5 Mayıs 2017 Cuma

Bozkır yalnızlıktır

Erdal Abi,

Tanıştığımız günü çok net hatırlıyorum. Seni ilk gördüğüm gün demiyorum ama, tanıştığımız gün diyorum. Hani elinde şipşak bir fotoğraf makinasıyla odaya  dalıp “Bak bana bakayım,” dediğin o gün. Tuhaftır, yüzümdeki şaşkın ifadeyi yakalamak için söylediğin o söz, bizim abi-kardeş ilişkimizi anlatan söz gibiydi. Aramızdan ayrıldığın 2006 yılına kadar ben hep “baktım” sana. Baktım ve görmeye, anlamaya çalıştım.

Yazdıklarını tanışmamızdan önce okumuştum. Öykülerinin sokak aralarında uzun yürüyüşler yapmış, Gülünün Solduğu Akşam ile dik durmanın tanımını yazmıştım. Konuşmuştuk bunları zaten. Çünkü en sevdiğin şeylerden biriydi edebiyat konuşmak. Yayınevinin merdivenlerinde yakalar “Falanca öykünü okudum, sonuna doğru çok kendini açık etme gereksinimine düşmüş sanki,” derdin aniden. Sağımızdan solumuzdan geçenlere bakmadan, merdivenleri işgal etme pahasına dakikalarca konuşurduk. Ya da bir meyhane masasında “Filanca yazarı okudun mu, ne düşündün?” diye soruverirdin. Çatal-bıçak sesleri, meze kokuları arasında saatlerce konuşurduk. Söyleyeceğini söyler, sonra sakince dinlerdin. O yüz ifadeni hiç unutmuyorum. Açtığın konuyu kolay kolay noktalamazdın, ortaklaşa bulduğumuz her cevaptan yeni bir soru doğurmayı başarıyordun. Hele ki konu edebiyat, yazmak, dil, futbol ve dostluk ise...

Kapadokya’da, bir günbatımında, gözlerini kısarak vadiye bakmış ve “Kalabalık olduğunu, sarılıp sarmalandığını sanma, hep yalnız olacaksın sen, yalnızlaştıkça ketum olacaksın” demiştin ve eklemiştin, “unutma, bozkır yalnızlıktır.”

Bakardım sana. Bakar ve görürdüm. Gördükçe anladığımı sanırdım. Ama boşluklar da vardı. Anlamlandıramadığım sessizliklerin, kahkahalarla anlattığın bir fıkradan sonra yüzünü kaplayan hüznün, tuhaf bir anda ortaya çıkan öfken gibi... Bütün o boşlukları biraz olsun doldurabilmem için, 22 yaşındaki Erdal Öz’le tanışmam gerekiyormuş. Edebiyata ve aşka teslim olmuş gencecik Erdal Öz’le...

1957 yılında şair Türkân İldeniz’e yazdığın mektuplar Yaşamayı Nasıl Özledim Bilsen! adıyla kitaplaştırıldı Erdal Abi. Bir yazarın ölümünden sonra geride bıraktıklarının, hele ki günlüklerinin ya da mektuplarının kitaplaştırılması, herkesin gözü önüne serilmesi aklımı karıştıran bir konudur. Ama bu kitap öyle değil Erdal Abi. Mektupları bulup çıkaran Can Öz ve kitabın editörlüğünü yapan Faruk Duman başta olmak üzere bütün yayınevi, o gencecik mektuplara eşi benzeri olmayan bir madeni topraktan çıkarırcasına özenle yaklaşmış. Belli. Biz okurlara da, bir aydının kendini bulma sürecini aynı özenle okumak düşüyor.


Mektupların önüme çokça yol serdi Erdal Abi. Ama beni özellikle ikisi yakından ilgilendirdi: Aşk ve sanat. Daha 22 yaşındayken aydın olmak ve sanatçı olmak üstüne ne çok düşünmüş, ne cesur cümleler kurmuşsun Erdal Abi. Sanatçı kimdir? Dünyayla nasıl bir ilişki kurmalıdır? Aramak-bulmak çizgisinde yürürken “ben” olma haliyle nasıl bir ilişki kurmalıdır? Sana nesnel olabilir mi, yoksa tümüyle mi özneldir? Sanat toplumcu ya da bireyci diye ayrılabilir mi? Düzyazı ile şiir arasındaki ilişki nasıl kurulabilir? Yeni bir dil yaratma çabası nedir? Aydın olmak sadece bilgi birikimi midir, bir duruş mudur? Kulaktan dolma bileğiyle aydın olunabilir mi? Çok daha fazla soru sormuşsun, cevaplarını aramışsın mektuplarında. Gencecik bir şaire, Türkân İldeniz’e hem “abilik” yapmak hem de biraz “kendini göstermek” istemişsin belli ki... Olur o kadar Erdal Abi... Körkütük aşıkmışsın belli ki...

Hem aşık hem umutsuz. Hem kendinden emin hem korkak. Hem üstten bakan hem bir sevgi mektubu için diz çökmeye hazır. Hem alabildiğince özgürlükçü hem kıskançlıktan ölmeye hazır. Bütün o sanat-hayat hesaplaşmalarının ortasında, birkaç sevgi sözcüğü için umut ateşi yakmaya çalışan bir genç.

İlk mektubunu 17 Kasım 1957’de yazmışsın Türkân İldeniz’e. İki üç günde bir yeni bir mektup yollamışsın. Sayfalar dolusu yazmışsın, belki cevap gelir umuduyla. 15 Mart 1958’e kadar, yaklaşık dört ay böyle sürmüş. Olmamış ama. Şiirle, öyküyle, edebiyatla yoğurduğun mektupların, o istediğin doludizgin aşkı getirmemiş sana. Aylar süren bekleyişini, son mektubunu yazdığın 1 Ağustos 1958’de noktalamışsın. Kendine sevgiden bir evren yaratmışsın, sonra da o evrenin orta yerine yapayalnız çöküp kalmışsın. Belki de o günlerde sahiplenmiştin o söze: “Bozkır yalnızlıktır”.

Erdal Abi, mektupların günlerdir elimde. Okudukça okuyorum. Şu yaşımda kendimi anlamam için hâlâ senin rehberliğine gereksinimim varmış demek. O mektupların yazılışından tam 60 yıl sonra, yazmak-yaşamak ve sevmek isteyen herkes gibi...

Şimdi karşılıklı oturabilsek, sohbeti başlatma işini, soruları sana bırakmazdım. “Anlat bakalım şu mektubun şu bölümünü,” diye girerdim söze. Sanatçının duruşunu konuşurken kendimizi yıkılmış bir aşk binasının altında bulurduk belki. Kadehlerimizi “yaşanamamış sevdalara” kaldırırdık. Bir şiiri ezberden okurken, bir aşkı hiç ezberleyememiş olmanın derdini taşırdık. Belki de o kadar uzun konuşmazdık. Ne de olsa, bozkır ketumdur.

Nasıl olsa bir gün oturacağız o sohbete. O güne kadar ben Yaşamayı Nasıl Özledim Bilsen’in sayfalarında kaybolmaya devam edeyim.

Her daim sevgi ve saygıyla...

Yekta


1 Mayıs 2017 Pazartesi

Türkiye işçi sınıfına selâm!

Yaşlanmıyor bazı dizeler.
Anlattıkları taze.
Söylendiği/yazıldığı gün ne anlama geliyorsa, şimdiki zamanlarda da aynı anlama geliyor.
Nâzım Hikmet’in sözleri, bugünün aynası olsun.



Türkiye işçi sınıfına selâm!
Selâm yaratana!
Tohumların tohumuna, serpilip gelişene selâm!
Bütün yemişler dallarınızdadır.
Beklenen günler, güzel günlerimiz ellerinizdedir,
haklı günler, büyük günler,
gündüzlerinde sömürülmeyen, gecelerinde aç yatılmayan,
ekmek, gül ve hürriyet günleri.
Türkiye işçi sınıfına selâm!
Meydanlarda hasretimizi haykıranlara,
toprağa, kitaba, işe hasretimizi,
hasretimizi, ayyıldızı esir bayrağımıza.
Düşmanı yenecek işçi sınıfımıza selâm!
Paranın padişahlığını,
karanlığını yobazın
ve yabancının roketini yenecek işçi sınıfına selâm!
Türkiye işçi sınıfına selâm!
Selâm yaratana!