Fotoğrafım
Okuduklarım... Dinlediklerim... İzlediklerim... Aklıma takılanlar...

21 Ekim 2016 Cuma

Asghar Farhadi : Semboller ve İşaretler Dünyasında Bir Büyük Sinemacı

Asghar Farhadi Antalya Film Forumu kapsamında Antalya’daydı.

Alin Taşçıyan’ın moderatörlüğünde gerçekleşen Ustalık Sınıfı oturumunda Ali Faurkhonde ardıl çeviri yaptı. 

Sözü hemen Farhadi’ye bırakıyorum...


Asghar Farhadi, Antalya Film Forum Direktörü Zeynep Atakan ile birlikte...
Antalya 2016
Fotoğraf: AFF 2106 Arşivi


Burada olan herkese selamlarımı iletiyorum. Bu şehirde olduğum için çok mutluyum.

Burada kişisel deneyimlerimi paylaşacağım. Bana göre her sinemacının kendi kendisini bulması gerekir. Her sinemacının kendi yolu vardır.

Sinema türüm hakkında konuşmak istiyorum. Benim bazı filmlerimde sizi cezbeden bazı şeyler vardı ki, sizi burada ağırlıyoruz. Filmlerimdeki gerçeklik sizi cezbediyor olabilir.  Bazılarınıza drama ve hikaye ilgi çekici gelmiş olabilir. Örneğin Hitchcock filmleri sağlam bir drama üzerine kurulur. Ya da çok gerçekçi olup, belgesel yaklaşan filmler ilginizi çekiyordur; Kiarostami filmleri gibi.

Benim için en çekici taraf şu: Ben drama üzerine anlatılan filmleri izlediğim zamanlar, o karakterlerin gündelik hayatlarını merak etmeye başlarım. Tam tersine çok gerçekçi, belgesele yaklaşan filmleri izlediğimde de onların bir dramı olsun isterim. Yani ikisini birlikte görmek isterim. Aslında ben filmlerimde bu ikisini birleştirmeye çalıştım.

Gerçeklik nedir? Acaba bizim gündelik hayatımız mı? Gündelik hayat çekici mi? Bir sürü tekrardan oluşuyor bence hayat. Peki öyleyse biz neden gerçekliğe bu kadar önem veriyoruz. Size bir örnek vereyim, gerçekliğin ne kadar katmanlı olduğuna dair. Bir arkadaşınızla çay içmeye gidiyorsunuz. O daha erken gitmiş, siz gecikmişsiniz. Geldiğinizde, size yola çıkmaktan, başka yerlere gitmekten bahsediyor. Gündelik konuşmalar geçiyor aranızda. Bunlar bizim gündelik hayatlarımızın gerçekleri, sinemaya dönüşecek bir sahne değil gibi. Ama bir sonraki gün o arkadaşınızın öldüğünü düşünün. İşte o zaman, siz arkadaşınızın bir gün önce hep yolculuktan bahsettiğini söylersiniz. Bütün algı değişir. İşte bu gerçekliktir. Gerçeklikte bir sürü böyle işaret var ve biz onların önemi olmadığını düşünüyoruz. Ben bunları önemsiyorum.

Karakterlerimi öyle bir duruma getiriyorum ki, şimdiye ve düne bakmak istiyorum. Bütün değersiz gelen işaretlerin arasında bir anlam arıyor karakterlerim.

Şimdi iki kelimenin manası üstüne konuşalım:

Sembol: Arkasında bir anlam vardır. Örneğin beyaz güvercin farklı kültürlerde “özgürlük” anlamını taşır. Semboller hep sözleşme temelinde kurulmuştur. Farklı kültürlerde farklı anlamlar taşıyabilir. Sarı rengi benim kültürümde “şüphe” anlamına gelir. Taziye adındaki oyunumuzda şüphe içindeki karakterler hep sarı rengi giyer. Benim filmlerimde de inşaların evlerinin içinde sarı çok vardır. Ama bu rengin Çin’de bambaşka bir anlamı vardır. Sembollerle anlatmak sansürden doğmuştur. Ama bugün başka bir konu var: İşaret.
İşaret: Filmin içinde bir işaret gördüğümüzde gerçeklikten kopuk değildir aslında. Ama filmin bütününde yan yana koyduğumuzda bir bütün-anlam teşkil eder. Önrğin şehirdeki işaretlerden biri bizi bir yere götürmüyor. Şehir işaretlerinin bütününe bakarak yolumuzu buluyoruz.

Yani gerçekliği e, birden çok işaret bir araya gelerek buluşturuyor. Buluştuğunuz arkadaşınızın sözleri bir işaret hissi vermeyebilir. Ama bir gün sonra öldüğünü öğrendiğinizde, bir gün önce yaşanan bütün konuşmaları ölüme işaret olarak okuyacaksınızdır. Ben de filmlerimde böyle bir bütüne bakıyorum. Senaryolarımı yazarken de, bütün bu işaretlerin uyumuna önem verdim.

Örneğin son filmim “Satıcı”nın başında bir binanın yıkıldığını görürsünüz. Bu tek başına bir şey işaret etmiyor. Ama filmin tümüne baktığımızda, o binanın parçalanmış olması, filmdeki bütün ilişkilerin parçalanmasını çok iyi ifade ediyor.

Bazıları benim, bu işaretleri filmlerime sonradan soktuğumu söylüyor. Senaryoyu ilk yazdığımda işaretleri yerleştirmiyorum. Yazdığım senaryoya önce sadece gerçeklik içinde bakıyorum. Ama sonra, senaryonun içinde bu gerçeklikleri birbirine bağlayacak işaretleri yerleştiriyorum sonra.

Bu işaretleri koyarken, bu filmlerimin kimler tarafından izleneceğini hiç düşünmüyorum. O işaretlerle kendim için bir dünya kuruyorum.

Bir eve geliyorsunuz. Kapı kilitli. Dönmüyor. Bilinçaltınızda bir şeylerin iyi gitmediğine dair. İşaretler oluşuyor. Evin bahçe duvarı kırık. Giderek tedirgin oluyoruz. Ondan sonraki işarette iki çocuk aileden uzaklaşıp deniz kenarına gidiyor. İyice tedirgin oluyoruz. Çocuklar evin içine girdiğinde her şeyin kırılmış olduğunu görüyoruz. Tedirginliğimiz artınca, kısa sürede kötü bir şey olacağını biliriz.

Örneğin biri rüyasında dişlerinin düştüğünü görüyor. Bizim kültürümüzde bu ölüm anlamına gelir. Filmde o ölüm kısa süre içinde gerçekleşecektir.

Bu örnekleri hep işaretlerin benim için önemini anlatmak amacıyla veriyorum.

Son filmimde bir sahne var: Dolmuştaki kadın yanındaki kişiden biraz toparlanmasını istiyor. O kişi utanıyor. Ama burada anladığımızdan-gördüğümüzden değil hissimizden bahsediyorum. Hemen ardından gelen tiyatro sahnesinde aşağılanan bir kadın oyuncu kendini kötü hissediyor. Bu işaretler öyle bir yere gidiyor ki, bir gece ansınız biri bunların evine giriyor. Bütün bu hisler, filmin baş karakterine kadar uzanıyor. Bu duygu sürekliliği film boyunca devam ediyor.

Bir filmi yaparken, seyircinin yönetmenle aynı işaret yorumlamasına ulaşmasını beklemememiz gerekiyor. Her seyirci farklı bir yoruma ulaşabilmeli.
Günümüzün sinema seyircisi, yönetmenle “göz seviyesinde” bir ilişki kuruyor. Zaten günümüzün yönetmeni, sinemanın başlangıç yıllarının tersine “ders vermek” amacıyla film yapmıyor.

Farklı izleyiciler farklı yerlerden izlemek isteyebilir. Kimi sosyolojik, kimi siyasal, kimi ahlakçı. Bu seyirciye kalmış bir şey. Bu dediklerim korkutucu olabilir. Biz bir yönetmen olarak bütün bu perspektifleri mi bilmeliyiz yani? Hayır. Biz sadece hayatı bilmeliyiz. Çünkü bütün bunların doğuş yeri hayat.

Bazen bir seyirci benim filmimle ilgili, benim hiç düşünmediğim bir konuda yorum yapabilir. Benim düşünmediğim bir sonuca ulaşmış olabilir.

Bir film bize ne yapar? Bizi üzer ya da sevindirir. Ya da ikisini birlikte yapar. Eğer film bununla kalırsa, filmi unutacağız demektir. Eğer sevinç ya da üzüntü düşünceye dönüşürse o film kalıcı olabilir.

Filmin sonunda sizi düşünmeye iten bir soru işareti olmalıdır.

Günümüzde filmler farklı ortamlarda seyrediliyor. Benim isteğim sinema perdesinde ve toplu bir şekilde izlenmesidir. Sinemada izleyip bir arkadaşıma önerdiğim filmi, arkadaşım DVD ile izlediyse aynı enerjiyi almamış olur. İzleme dinamiklerimiz farklıdır. Sinemada izlemek bir toplu ayin gibidir. MA teknolojik değişimin önüne geçemeyiz. Bu değişim perdelerin ve sinemaların daha da küçülmesine neden olur.

Umarım biz yaşadıkça sinemalar kalır. Biz öldükten sonrasını bilemeyiz.

Tiyatroyla tanıştıktan sonra edebiyata ve şiirle olan ilgim arttı. Bu konuda çok güçlü bir kültürün içinde geliyorum.

Bir yönetmen kendi ülkesinde yaptığı filmleri bütün kalbiyle yapar. Ama başka bir ülkede film yapmaya başladığında zeka da giriyor devreye. Başka kültürlerde film yapmanın farkıdır bu. Bazı izleyiciler daha çok duygu ister ama bazılar da mantığı arar daha çok. Ben her iki seyirci kitlesini de gördüm ve yaşadım. Peki ben neden başka ülkelerde film yapıyorum. Daha global olmak için değil. Aslında global olmak için daha yerel olmak lazım. Ben sadece yeni tecrübeler olsun diye yapıyorum. Risk almak istiyorum.

“Bir Ayrılık” başarılı oldu ve konuşuluyordu. Sürekli seyahat halindeydim. Ve otel odalarında “Geçmiş” filminin senaryosunu yazıyordum. Bu filmle risk almak istiyordum. Ama hiçbir zaman hayatımda Fransa’da film yapacağımı düşünmüyordum. Bir akşam Tahran’da bir arkadaşımın evinde gittim. Bana Kanada’ya gittiğini söyledi. On beş sene önce ayrıldığım kadından resmen boşanmak için gidiyorum dedi. Ve Kanada dönüşü o kadınla iki hafta aynı evde yaşadığını söyledi. Ben de bu konudan kopamadım. Bu süre boyunca hep geçmişle ilgili konuşacaklarını düşündüm.

Bir filmimin sonunu nasıl bulurum? Bazıları filmlerimin açık bir sonu olduğunu düşünür. Önceleri bu yorumu sevmiyordum. Benim filmlerimin iki başlangıcı ve bir sonu vardır. Son denilen şey, insanların kaderlerinin değişmesidir. İki başlangıç nedir? Biri filmin ilk dakikalarında gördüğümüz başlangıç. Diğeri de filmin sonunda gördüğümüz başlangıç. Bu açık bir son değildir. Filmin yeniden zihninizde başladığı andır.

Hikaye ipten bir askıdır. Bu ipin bir ucu bir duvara, diğer ucu öbür duvara asılır. Ve üstüne elbiseler asarız. Bir son bağlamazsak elbiseler asılamaz, düşer. Hikayenizi yazarken her zaman bir son bulundurun aklınızda. Belki bu gerçekten kullanacağınız son değildir. Belki değiştireceksiniz ama kalemi her elinize aldığınızda bu sonu düşünün. Son olmadan bir senaryo yazamayız.

Yazmak isteyenlere bir önerim var. Anlatmak istediğiniz hikayeyi çevrenizdekilere üç satıda anlatabilin. Ve bu üç satırda başlangıç-orta ve son olsun. Başlayıp da sonu ne olacak bilmiyorum, diyemezsiniz.

Filmlerimde olaylara/ durumlara ve karakterlere anlatıcı mesafesiyle yaklaşırım. Mezar taşıma bir şey yazılacaksa karakterlerime mesafe konusunda yazılmalı. Bu mesafeyi hiç kaybetmedim. Peki nasıl? Herke iyi değildir. Ben bütün karakterlerime zaman veriyorum ve onların kendilerini müdafaa etmelerine alan tanıyorum. Bütün film boyunca yanlış davranmış bir karakterim olabilir. Ama yönetmen olarak ona zaman vermeniz gerekir. Bütün karakterlere eşit fırsat vermelisiniz. Benim eşit mesafe dediğim şey o fırsattır. Karakterlerimiz, onlarla empati kuracak kadar zaman tanımalıyız.

Benim yapmış olduğum bütün filmlerde bütün karakterlerimle empati kurulur. Bu benim yasam.

Eğer siz karakterleri iyi ve kötü diye ayırırsanız seyircinin zihnine güvenmemiş olur ve onlara güvenmemiş olursunuz. Yönetmen olarak seyirciyi sınırlamazsanız, iyiyle kötü arasındaki savaştan ziyade bir nokta yaratırsınız. İyiyle iyi arasındaki savaşı kim kazanacak der seyirci.

Örneğin “Bir Ayrılık”ın başlangıcında kamera yargıcın yerinde oturur. Seyricinin oturduğu yerdir orası.

Kadın ve erkek hakkında neler düşünüyorum? Niçin dünyayı kadın ya da erkek açısından görelim. Bizim kültürümüzde böyle olması gerekirken, bana Batı’da daha çok gelir bu sorular. Ben yazarken kadın ya da erkek diye düşünmem; yazdığımı insan olarak görürüm. İnsanları kadın ya da erkek olarak ayırmanın bir saygısızlık olduğunu düşünüyorum. Ben karakterlerimi birbirlerinden cinsiyet temelli ayırmam. Evet, kadın ve erkeğe ait farklılıklar vardır. Benim filmlerimdeki kadınlar daha ileri bakar. Erkekler ise daha çok geçmişte olan bitenle ilgilenir. Bunun nedenini şöyle buldum. Kadınlar doğurgan oldukları için daha çok geleceğe bakıyor. Erkekler ise daha çok çalıştıkları toprağa, yere ve geçmişe bakıyor.

Bence Ingmar Bergman nedir? Beni çok etkilemiş bir yönetmen. Beni hayrete düşürebiliyor her seferinde, bu kadar katmanlı karakter inceleyebilmesi benzersiz. Bergman’ın “Utanç” filmini izlediğimde, yazdıklarımın ona ne kadar yakın olduğunu hissetmişimdir. Ben de bu filme saygımdan bir filmimde karakterlerimden birinin odasına bu filmin posterini astım. Bergman’ın yerinin doldurulamayacağını düşünüyorum.

“Bir Ayrılık” filmindeki küçük kız benim kızım. Şimdi büyüdü ve benim en büyük eleştirmenim. Kızım en sevdiği filmimin “Geçmiş” olduğunu söylüyor. Bu övgü, bu filmi çektiğim için mutlu olmama yeter.

Hareketli kameranın hayatımızdaki karşılığı önemli. Savaşları izlemeye başlamamızla, hareketli kameranın gerçekliğine inanmaya başladık. Savaşlar ve savaşları anlatan belgeseller. Kamera ne zaman titrese, onun gerçek olduğuna inanıyoruz. Oysa gerçeklikte gözümüz daha çok "dolly" hareketi gibi bir görüntü sunuyor bize.

Batı sanatında sanatçı kendini göstermeye çalışır. Doğu sanatında ise sanatçı kaybolmaya çalışır. Batı sanatındaki bir eseri değerlendirirken, imzadan ayrı düşünemezsiniz. Doğu'da böyle değildir. Sanatçı aradan çıkar.

Tiyatro geçmişimden dolayı provayla çalışmaya çok alışkanım. Ama her oyuncunun farklı bir prova anlayışı vardır. Bazıları çok duygusal, bazıları çok mantık çerçevesinde davranır. Ben oyuncularla işimi çekimden önce bitiririm. 


Not: Bu yazı, söyleşi sırasında aldığım notlardan oluşuyor. Sunumun büyük bir kısmı yazıya döküldü. Sadece soru-cevap bölümünü daha kısa okuyacaksınız. Yazım hataları varsa, kusura bakmayın. Yazım hatalarından kaynaklanan anlam hataları da benim suçumdur. Çünkü Farhadi anlam boşluğu bırakmayacak bir konuşma yaptı. Ustalık Sınıfı sunumu iki saatten uzun sürdü. Salon ve balkon tümüyle doluydu. Soru-cevap bölümünde uluslararası konuklar (doğudan ve batıdan) uzmanlık soruları sordular. Kadraj tercihlerinden, kamera kullanımına kadar...

Gazeteci arkadaşlara özel bir not... Deşifre ile uğraşmadan, bu yazıyı istediğiniz gibi alıp kullanabilirsiniz. Kaynak gösterip göstermemek size, vicdanınıza kalmış. Ama bu Ustalık Sınıfı'nın AFF kapsamında yapıldığını belirtirseniz hoş olur. 

Lotarya: Küçük bir kızın hafızası

Her gün gazetelerin üçüncü sayfalarında okuduğumuz haberler. O haberlerin bizden uzakta yaşandığına dair bitmek bilmeyen ikiyüzlülüğümüz. Korunaklı dünyamızı bütün o şiddetin, umutsuzluğun, trajedilerin dışında düşünmemiz. Oysa dünyanın hangi köşesinde olursak olalım o haberlerin, o hikâyelerin uzağında değiliz.

Bir lotarya kartına bakıp şu satırları yazan Luz’un istediği de, dünyanın kötülüklerinden uzakta bir yerlere gidebilmek: “Ne zaman Deniz Kızı sorulsa, iki yanına sarkıttığı kollarıyla suyun üzerindeki vücuduna, uzun ve dalgalı saçlarına bakar ve o olduğumu hayal ederdim. Güzel veya yetişkin olduğu için değil, nerede yaşarsa yaşasın hiçbir şey veya hiç kimse ona dokunamadığı ver istediği her yere yüzebildiği için.”

Luz Maria Castillo, 11 yaşında. Meksika’dan Amerika’ya taşınmış bir ailenin iki kızından biri. Ailenin yaşadığı dramatik olayların sonucunda psikolojik destek alacağı bir merkezde kalıyor. En sevdiği oyunlardan biri olan Meksika lotaryası, bu destek sürecinde onun tek yardımcısı. Doktorlar, her gün bir lotarya kartı çekmesini ve ona bakarak içinden geçenleri yazmasını istiyorlar. Rastgele kartlar seçiyor. Her kartta bir resim var; Müzisyen, Fıçı, Tencere, Kurukafa, Saksı, Dünya, Çan... Her kart, Luz’un içine gömdüğü hikayelerden birinin daha açığa çıkmasını sağlıyor. Küçücük bir kız, kısa hayatının dikenli yollarından ve hafızasının karanlık koridorlarından yazarak kurtulmaya çalışıyor.


Amerikalı yazar Mario Alberto Zambrano’nun 2013 tarihli ilk romanı “Lotarya”, birer oyun kartına karşılık gelen 54 kısa bölümle, yaprak yaprak açılan bir anlatı. Roman kısa sürede çok sayıda ödüle aday gösterilmiş ve pek çok dile çevrilmiş. (Aynı zamanda bir dansçı olan Zambrano’nun bu alanda da hatırı sayılır bir kariyeri var).

Bir çocuğun ağzından, sert bir dünyanın anlatıldığı romanlar söz konusu olduğunda Mark Haddon’un esrarengiz bir cinayeti aydınlatmaya çalışan 15 yaşındaki otistik kahramanı Christopher John Francis Boone’un ağzından yazdığı “The Curious Incident of the Dog in the Night-Time (Süper İyi Günler)” ya da Niccolo Ammaniti imzalı ve on dört yaşındaki Lorenzo’nun ben-anlatıcı olarak karşımıza çıktığı “Sen ve Ben” akla gelebilir. “Lotarya”yı en yakın hissettiğim roman ise Meksika'nın en büyük uyuşturucu tacirlerinden birinin oğlu Tochtli’nin anlatıcısı olduğu, Juan Pablo Villalobos imzalı "Tavşan Deliğinde Fiesta”. Villalobos’un romanını şu cümleyle karşılamıştım zamanında: “Şiddet dolu bir dünyada büyüyen, suç tuğlalarından oluşan bir duvarla kuşatılmış bir yaşam sürmeye mahkum edilen bir çocuk, nasıl bir içses geliştirir, nasıl bir hayal dünyasında nefes alır?”


Benzer bir cümleyi “Lotarya” için de kurmak mümkün. Dünyanın pek çok yerinde karşımıza çıkabilecek bir aile dramı, Luz’un hikayelerinde karşılığını buluyor. Yoksulluk-yoksunluktan aile içi şiddete, göçmenliğin getirdiği sıkışmışlıktan yıkıcı bir aşkın farklı yüzlerine uzanan bir yolculuk. Zambrano’nun başarısı, hikayesini ancak bir çocuğun yakalayabileceği detaylarla aktarmadaki sürekliliğinde yatıyor. Büyüklerin dünyasında trajedi olarak değerlendirilecek bir olay Luz’un kaleminde eriyip giderken, çoğu yetişkin için üstünde durulmayacak bir detay, anlatının başrolüne çıkabiliyor. “Tavşan Deliğinde Fiesta” kadar güçlü bir olay örgüsü yok bu kitapta. Ayrıca Luz’un hayal dünyası Tochtli’ninki kadar ‘şaşırtıcı’ değil. Bunun temel nedeni Zambrano’nun bilinçli olarak ‘sıradan’ bir olayın peşine düşmesi ve Luz’un 11 yaşında olması elbette. Ama roman, kesintisiz bir okuma zevkiyle sarıyor okurunu. Kimi bölümlerde tempo düşer gibi olsa da, çocuksu bakışa açısı ve dil, okuru hemen bir sonraki bölüme taşıyor. Üstelik yazar, Luz’un başına ‘gerçekten’ ne geldiği konusunda kitabın sonuna kadar merakı ayakta tutmayı başarıyor.

“Lotarya”, özenli bir baskı ve orijinal kapak tasarımıyla raflara çıktı. Ufak tefek yazım hatalarının ikinci baskıda giderileceğini düşünüyorum. Neriman Akcanlı’nın çevirisi kadar Avi Pardo ve Sertaç Canbolat’ın emeğini de anmak gerekiyor.

Büyüklerin kötülüklerle dolu dünyasına en sert eleştiri bir çocuğun bakış açısından gelebilir. Zambrano, hafızanın törpülendiği bir çağda, belleğin ve yazının değerini hatırlatıyor bize. 

Neden vlogger değilim?

YouTube'da program yapmaya başlamak, internet üstü yayıncılığa yoğunlaşmama ve üstüne düşünmeme neden oluyor.

Yayıncılığın geleceği demek kolay. Bunun nedenlerini anlayabilmek için bugüne bakmak gerekiyor. Ve bugünü oluşturan koşullara...

Fil Uçuşu'nda bloglar üstüne yazdım daha önce. Şimdi de vlog meselesi üstüne düşünmeli biraz. Temel sorudan başlayarak... Neden vlog yapmıyorum?

1. Öncelikle zamanım yok. Elbette bu "bahane" gibi görünüyor ama gerçek.

2. Teknik konularda yeterli değilim. Elbette bu "öğrenilebilir" bir süreç. Ama yine de "şimdilik" bir sorun.

3. Görünen olmayı değil, gösterileni önemsiyorum. Her zaman böyle oldu. Elbette yaptığınız bazı işler "görünen" olmanızla sonuçlanacaktır. Ancak böyle bir durumda bile "gösterilen" öne çıkmalıdır. Dikkat edin, "anlatılan" değil, "gösterilen".

4. "Google'a sorar, öğrenirim," diye özetlenebilecek bir bilgi çağındayız. Öğrenilmiş bilgiler değil, edinilmiş bilgiler çağı bu. Bir başka zihnin ya da yapının filtrelediği bilgilerin aktarılması söz konusu. Google'a gir, ilk on sıradan bilgi "edin" ve aktar. Elbette bütün vloggerları aynı potada eritmiyorum. Ama böylesi bir aktarım kirliliğinde dikkatli olmak gerektiğine inanıyorum.

5. Röntgenlenen olmanın, ünlü olmaya evrilmesi hayallerinden rahatsızlık duyuyorum. 90lardan bu yana konuşulan bir konu bu. Çoğu vlogda "aktarılan" değil, "aktaran" takip ediliyor. Kişinin kendisini bir "arzu nesnesine" dönüştürme çabası, aktarılanın önüne geçiyor. "İçerik" giderek kişinin kendisi haline geliyor. Düşüncelerden çok "Ben buradayım!" çığlığı duyuluyor. Herkes kalabalığın içinde kendi Waldo'sunu arıyor. Amaç "aranan" değil, "anlatılan" olana kadar vloglara karşı bir mesafe duyuyorum.

6. Bir başka önemli konu "vasatın kutsanması". Vlogların (ve elbette blogların) vasatı yüceltmesi oldum olası canımı sıkıyor. Samimiyetle hafifliğin, eğlenceyle ergenliğin birbirine karıştığı noktalar var. Geçen hafta yaşanan Kürk Mantolu Madonna'yla Madonna'nın karıştırılması olayı boşuna değil. Vasatlık kutsanıyor. Cahillik alkışlanıyor. Blog-vlog ikilisinin bu alkış korosuna katılması can sıkıcı.

7. "Hız" çağımızın en hastalıklı fetişlerinden. Hızlı olmalıyız. Kimsenin bir şeylere uzun konsantre olacak hali yok. Hemen anlatmalıyız. Eğlenceli olmalıyız. İşte bütün bu düşünceler, bilgi aydınlanması yaşamamış toplumlarda daha da patetik bir sonuç ortaya çıkarıyor. Hız değil bilgi. Tekrar ediyorum. Hız değil bilgi.

8. Herkes her şeyi biliyor. Bu durumda yapan değil, bakan olmak yeterli.

9. Herkes iletişim dilini iyi biliyor. Bu durumda ileten değil, iletiyi alan olmak yeterli.

10. Herkes yayıncılığı iyi biliyor. Bu durumda yayan değil, toplayan olmak yeterli.

İşte bu nedenler yüzünden (ve bu nedenleri sıralayan bir ukala olduğum için) vlog meselesine giremiyorum. Snapchat ve Instagram hikayeleri ile iyice "mikro" alana sıkıştırılan röntgenlenme meselesine bir başka yazıda bakarım.

Vasatın sofrasında "fast food" beslenmeye devam...

20 Ekim 2016 Perşembe

Özgürlük

Adorno'nun bir sözü günlerdir düşündürüyor.

"Gerçeklikteki koşulları çoktan belirlenmiş olan bir durumda özgürlük boş bir iddiaya dönüşür."

Bağlamından koparmadan, her açısından bakmak gerekiyor bu cümleye. Özgürlük kavramını böylesine çok ve böylesine tedirgin konuştuğumuz günümüzde Adorno'nun cümlesi zihin açıcı.

Özgürlük, birileri tarafından tanımlanabilen ve bu tanımın gerçeklikteki koşulları belirlenebilen bir konu değil. Kelime anlamıyla bile sınırları olmamalı. Çünkü o sınırlar kavramın kendisiyle ters düşmesine neden oluyor.

"Tanımlanmış özgürlük". Oksimoron.
"Gerçekleşmiş özgürlük". Oksimoron.

Bütün bunlar özgürlüğün biricikliği noktasına gidiyor. Ama bir kavramın bireyden bireye, toplumdan topluma, coğrafyadan coğrafyaya değişsen/dönüşen "biricik" olma hali de, başka düşünce kapılarını açıyor.

Bu cümlenin çevresinde "özgürlük" kavramını düşünmeye ve tartışmaya devam edeceğim.

Özellikle bugünlerde buna çok ihtiyacımız var.

Birilerinin özgürlüğümüzü tanımlamasına, sınırlamasına ve gerçeklikteki koşullarını belirlemesine izin vermemeliyiz. İnsan olmak ve biricik olmak orada başlıyor.

Teşekkürler Adorno.


16 Ekim 2016 Pazar

Bitti

Yeni bir kitabın tamamlanması süreci...

Kendime not düşüyorum.

19 Ağustos'ta "Yakında" demişim.

O günden bugüne durmadım. Yaklaşık iki yıl boyunca biriktirdim. Yazdım, not aldım, düşündüm, didiştim, yırttım, yeniden yazdım. Yaz ayları süresince bitiş çizgisine yaklaşıyor olmanın heyecanıyla hızlandım. Son düzlüğü görünce de "depar attım".

Sonunda bitti.

Yeni bir öykü kitabı.

On iki öykü.

Yayınevi okumaları, editör çalışması... Hepsi bitti.

Kapağı tasarlandı, arka kapak yazısı yazıldı.

Ağustos ayında bir dilek olarak "Yakında" demiştim. Şimdi o dileği gerçeklemiş bir yazar olarak "Yakında" diyorum.

Kasım ayının ilk haftasında okurla buluşacak kitap. Benden tümüyle çıkacak, okurun olacak.

Kendime not düşüyorum.

Artık bitti.