babalar Günü


Gittiğin günden beri çok şey değişti baba. İnsanlar daha da sevgisiz. Annem de oraya geldiğine göre, anlatmıştır sana buraları. Beni soracak olursan, günler geçip gidiyor işte. Geçenlerde sırf sen severdin diye Sayısal Loto oynadım, bir şey çıkmadı. Fenerbahçe yine şampiyon olamadı. Ülkede mazlumlara zulmeden, hatta onları zehirleyen insanlar var. Hani bir de "iki kuruş uğruna arkadaşını bile satan puştlar" diyip sinirlenirdin ya, onlardan çok var artık be baba. Ama güzel şeyler de olmuyor değil. Dün Burcu en sevdiğin yemeği yaptı; zeytinyağlı fasulye. Hem de bahçede kendi yetiştirdiği fasulyeden. Harika polisiye kitaplar okudum bu ara, tam senlik maceralar. Çevremdeki insan sayısı azaldıkça manzarayı daha iyi görebiliyorum. Manzara seyretmeye neden bayıldığını daha iyi anlıyorum. Öyle işte... Kutladığımız son Babalar Günü'nde sana ne hediye aldığımı hatırlayamadım. Zaten ne o hediyeler kalıyor geriye, ne de o günler. Kırık dökük dört harf sadece: BABA...

14 Haziran 2017 Çarşamba

Avucumda Çimen İzi



Dilek Türker, Avucumda Çimen İzi ile geldi. İlk kitap. Öyküler. Bu kitaptaki öykülerin bazılarının yazılma sürecine tanık oldum. Tanıdığım ilk gün Dilek Türker’in öyküde karar kılacağını, direteceğini ve ısrarla üstüne gideceğini anlamıştım. Bu kararlı hali son on yılda adını duyduğumuz birçok öykücüde görüyorum. Köşe başlarını romancılar tutsa da, geri adım atmaz öykünün emekçileri. Bak, kendimi tutamıyorum yine. Sloganlar falan yazmaya başladım. Öykü sevgisi kontrolü kaybettiriyor tabii.

Oysa Dilek, böyle sloganları-büyük lafları sevmez. Nereden biliyorsun, diyeceksiniz.

Az sayılmayacak bir süre aynı atölyenin havasını soluduk çünkü. O atölyeden başka kitaplar da çıktı, o masadaki yazarların öyküleri çok sayıda derginin sayfalarında yer aldı ve İpekli Mendil adını verdiğimiz öykü sözlüğü çalışmasını gerçekleştirdik. (O sözlüğün birleştiriciliği ile hayata geçen İpekli Mendil Kütüphanesi ise bambaşka bir konu).

Dilek, daha atölyenin ilk gününde sormaya-sorgulamaya başlamıştı. Tartışmıştık. Hatta, sanırım, biraz üstüne gitmiştim. Pişman değilim. Yolculuğunun bu kitaba uzanacağı belliydi.

Dilek 'in ilk kitabı HepKitap etiketiyle çıktı. Yayın yönetmeni Deniz Yüce Başarır ve bütün ekip, sıkı bir çalışma gerçekleştirdi. Kapak tasarımını çok sevdim. Bir öykü okuru olarak hepsine teşekkür ediyorum.

O masanın okur-yazarlarına özellikle teşekkür ediyorum. Birbirlerini hep desteklediler. Yazılanların ilk okuru olmayı, eleştirel bir yaklaşım gerçekleştirmeyi ve kitapların dünyasında yürümeyi öğrendiler. Bunun paylaşanı olmayı başardılar. Yolları açık olsun...

Kişisel bir teşekkür de o masayı kurmamızı sağlayan Zeynep Atakan'a. Zeynep olmasaydı, yıllara yayılan buluşmalar asla gerçekleşemezdi.

Dönelim kitaba...

Hüzün ile umudun kesiştiği bir sokaktan yazıyor Dilek. Yüksek sesle anlatmıyor meselesini. Ama o kadar kararlı bir ki, bağıran bir metinden çok daha kalıcı bir şekilde işliyor okurun içine. Yazının büyüsüne kapılmadan, azaltmayı bilerek kuruyor öyküsünü. Gelenekten beslendiğini yadsımayan, özgün bir ses oluşturuyor böylece. 

İpekli Mendil Kütüphanesi'nin açılışı için Antakya'ya gittiğimizde "Artık kitap gelmeli," demiştim Dilek'e. Şimdi de "İkinci kitap için hemen çalışmaya başlamalısın," diyorum.

Ama biliyorum ki, benim sözlerimden çok kendi sesini dinleyecektir. Çünkü o ses sayesinde, kendi yolunda yürüyecektir. O yolun bize yeni öyküler getireceğine eminim.

Hoş geldin Dilek.



12 Haziran 2017 Pazartesi

Gelecek Daha Güzel Günler mi Getirecek?

Bir konunun iki ucundan tutmak, iki farklı bakış açısını aynı masada buluşturmak her şeyden önce bir iletişim edebi gerektiriyor. Öğretim sistemimizde kendisine bir ‘arena sporu’ olarak yer bulabilen münazaraların günümüzdeki karşılığı televizyonlardaki tartışma programları. Konuşmacının bilgisinden, düşünce sisteminden, tezinden çok neyi nasıl söylediğinin önemsendiği bu programlarda moderatör çaresizlik içinde sağa sola laf yetiştirir ve giderek bu da “gösterinin” bir parçası haline gelir. Konuşmacıların rolü de bellidir: “Bir avuç iktidar için” yola çıkıp “iyi, kötü ve çirkin”i oynamak.

Kanada’nın önde gelen kamu politikaları etkinliklerinden biri olan Munk Münazaraları’nın da temelde pek farkı yok aslında. Aurea Vakfı’nın on yıldan daha uzun süredir düzenlediği münazaralar dizisinde bugüne  kadar çok sayıda siyasetçi, entelektüel, bilim insanı, sanatçı ve aktivist konuşmacı olarak sahneye çıkmış. Amaç, dünyanın yüz yüze olduğu temel kamu politikaları meselelerinin tartışılabileceği küresel bir forum ortamı sağlamak.


Böyle oturumlar, çoğunlukla batının kendi yarattığı sorunlarla hesaplaşma gösterisidir bence. Küresel ölçekteki sorunları tanımlama, sınıflandırma ve çözüm yollarını da kendi çerçeveleri içindeki bir alana sıkıştırma çabaları, en hafif yaklaşımla bir ikiyüzlülük olarak gelebilir. Bunun bir nedeni de, olgulardaki “seçici ve seçkinci” tavırlarıdır. Ama bir de madalyonun diğer yüzü var. Şu ya da bu kaynaktan fışkıran sorunlarla, şu ya da bu şekilde yüzleşmek gerekiyor. Nerede ve nasıl olursa olsun, tartışmalardan korkmamalıyız.

6 Kasım 2015’te Toronto’da gerçekleştirilen “Gelecek Daha güzel Günler mi Getirecek?” oturumunun çevirisi Domingo Yayınları tarafından, Cem Duran çevirisiyle yayımlandı. Bu oturumun konuşmacıları, bilişsel bilimin öncülerinden Steven Pinker, tarih ve evrim kitaplarıyla tanınan Matt Ridley, çağımızın popüler felsefecilerinden ve yazarlarından biri olan Alain de Botton, New Yorker’daki yazılarıyla tanınan gazeteci Malcolm Gladwell.

Münazaraların yapısı gereği iki kişi başlıktaki tezi olumlarken, diğer ikisi de karşı çıkıyor. Bu oturumda Steven Pinker ve Matt Ridley geleceğin daha güzel günler getireceği tezini savunuyor. Onlara göre dünya, geçmişle kıyaslayınca barış, sağlık ve refah konusunda çok daha iyi bir noktada. Bu iyileşme, geleceğin de olumlu olacağının bir göstergesi. Savlarını çoğunlukla bilimsel gelişmeye ve istatistiki verilere dayandırıyorlar. Alain de Botton ve Malcolm Gladwell ise önümüzdeki günlerin şimdiki zamandan daha kötü olacağını iddia ediyor. Geleceğe yeni bir felsefeden bakmamız gerektiğini söyleyen Alain de Botton, bu felsefesini “karamsar gerçekçilik” olarak adlandırıyor. Gladwell ise, tartışma boyunca bilim dünyasının sayısal verilerinin karşısına sanatın düşünce sistemini yerleştirmeye çalışan Alain de Botton kadar karamsar olmasa da, iflah olmaz bir şüpheci. Geleceğin, geçmiş kıyaslamasıyla olumlanabileceğine inanmıyor.

Bir okur olarak kendimi karamsar ve şüpheci ikiliye, yani Alain de Botton/Malcolm Gladwell ikilisine daha yakın hissettim. Kimi kitaplarını hayranlıkla okuduğum Pinker/Ridley ikilisinin nükleer enerji, adaletsiz gelir dağılımı, küresel ısınma ve çevre sorunları konusundaki görüşlerini de şaşkınlık ve üzüntüyle okudum. Hangi görüşün diğerine üstünlük sağladığının izleyenlerin oylarıyla belirlendiği Munk Münazaraları’nın bu oturumunda hangi görüş “galip” geldi derseniz, cevabı kitapta derim. Zaten böylesi kitapların “galibiyet-mağlubiyet” ekseninde değil, farklı düşüncelere kulak kabartmak amacıyla okunduğuna inanırım. Bu kitap da, bir düşünce jimnastiği yapmamızı fazlasıyla sağlıyor.


Yer yer birbirlerine “ahmak” demekten, fiziksel özellikleriyle dalga geçmekten, birbirlerinin düşüncelerini küçümsemekten çekinmeyen dört konuşmacının sarkastik tavırları yer yer doğrudan saldırıya dönüşüyor. Siyaseten doğrucu (politically correct) olma kaygıları yok. Bu tavır bir yanıyla münazara üslubunun önceden çalışılmış, hatta planlanmış olduğu hissine veriyor. Bir yanıyla da odaklanmayı ve takibi kolaylaştırıyor.


Kısa bir münazara oturumu dünyanın sorunlarını çözemez. Okurun net bir düşünce edinmesini de sağlamaz. Ama yeni bir düşünce zemini yaratabilir. Dört konuşmacının tartışmasından geriye çokça soru kalıyor okura. Temel soru ise oturumun başlığıyla aynı: Gelecek daha güzel günler mi getirecek?

Roger Waters ve Nick Mason: Beceriksizilikte buluşmak

Roger Waters'ın, 25 yıl aradan sonra yayınladığı yeni albümü Is This The Life We Really Want? için Uncut dergisine verdiği röportaj her yönüyle okunmaya değer.


Dileyen çılgın dileyen kibirli desin, dileyen dahi dileyen tüccar desin... Waters çığır açıcı-dönüştürücü-sarsıcı bir müzisyen. Çok yakın bir zamanda Londra'daki Pink Floyd sergisini gezmiş biri olarak, o sarsıntıyı nasıl oluşturduğunun "tanığı" olduğumu söyleyebilirim.

Waters'ın, Michael Bonner'ın röportajdaki bir sorusuna verdiği cevap hoşuma gitti. Bonner, Robert Wyatt'ın Pink Floyd'un ritim grubu için "inanılmaz derecede güçlü" diyişinden yola çıkıyor sorusunda. Wyatt'a göre, vurgunun ne zaman geleceğinin bilinmediği, hız yerine güce dayanan bir ritm örgüsü var Pink Floyd'da. Bunu sağlayan da Nick Mason-Roger Waters birlikteliği elbette.

Roger Waters, Wyatt'ın bu yorumuna tümüyle katılmasa da beğendiğini söyleyerek giriyor lafa ve şöyle devam ediyor:

"Nick ve ben "beceriksizlik"te buluştuk. Nick, bir hızlanır bir yavaşlardı. Beklenmedik anlarda ve kimsenin hayal edemeyeceği bir şekilde. Bence onun davuldaki yaratıcılığı buradan geliyordu. Şimdi yeni grubumla, konserlerde Money çalarken orijinal kayıttaki tempoyu takip ederek ilerlemeye çalışıyoruz. Orada ritim yüzde yirmi gibi bir oranda artar. Bu hızlanışın nedenini Nick de bilemez ama onun çalışına dramatik bir güç katan da budur."


Harika bir açıklama. Nick ve Roger, Pink Floyd'un en eski dostları. Dostlukları 1963-65 arası öğrenim gördükleri The Regent Street Politeknik Enstitüsü sıralarına dayanıyor. Grubun en kavgalı zamanlarında bile araları pek bozulmamış iki eski dost.

Pink Floyd'u uzman kulağıyla dinlemeye çalışanlar, haklarında çıkan yazıları okuyanlar Nick Mason'un stilinin "itmeler ve çekmeler"den oluştuğunu bilir zaten. Ama bunu Waters'ın ağzından, kendisini de o "beceriksizliğe" dahil ederek duymak hoşuma gitti.

Şimdi ben keyifle Money dinleyeceğim.

Not: Davul ustaları bu konudaki yorumlarını yazarsa özellikle memnun olurum.


Yazmaya devam

Uzun bir aradan sonra yeniden Fil Uçuşu yazılarına başlamadan önce küçük bir not düşeyim.

Blog yazılarımda sürekliliğe çok önem veriyorum. Ama olmuyor işte. Araya hayat giriyor, araya işler giriyor, dertler giriyor ve gün günü satın almaya başlıyor.

"Şu konuda yazayım, bu konuda not düşeyim," derken araya mesafe giriyor. Sonra ne kadar koşsam da yetişemiyorum, yakalayamıyorum hayatı.

Ama bu kez daha iyi bir nedeni de var Fil Uçuşu yazılarının aksamasının. Yeni bir tasarım gibi bir düşünce diyelim...

Ne zamana tamamlanır bilmiyorum ama bu arada duracak değilim. Yazmaya devam...

Neyse... Bu yazıyı kendime bir not olarak düşünün.