26 Kasım 2016 Cumartesi

Fidel Castro


Bugün Comandante Castro'nun ölüm haberiyle uyandık güne.

Ayağa kalkmazsan koşmaya başlayamazsın.
Sen bütün dünyaya ayağa kalkmayı öğretenlerdendin.

Twitter'a böyle yazdım. Böyle ölümler karşısında hisli bir şeyler söylemek istiyor insan. Aklıma Rosa Luxemburg'un bir sözü geldi. O zincirlerden kurtulmak diyordu, ben ayağa kalkmak dedim. Aslında bütün sözler, noktalama işaretlerini silip, sonsuza uzanmak istiyordu. Diyeceğim o ki, ölümünün ardından söylenenler de devrimciydi.

Tam burada duralım. Çünkü uzun uzun Fidel Castro'dan söz etmeyeceğim burada. Bilen zaten biliyor, bilmeyene anlatmak da benim haddime değil.

Sosyal medyada bir yumruğu havada slogan atanlar da vardı, "Dünya bir teröristten daha kurtuldu," diyenler de... "Elin diktatörünü ne övüyorsunuz lan!" diyenler de vardı, "Kendi ülkesinde Ahmet Türk için tek söz etmeyenler, bir anda Küba Devrimi'ne yoldaş oldu," diyenler de... Şiir yazan da oldu, küfür icat eden de...

Doğladır. Büyük olaylarda herkes büyük sözler etmek ister. Kimileri "turnusol kağıdı" etkisi yaratır bu sözlerin.

Kimileri de büyük sözleri "yapar". Fidel Castro yaptı.

Ben kendi sözümle, kendi tarihime bir not düşeyim: Ölümünle de ayağa kalkmanın değerini hatırlattın Fidel Castro. Yaşarken attığın adımlar için teşekkür ederim.

11 Kasım 2016 Cuma

Cohen: Dünyanın en güzel kaybedeni

Sahnede izledim.

Yetmez.

Bütün şarkılarını dinledim. Defalarca. Farklı yaşlarımda, farklı ortamlarda.

Yetmez.

Yazdıklarını okudum. Hakkında yazılanları.

Yetmez.

Bütün bu yaptıklarım Leonard Cohen'in "bana" iyi gelmesi için yaptıklarım. Ama o "dünyaya" iyi gelen bir ozan. O iyiliğin nedenlerini, kaynaklarını anlayabilmek zor. İşte o nedenle, yetmez.


Kısa süre önce, son albümünü tamamladıktan sonra "Ölmeye hazırım" demişti. Büyütmeden, altını çizmeden söylemişti bunu. Hatta sonrasında rahatsız olmuş, o söyleşinin ve albümle iligili görüşlerin bu cümleyle sınırlı kalmasını sevmemiş ve cümlesinin biraz yanlış anlaşıldığını söylemişti. Yanlış anlaşılacak bir şey yoktu üstelik. Öylesine doğallıkla ve bilgelikle söylemişti ki bunu. "Tamam," demişti, "tamam, üretmeye devam edeceğim, daha yapacaklarım var ama bir yandan da hazırım. Yeter ki fazla sıkıntı yaratmasın bu ölüm, ne bana ne de dünyaya..."

İlk duyduğum andan beri bu cümleyi düşünüyorum. Bu cümlenin söyleniş anını. Duygusunu. O sabah nasıl uyandığını, tam o anda zihninde neler olduğunu... Ölümü bu kadar normal, zamanı kontrol edilebilir görmesinin ve göstermesinin ardında yatanları.

İlk duyduğum andan beri, defterime not ettiğim andan beri aklımda bu cümle. Bu sabah aldığım haberle daha da yer etti içime. Ceket cebimde taşıyacağım bir cümle oldu. Samimiyetle söylüyorum. Cohen'in bilgeliğine erişmem mümkün değil. Ancak kopya çekerim ondan. Günü gelince bu cümleyi, ondan kopya çekerek defterime yazdığım bu cümleyi fısıldayacağım ben de. "Tamam, artık ölmeye hazırım."


Ankara'da dinlerdim. Kanada'nın kışı kadar soğuk gecelerde. Neden bilmem ama coğrafyaları da, yalnızlıklarımızı da benzetirdim. Belki de o zaman başlamıştım ondan kopya çekmeye. Gitarla şarkılarını çıkarmaya çalışırdım. O zamanlar şarkı "kulaktan" çıkarılırdı, nota bulmak olanaksızdı. Birkaç şarkısının notalarını bulup fotokopi çektirdiğim günü hatırlıyorum. Bir gün uzun uzun yazarım belki, Cohen şarkılarıyla maceramı. O macerada aşklar da var, acılar da...

Leonard Cohen, bugün dünyadan ayrıldı. 82 yaşındaydı.

Dünyanın en güzel kaybedeniydi.

Çivisi çıkmış dünyayı güzelleştiren isimlerden biri daha gitti.

Eksildik biraz daha.

Elveda.


10 Kasım 2016 Perşembe

Uydur uydur ipe diz...

"Sakın Oraya Gitme" yayınlandı. Artık kitap okura ait.

Bu romantik tanımlama, dürüst bir önermeyle oluşuyor. Ama tuhaflıkları da beraberinde getiriyor. Az önce bir gazetenin internet sayfasında, bir tanıtım yazısı okudum. Evet, kitap için yazılmış bir tanıtım yazısı. Yazan kişinin kitabı okumadığı kesin. Arka kapak yazısını bile -tam anlamıyla- okuduğunu sanmıyorum. Öyküleri onun sesiyle duyacaksınız, diyor bir yerde. Ama  "Jim Carrey-Sylvseter-Sid" diyerek. Şaşırtıcı değil. Üstelik yaptığım bir işle anılmakta da sakınca yok. Ama manasız. Bir başka cümleyi aynen alıyorum buraya: "Yazmak onun o kadar vazgeçilmezi oldu ki, tiyatro metni bile yazdı." Tiyatro metni bile? O ne demek yahu? "Bile" vurgusu niye? Bu yazıya göre, yazmak benim için ilk altı kitabımdan sonra oluşmuş, bunu nereden çıkarıyor acaba? Manasız. Yazık.

Böyle yazıların üstünde durmuyorum elbette. Ancak bu kadar da görmezden gelmemeli. Bütün üretim alanlarının vasatın gücüne teslim edildiği bir evrende, bazı alanları korumak ve emek verenelere teslim etmek gerekiyor.

Önüne gelen kültür-sanat yayıncılığı, haberciliği, programcılığı, gazeteciliği yapmasın. 
Lütfen. 

9 Kasım 2016 Çarşamba

Jazz Semai: Müziğin kilometre taşı


Erol Pekcan, babamın arkadaşıydı. Birkaç kere ailece akşam oturmasına geldiklerini hatırlıyorum. Kibar ve şıktı. Ama beni daha çok ilgilendiren bir "davulcu" olmasıydı. Evdekiler "baterist" derdi. Muhteşem caz bateristi Erol Pekcan.

Tuna Ötenel adı ise bana gençlik yıllarımda gittiğim konserleri, kimi zaman kaçak girdiğim klüpleri hatırlatır. Ama daha çok Berrin Abla'yı. Seslendirme stüdyolarının bana tanıttığı en güzel insanlardan biridir Berrin Ötenel. Aradan yıllar geçti. Sağlık sorunları yüreğimizin üstüne bir fil gibi oturdu. Ama duygusal hiç kopmadık Tuna-Berrin Ötenel çiftiyle.

Kudret Öztoprak ile tanışmadım. Ama Türkiye'de caz müziğinin gelişmesi için yaptıklarını biliyorum.

Bu iç ismi buluşturan efsane bir albüm "Jazz Semai" plak formatında yayınlandı. Rainbow 45 Records'un müzik dünyamıza yaptığı katkılar bitmiyor anlayacağınız. Arkadaşım Afşin Akın bu kahramanlığa devam ettikçe, ona destek vereceğim. Bu desteğin nedeni arkadaşım olması değil, yaptığı işe inanmam. Kim yayınlar ki Jazz Semai gibi bir albümü? Ancak müziğe gerçekten inanan biri yapar bunu... Teşekkürler Afşin.

Plak çıkınca twitter'a şöyle yazdım. Tekrar edeyim:

Bu plağı dinlemek, müziğin kilometre taşında oturup fotoğraf çektirmek gibi.

6 Kasım 2016 Pazar

Birbirimizi nefesle beslemeliyiz

"Sakın Oraya Gitme" raflarda artık...
Radikal Kitap Eki'nin 4 Kasım 2016 tarihli sayısı için, Adalet Çavdar ile bir söyleşi yaptık.

Öyküleriniz kelimeleri ve anlamlarını dert ediniyor. En çok da özgürlük kavramını galiba. Bunun nedeni dünyanın, ülkenin bu haline tercüman olacak bir dil arayışı mı?

İlk kitabımdan bu yana, bütün yazı hayatım boyunca hesaplaşmak ve sorular sormak istediğim bazı meseleler var. Bunlardan biri iktidar kavramı; kimi zaman baba-oğul ilişkisinden, kimi zaman aile içi ilişkilerden, kimi zaman da daha üst bir iktidar anlayışından tartışmaya, sorular sormaya, hesaplaşmaya çalışıyorum. Bu kitabın yazılma sürecinde bu meseleye başka bir noktadan bakmak istedim; o nokta da özgürlüklerimiz noktasıydı. Zor zamanlardan geçiyoruz, zor bir coğrafyada yaşıyoruz. Bu zor zamanlar aslında gün içinde bile ruh halimizi, varlığımızı, ilişkilerimizi, dünyaya dokunuş halimizi sürekli olarak değiştiriyor. Bazen yüksek sesle hesaplaştığımız, bazen hesaplaşmaktan korktuğumuz ya da korkutulduğumuz, bazen de hesaplaşmaksızın normalmiş gibi kabul ettiğimiz şeylerden biri de özgürlük alanlarımıza yapılan müdahaleler. Bu müdahalelerin kimi artık normalimiz haline geldi, kimini artık hissetmiyoruz bile. Bunlarla yüzleşmek, hesaplaşmak, tartışmak ihtiyacı duymuyoruz. Bazen “Artık bu kadarı da olmaz” dediğimiz noktaya geliyoruz, yoruluyoruz, umutsuzluğa düşüyoruz, kırılıyoruz, bir sonraki güne uyanacak gücü bulamıyoruz. Bütün bunlardan uzaklaşabilmek için öncelikle hesaplaşma cesareti ve ihtiyacı içinde olduğumuzu düşünüyorum. Çünkü hepimiz ikiyüzlü olmaya başladık ve bu ikiyüzlülük siyasetten, reel politikadan, sokağın sesinden bağımsız bir şekilde varlığımız haline gelmeye başladı. En kabul görmeyecek olayda bile ‘ama’ diye başlayan cümleler kuruyoruz. Kendimize karşı bile ikiyüzlü oluyoruz. Kendimizle hesaplaşacak cesaretimiz kalmamış durumda. Edebiyatın ve aslında tümüyle sanatın bu cesareti yeniden görünür kılmak zorunda olduğunu hissediyorum.

Haklısınız, sürekli bir onu yapma, bunu söyleme, onu yazma diyoruz.

Bu kitabın adı tam da buradan geliyor aslında. “Sakın oraya gitme” evreninde yaşamaya başladık... Özellikle dört, beş yıldır gündelik hayatımıza yerleşmiş, kimilerinin bir rica olarak söylediği, kimilerinin de parmak sallayarak emrettiği bir cümle “Sakın oraya gitme.” Orada başına kötü şeyler gelebilir, orada bombalar patlıyor, orası çok kalabalık, şehrin o bölgesi artık çok değişti ve eskisi gibi değil, o konulara girme, o konular çok tehlikeli, o konularda yazı yazarsan başına iş gelebilir… Bu “sakın oraya gitme” hali artık birbirimizi korumak için kullandığımız bir cümleye, hatta çok gündelik bir şeye, içselleştirdiğimiz bir şeye dönüşmeye başladı. Oralara gitmekten, o konularda yazı yazmaktan, oraları düşünmekten, o konularda ses çıkarmaktan, o duygularla, o kişilerle, o bakış açılarıyla ve öylesi iktidarlarla hesaplaşmaktan korkar olduk. Yarını umut edebilmek için en azından bu korkuyla, bu korkuya neden olan ikiyüzlülüğümüzle yüzleşebilmemiz ve bu yüzleşmenin sonucunda bir hesaplaşma yaşamamız gerektiğini düşünüyorum.

‘Ev Hali’ öykünüzde bir yazarın hikâyesini anlatıyorsunuz. Bu yazar ve diğerleri, yazdıkları iktidarın düşüncelerine ters olmasın, kafa karıştırmasın diye kontrol altına alınıyorlar. Yine de bir dil kurabilir miyiz derdine düşüyorlar. Bu dönemde yazmanın, üretimin sizin için önemi nedir?

Şu anda çok sayıda yazar, gazeteci ya tutuklu ya da baskı altında. Çok sayıda gazeteci, düşünür, akademisyen işsiz bırakılmış durumda. Elbette düşüncenin, sözün, sesin ve çok sesliliğin sıkıştırıldığı böylesi dönemlerde daha fazla üretmek gerekiyor. Üretim alanınız her ne olursa olsun o alanda hesaplaşarak yeni cümleler söylemeniz gerekiyor. Daha fazla üretmekten başka şansımız yok. Ben yazmak, yazarak sesimi çıkarmak ve edebiyatın soru soran alanında okurla buluşmak istiyorum. Bir cevap bulamaz edebiyat, ama soru sorar ve bu sorular her okurun zihninde farklı cevaplar ortaya çıkaracaktır. O cevaplar topluca bir uyanışı, bir yukarı bakışı ve bir yarın umudunu yaratacaktır. En azından benim umudum o. O soruları sorabilmek, okurla o sorularda buluşmak için yazmam gerekiyor. Gerçekçi olayım, bazen öyle kötü haberlere uyanıyorsunuz ki bunu yapabilecek gücü bulamıyorsunuz. Daha çok ses çıkarmak, farklı seslere daha çok kulak vermek gereken bir dönemde olduğunuzu biliyorsunuz ama kimi zaman o sesi çıkaracak nefesiniz kalmıyor. Farklı sanat disiplinleri birbirlerine o nefesi üfleyecektir ama; tiyatro sinemaya, sinema edebiyata, edebiyat resme... Birbirimizi o nefesle beslemek zorundayız.

‘Cesur Geyikler’ öykünüzde de var ya bir hücrenin içerisinde anlatma ihtiyacı. Galiba bu hasbihalden uzaklaştık ya da uzaklaştırıldık. Zor dönemlerde anlatmak her zamankinden daha çok ihtiyaç değil mi oysa?

Bunun olmasını içselleştirdik, normal olduğuna inanmaya başladık. Bu coğrafya, gelmiş geçmiş bütün dilleri ve dinleriyle olağanüstü hikâye anlatıcılarına sahip. Biz birbirimize hikâye anlatmayı çok severdik, birbirimizin hikâyelerine kulak vermeyi çok severdik. Birbirimizin hikâyelerini dinlemekten uzaklaşır olduk, oysa bizi biz yapan hikâyeler, yaşanan anları tekrar anlatabilme yeteneği. Yaşanan an gelip geçer, zamanın içerisinde erir yok olur. Yaşanan anı ancak biri tarafından sözlü ya da yazılı edebiyat olarak anlatıldığında kalıcılaştırabilirsiniz. Ancak bu şekilde onun üzerine düşünülebilecek bir alan oluşturabilirsiniz. Bu coğrafya bu alanın oluşturabileceği en güzel şeye sahip; hikâye etme, hikâyeyi anlatma ve dinleme yeteneğine. Bizim özelliklerimizden biridir bu, birbirimizin hikâyesini dinlemek oturup beraber çay içmek, kahve içmek. Oysa birbirimizin umutlarını, mutluluklarını, mutsuzluklarını, heyecanlarını ya da dünya görüşlerini dinlemekten tümüyle uzaklaştık. Bunun yerine nefret etmeye, sevmemeye, ötekileştirmeye, itmeye başka mahallere hapsetmeye, birbirimizden ‘o, onlar, bu, bunlar’ diye bahsetmeye başladık. Oysa en çaresiz zamanımızda bile, ‘Cesur Geyikler’ öyküsünde olduğu gibi, bir hücredeyken ya da dünya üstümüze bir hücre gibi kapanmışken bile yapabileceğimiz ve birbirimizi anlayabileceğimiz tek şey yeniden hikâyeler anlatabilmek.

Öyküleriniz arkadaşlıklardan, dostluklardan ve kayıplardan söz ediyor. Beni en çok etkileyense ‘Bisiklet’ öykünüzdeki o son mektup. Bu, neresinden tutulsa bambaşka anlatılabilir bir hikâye. En çok arkadaşlığa ihtiyaç duyduğumuz bir devir mi bu yaşadığımız?

Arkadaşlık birini sevmek, birini özlemek, merak etmek, biriyle bir şeyler paylaşıyor olma hali ‘Sakın Oraya Gitme’ öykülerinde çokça karşımıza çıkıyor. Sakın oraya gitme, başta da söylediğim gibi artık bizim birbirimizi korumak için kullandığımız bir cümle olmaya başladı. Ben seni koruyorum. İki kişi var o cümlede. Biri diğerine söylüyor. O iki kişiden biri bir sevgili, bir anne, bir baba veya bir arkadaş. Son dört-beş senede çok arkadaşımızı kaybettik; bazılarını hiç tanımıyorduk. Hiç tanımadığımız insanların hikâyelerini, nasıl öldüklerini gazetelerden okuduk, ölüm haberlerini gördük, o ölümlerin takipçisi olduk. O ölümlere dair davaların tarafı olduk. Çünkü onları dost belledik. Tanıdığımız bazı dostlardan da uzaklaştık. Farklı yerlere gittik. Son dört, beş sene arkadaşlıklarımızın azaldığı, arkadaşlık coğrafyasının çoraklaştığı bir dönem oldu. ‘Sakın Oraya Gitme’de anlattığım ve bu söyleşide de size söylediğim gibi birbirimize hikâyeler anlatmamız lazım ve bir hikâye anlatabilmek için hep bir ikinci kişiye ihtiyacımız var.

İnsanın kendi bloguna kendi fotoğrafını koyması saçma, biliyorum. Ben olsam kıl olurdum bu duruma. Ama Muhsin Akgün ile bu fotoğrafı çekmek için İstiklal'in arka sokaklarında yaptığımız yürüyüşün anısına koymak istedim. Dilerim kimse kızmaz. Kızan olursa da özür dilerim. Muhsin'e teşekkürlerimle.