27 Haziran 2016 Pazartesi

İpekli Mendil Kütüphanesi'nden Açık Davet

İpekli Mendil yolculuğunda çekilen fotoğraflardan bir sunum hazırlanmış.

Dileyen yazının sonunda paylaştığım videoyu izleyebilir. Ama baştan söyleyeyim. Bazı fotoğraflar sizi hiç ilgilendirmeyecek. Tanımadığınız öğrenciler, tanımadığınız öğretmenler... Arada yazarlar, müzisyenler göreceksiniz ama onlar da bir yere kadar çekebilir ilginizi. Antakya'da bir lisenin başından geçenler sizleri çok ilgilendirmeyebilir. Bunu gayet iyi anlarım ve hak veririm.

Ama bu macerayla ilgilenenler de olacaktır. Onlara şunu söyleyebilirim. Her bir fotoğraf karesinin bir hikayesi var. Bütün hikayelerde de öğrenciler var. Kimi okumaya meraklı kimi biraz muzip, kimi ergenliğin en delişmen çağında kimi bir gölge gibi yaşamayı seçmiş. Kiminin derdi deniz kiminin umudu. Kimi Ahmet Büke'ye sarılmış, kimi maNga üyeleriyle bir şarkının notaları olmuş. Faruk Duman'a soru sormaya hazırlanan da orada, Özgür Can Öney'le poz vermeye çalışan da. Olur da seyredersiniz, öğrencilerin yüzlerine iyi bakın derim.

Çünkü o öğrenciler, İpekli Mendil Kütüphanesi'nin asıl sahipleri. 'Uzun İnce Bir Edebiyat Öğretmeni' ile çıktıkları bu yolculukta kütüphanelerine, kitaplarına ve yarınlarına dört elle sarılan öğrencilerin hikayesi bu. Onlar, Antakya Narlıca Anadolu Lisesi Edebiyat Öğretmeni Mehmet Tutar'ın rüya takımı. Onlar, okul müdürünün de büyük desteğiyle Anadolu'da bir lisenin kütüphaneye dönüştürülmüş odasından bütün dünyaya açılmayı başarmış gençler. Onlar, sanatın 'hayranlığa kapılmak' değil, 'sorgulamak ve araştırmak' olduğunu bilen özgür ruhlu bireyler.

İpekli Mendil Kütüphanesi, okul yönetimiyle İpekli Mendil kitabının yazarı edebiyat gönüllülülerinin  ortak başarısı. Bu başarı hikayesinin tam da orta yerinde, benzersiz bir edebiyat öğretmeni duruyor; Mehmet Tutar. Mehmet Öğretmen, yine kendisi gibi edebiyat öğretmeni olan eşi Hüsne Tutar ve oğulları Onur ve Ulaş'ın desteğini de arkasına alarak yürüyor hayatta. Okulun genç ve başarılı yönetici kadrosunun ve diğer öğretmenlerin desteğini de anmak gerekiyor elbette. Mehmet Tutar, bütün bunları birleştiren bir simyacı.

İpekli Mendil kitabının yazarlarına gelince... Kitabın kapağında çok sayıda isim var. Ama dürüst olalım; bu kütüphanenin oluşmasında bu isimlerin bir kısmı özellikle anılmalı. Zaten o isimler öykü ile olan bağlarını hem İpekli Mendil adını verdikleri bloglarında, hem sosyal medya hesaplarında, hem de basılı dergilere verdikleri katkılarda gösteriyorlar. Hepsine teşekkür ediyorum.

İpekli Mendil blogunu takip etmenizi de özellikle öneririm: https://ipeklimendil.wordpress.com/category/ipekli-mendil/

Bu konuda yazacağım, söyleyeceğim çok şey var aslında. Bir gün uzun uzun Hüsne Tutar öncülüğünde açılan İpekli Mendil Öykü Bahçesi'ni anlatmalıyım. Bu girişim, başlı başına bir model oluşturuyor. Öğrencileri kitapla buluşturma ve okuma dünyası üstünden birliktelik yaratmanın benzersiz bir modeli. Açıkçası bu konularda tek çabam, kütüphane ve öykü bahçesinin bir model olarak öncü olması.

Fotoğraflara bakmak isteyenleri daha fazla bekletmeden bütün sanatçılara açık bir davetim olacak.

Yazarlar, müzisyenler, ressamlar, oyuncular ve sanatın bütün dallarındaki üreticiler! Hepinizi Antakya'ya İpekli Mendil Kütüphanesi'nde öğrencilerle buluşmaya davet ediyoruz. Gelin Antakya'ya, öğrencilerle buluşun. Deneyimlerinizi anlatın onlara, soruları cevaplayın. Kitaplarınızı imzalayın, şarkılarınızı birlikte dinleyin. Bol bol fotoğraf çektirin, bu büyük albümdeki yerinizi alın. Akşama da Antakya mutfağının harika yemeklerini tadın, sohbeti benzersiz bir masaya konuk olun. Sizler de bu hikayenin bir parçası olun.

Şimdi sıra sizde!


25 Haziran 2016 Cumartesi

Patti Smith: "People Have the Power"


Patti Smith, İstanbul'daydı.
Zorlu PSM sahnesindeydi.

İzlediğim en iyi konserler listesi yapsam, kesin yazarım bu konseri. Konserden öte bir şeydi zaten. Müzik tarihiydi, şiirdi, sevecendi, saldırgandı, ölümdü, doğumdu, barıştı, öfkeydi, anneydi, babaydı... Ayindi.

Gloria, Redondo Beach, Free Money, Birdland, When Doves Cry, Because the Night, My Generation ve çok haha fazlasıydı.

Bir pagan dansıydı, gitarın sapında tonlarca basıncı taşıyan tellerin kopuşuydu.

Bu harika fotoğraf Muhsin Akgün'ün imzasını taşıyor. Instagram hesabından aldım Fil Uçuşu'na koymak için. Muhsin'in o gece harika fotoğraflar çektiğini biliyorum. Konser sonrasında o da benim gibiydi: Büyülenmiş.

Yirmi yaşında bir gençle altmış yaşında bir gencin birlikte şarkı söylediği andı.

(Yirmilerinde bir izleyiciyle bir nevi pogo yaparken buldum kendimi)

Smith'in harika Oath şiiriyle başlayıp Van "The Man" Morrisson'un Gloria'sıyla devam eden o harika şarkının hikayesini merak edenler için şu yazıyı paylaşayım: http://www.covermesongs.com/2014/08/the-story-behind-patti-smiths-gloria.html

Müzikal açıdan rock'tan punk'a giden çizginin ne olduğunu anlatan bir ders gibiydi. Sözler 70lerden bugüne iktidarların, diktatörlerin, küresel şirketlerin, kapitalizmin, doğa talanının attığı bütün adımları hatırlamamızı sağladı. Aşk denen şeyin, insana dair bir güç olduğunu kimi zaman bir anne gibi fısıldadı Patti Smith, kimi zaman devrime birlikte yürünen bir yoldaş gibi haykırdı.

Ne yalan söyleyeyim, artık bütün konserler eskisi kadar heyecanlandırmıyor galiba. Ama arada öyle özel konserler ve olaylar yaşıyorum ki... Patti Smith konseri böyle benzersiz deneyimlerden biriydi.


Konsere girmeden önce, heyecan içinde posterin önüne geçip fotoğraf çektirdim. İyi ki de yapmışım.

Patti Smith İstanbul'daydı. 

23 Haziran 2016 Perşembe

Prince: While My Guitar Gently Wheeps


Tarih: 15 Mart 2004.

Yer: Waldorf Astoria Hotel. New York.

Rock and Roll Hall of Fame konserinde harika bir kadro George Harrison için sahnede. Harrison hayattan ayrılalı üç yıl olmuş. Sahnedeki kadroda kadim dostları Tom Petty ve Jeff Lynne ile birlikte, oğlu Dhani Harrison da var. Dhani, babasının kopyası gibi.

While My Guitar Gently Wheeps çalıyorlar. En sevdiğim şarkılardandır. Ulaşabildiğim bütün yorumlarını dinlemişimdir. bilen bilir, sevdiğim şarkıların yorumlarını dinleme ve toplama çılgınlığım var. (Rekor 'Round Midnight'ta)

Tom Petty 12 telli akustikle, Jeff Lynne tele'siyle ufak ufak yürüyor, Dhani akustiğini 'göstere göstere' çalıyor. Şarkının meşhur solosunu atma işi Marc Mann'ın. Mann, Eric Clapton imzalı orijinal soloya nota nota sadık kalmaya çalışıyor. Çok temiz bir solo. Lynne'in eşlikleri usta işi. Klavyede Steve Winwood var ki, o apayrı bir sohbet konusu.

Derken sahnenin köşesinde, elinde tam da kendisine uygun (leopar desenli fingerplate dikkat çekici) bir Telecaster'la kırmızı şapkalı bir adam beliriyor. Topuklu çizmelerine rağmen oldukça kısa, ufak tefek bir adam. Kenardan kenardan girip bir anda şarkının da, grubun da, gecenin de rengini değiştiriyor. Bu adam Prince.

Şarkının 'doğaçlama' solosu Prince'e bırakılmış. Tam kendi tekniğinde çalıyor. Çok şaşırtıcı bir solo değil ama çok özgür bir solo. İşte o anda gerçekten "While My Guitar Gently Wheeps" diyor insan. O ana kadar neredeyse görev gereği çalan grup üyeleri bile coşuyor. Prince her zaman olduğu gibi fazlasıyla kendinden emin hatta birazcık küstah. Sahnede olma halini en iyi bilenlerden biri.

Şimdi şarkıyı dinleyin ve izleyin. Üç dakika otuz saniye geçtiğinde Prince çıkacak sahneye. Sonrası nefis. Özellikle de finalde gitarın havaya atılması: "Bu alet böyle çalınır, gerisi umrumda değil," der gibi.

(Bu aralar George Harrison bestelerini ve yorumlarını dinliyorum. Tavsiye ederim.)

20 Haziran 2016 Pazartesi

Gaétan Soucy’den bir demir leblebi: Kibritleri Çok Seven Küçük Kız


Kısa ve sarsıcı bir roman olan Kibritleri Çok Seven Küçük Kız okurunu faşizmle yüzleştiriyor


“Kardeşimle ben kâinatla baş etmek zorunda kaldık, çünkü baba bir sabah, daha gün ağarmadan, ruhunu sessizce teslim etti.”

Çarpıcı bir giriş cümlesiyle  başlıyor Kibritleri Çok Seven Küçük Kız. Gaétan Soucy’nin romanı 1998 yılında yayınlandığında, edebiyat dünyasının büyük bir kısmı tarafından ayakta alkışlanmış ve okurlar arasında da heyecan uyandırmıştı.

Daha ilk paragraf bitmeden farklı bir hikayeyle ve dünya algısıyla karşı karşıya olduğumuzu anlıyoruz: “Kardeşimle bana parçalanıp dağılmamamız için emirler gerekliydi, bu bizim yapı harcımızdı. Baba olmadan hiçbir şey yapmasını bilmiyorduk. Kendi kendimize yapabildiklerimiz tereddüt etmekten, var olmaktan, korkmaktan, acı çekmekten ibaretti.”

Soucy, romanı boyunca ilk paragrafın son cümlesinde çerçevesini çizdiği dört eylemin için yerleştiriyor kahramanlarını: Tereddüt etmek, var olmak, korkmak, acı çekmek. Bütün olayı kardeşlerden birinin bakış açısından ve birinci tekil şahıs anlatıcı aracılığıyla aktarıyor. Bunu yaparken de, duygusal olarak despot babanın kurduğu kurallar dünyasından ve fiziksel olarak da evden/malikaneden hiç çıkmamış birinin dilini oluşturuyor. Okuduğu kitaplardan süzdüğü cümleler, baba tarafından sınırlandırılmış bir eğitimin katkıları, kardeşiyle kurduğu evrenin kimi zaman çocuksu kimi zaman uydurmaca nesneleriyle oluşmuş bir dille konuşan anlatıcıyı yaratmak için dilbilgisi ve yazım hatalarına, kuralsız cümlelere, yaratılmış kelimelere yaslanmış yazar. Romanın girişinde yayıncı, çevirinin de bu doğrultuda yapıldığı konusunda okuru bilgilendiriyor. Yeri gelmişken romanı Fransızca aslından çeviren Aysel Bora’ya bu zorlu çevirisi nedeniyle teşekkür etmeliyim.

Kibritleri Çok Seven Küçük Kız, 150 sayfalık, ince denebilecek bir roman. Ancak hem yarattığı dil, hem de ele aldığı konu nedeniyle tam bir demir leblebi. Adının sevimliliğine kanıp da eline alan okuru üzeceğini söyleyebilirim. En sert anlarda bile alaycılığından ve mizahından bir şey kaybetmiyor ama hemen arkasından sert bir tokat indirmeyi de ihmal etmiyor.

Baba’nın ölümü ardından beklenmedik bir gerçekle yüzleşir kardeşler. Dünya dönmeye devam etmektedir. Yani bir yandan bu ölümle ve babanın ölü bedeniyle,  bir yandan da akıp giden hayatın ta kendisiyle başa çıkmak zorundadırlar. “Kâinatın hali her zamankinden daha kötü değildi. Her şey aynı eski uykuya dalmış, hiçbir şey olmamış gibi geçip gidiyordu.”

Kitabı okurken sıklıkla Yorgos Lanthimos’un 2009 tarihli benzersiz filmi Kynodontas (Dogtooth) geldi aklıma. Çocuklarını dış dünyadan soyutlayıp farklı bir evren bilgisiyle büyüten ailenin hikayesi, izleyen herkesi sarsan bir film olarak çoktan sinema tarihindeki yerini aldı. Sarsıcı bir faşizm eleştirisi olan Dogtooth’ta eğitim ve dil konusu, bütün o şiddetin tam merkezinde duruyordu.

Kibritleri Çok Seven Küçük Kız’da da yazar, baskıcı babanın ölümüyle başlayan çözülmede aynı çizgilere basarak yürüyor. Dilbilgisini Saint-Simon kitaplarını, felsefeyi de Spinoza kitaplarını çalışarak öğrenmiş bir anlatıcı var karşımızda. Ama bu konudaki bilgileri de baskıcı babanın süzgeciyle değerlendirmesi ve gündelik bilgi konusunda, despotun kurallarının dışına çıkamaması. Bir yanda sosyoloji biliminin sıfır noktasında duran ve eserlerinde geleneksel otorite kavramıyla hesaplaşan Saint-Simon, diğer yanda Tanrı kavramıyla hesaplaşması sonucunda din düşmanı olmakla suçlanan Spinoza. İşte bu zorlu sarkacın ortasında hem ikisinin düşünceleriyle de dalga geçen hem de sıkıştıkça onlara başvuran bir anlatıcımız var: “Spinoza’nın anlaşılmaz ötesi etik’ini okumadan önce kendime sorduğum bin bir türlü soru, kafama işte o an üşüşüyordu, çok değil daha geçen sene başka birçok şeyin yanı sıra, gerçek dinin ölüm üzerine bir meditasyon değil, hayat üzerine bir meditasyon olduğunu oradan öğrendim, ey çürüme!”

Dogtooth kapalı sisteme, baskıcıya, tirana, diktatöre karşı çıkışını ve isyanını her şeye rağmen doğanın varlığına sığınılabileceği ile gösteriyordu yer yer. Kibritleri Çok Seven Küçük Kız da benzer bir bakışı paylaşıyor. Üstüne faşizmin karanlığından yeni ve alaycı bir dille çıkılabileceğinin işaretlerini de barındırıyor.

Kahramanına “Ne kadar hiçseniz, o kadar manevi desteğe ihtiyacınız vardır,” dedirten kitap, adıyla ilişkisini de sarsıcı finaline saklıyor.


1958 doğumlu Kanadalı yazar Gaétan Soucy, , 9 Temmuz 2013’te Montreal’deki evinde kalp krizi geçirerek öldüğünde arkasında Kefaret, Müzikhol ve Kibritleri Çok Seven Küçük Kız gibi ödüllü ve sarsıcı kitaplar bırakmıştı. Elimizdeki kitap Prix Ringuet de l’Académie des lettres du Québec ve Prix du grand public la presse / Salon du livre de Montreal ödüllerinin yanı sıra eleştirmenlerden büyük övgüler almış ve birçok dile çevrilmiş bir kitap.

Kimi okurlar midesine yumruk atan kitaplarla mücadele etmeyi sever. Böyle okurlardansanız önce Yorgos Lanthimos imzalı Kynodontas (Dogtooth) filmini izlemenizi, ardından da eşsiz bir okuma deneyimi veren Kibritleri Çok Seven Küçük Kız’ı okumanızı öneririm. Çünkü bu kitap edebiyatın hala yeni şeyler söyleyebileceğinin kısa ve çarpıcı bir örneği.

19 Haziran 2016 Pazar

Stonewall İsyanı ve Onur Yürüyüşü

Tarihçi ve aktivist Martin Duberman'ın yazdığı Stonewall İsyanı 2008 yılında Agora Kitaplığı'ndan çıktı. Çevirmeni Ceren Günger.

Hikaye 28 Haziran 1969'da New York'un Greenwich Village bölgesinde yaşanıyor.

Stonewall Inn. adlı bara yapılan bir baskın. Uygulanan şiddet. Bu şiddetin sonucunda kendiliğinden gelişen bir direniş. Bilinçlenme, örgütlenme ve onur mücadelesinin oldukça belirleyici hikayesi.

Duberman'ın belge kitabı, o günü ve sonrasını yaşamış altı karakterin üstünden ilerliyor. Duberman bu altı karakteri oldukça derinlemesine ve çok boyutlu anlatıyor.  Bu anlatım, kitabın bir roman gibi okunmasına olanak veriyor. Sıradan tarih yazımının tek boyutlu karakterleriyle kıyaslayınca, ancak dernilikli ve psikolojik çözümlemeleri yoğun bir romanda karşımıza çıkabilecek çok boyutlu karakterlerin izinde ilerliyoruz sayfalar boyunca.

Stonewall İsyanı ile ilgili geniş bilgiye Vikipedi'den ulaşabilirsiniz: https://tr.wikipedia.org/wiki/Stonewall_ayaklanmaları

Duberman'ın kitabıyla ilgili olarak da yayınlandığı yıl Sabit Fikir'de yayınlanmış bir eleştiriyi paylaşayım: http://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/stonewall-isyani

Kitabın yeni baskısı yapıldı mı bilmiyorum ama bulursanız kaçırmayın. İsyanın yıldönümü olan 28 Haziran 1970, Onur Yürüyüşleri'nin ilk kez düzenlendiği tarih. O tarihten bu yana düzenlenen Onur Yürüyüşleri'nin anlamını, arka planını, sosyal-siyasal boyutlarını anlamak için önemli bir kaynak kitap.

Düzenlenen demek zor aslında... Engellemelere rağmen düzenlenen demeli. Baskıcı zihniyetlere, şiddet politikalarına, toplumsal hezeyanlara, gaza-sopaya-mermiye rağmen...

Bugün İstanbul'daki yürüyüşe polis müdahale etti. Gerici, baskıcı, faşist güruhların baskısı ile yürüyüşe izin vermediği yetmedi. "Devlet Baba", Babalar Günü'nde evlatlarını hem reddetmeyi hem de şiddete maruz bırakmayı seçti. Sadece önünde diz çöken evlatlarının başını okşayıp, onuru için sesini çıkarmak isteyenlere gaz sıktı, su sıktı.

Sadece zamana kalsın diye, bugünle ilgili "yorumsuz" bir haberi de buraya kopyalıyorum: http://www.bbc.com/turkce/haberler/2016/06/160619_istanbul_lgbti_mudahale?ocid=socialflow_twitter


Okuma Notları: The Beatles / Hunter Davies

1. Bu biyografiyi yıllardır duyardım. Birkaç yıl önce yurt dışında bir baskısını görmüştüm ama hem kalınlığından hem küçük yazılarından hem de fiyatından gözüm korkmuştu. Kara Plak Yayınları 450 sayfalık özenli baskıyı 35 liradan piyasaya çıkarmış. Elbette gönül daha ucuz olmasını istiyor ama bugünün yayıncılık koşullarında böyle bir kitap için 35 lira iyi fiyat.


2. Kitabın çevirisi Doruk Yurdesin'den, girizgah yazısı da Ömer Madra'dan. Açık Radyo'da bu ikilinin yaptığı The Beatles programı, yayıncılık tarihimizin yüz akı işlerdendir. Çeviri Doruk Yurdesin'in elinde çok şey kazanmış.


3. Aslında Hunter Davies'in bir gazeteci için fazlaca teferruatlı bir dili var. Kimi yerlerde rahatlıkla zaman-mekan bütünlüğünü kaybedebilecek hatta savrulabilecek bir anlatım. Detaycı olmak isteği, zaman zaman kalabalık bir anlatımı tercih etmesine neden olmuş. Kitabın ilk sayfalarında bu detaycı anlatım yorabilir. Pes etmemek lazım. Çünkü bu ritme alışınca sayfaları hızla akan bir kitaba ulaşıyor insan.

4. Ama biyografinin bir gazetecilik başarısı olduğunu da özellikle söylemek gerekiyor. Çünkü harika bir alan çalışması var ortada. Davies, önce resmi biyografi yazarı olmanın, sonrasında da grup üyeleriyle yakınlaşmanın avantajlarını iyi kullanmış. Gazetecilikte içeriden bilgi önemlidir. Bu kitap, tümüyle içeriden.


5. Bir başka konu ise, biyografiye konu olan öznelerin özgür dili. Ama John Lennon'un Brian Epstein'le bir gece takıldığını söylediği bölümde olduğu gibi, nereye kadarı gerçek-nereden sonrası The Beatles üyelerinin delişmenlikleriyle uydurduğu bilgiler, emin olamıyoruz. Hunter Davies, bu noktalarda devreye giriyor ve okurunu zamanında uyarıyor. Gazetecinin gözlem gücü, okuma sürecimizdeki şüpheleri azaltıyor.


6. Ben en çok Hamburg dönemiyle ilgilendim. Yıllar önce Ankara Batı Sineması'nda grubun o döneminin anlatıldığı bir film izlemiştim. Bu filmi ne kadar arasam da ulaşamadım. İyi bir film olup olmadığını hatırlamıyorum ama özellikle Stuart Sutcliffe/Astrid Kirchherr aşkından oldukça etkilenmiştim. Kitap sayesinde bu hikayeye çok daha sağlam yollardan girdim. Bu konuda başka okumalar da yapacağım.

7. Kitapta beni etkileyen bir başka bölüm 1968 bölümü. Birçok açıdan önemli bir yıl. Ama The Beatles'ın hikayesi açısından dikkat çekici kırılmaların yaşandığı bir yıl. Bu kırılmalar aynı zamanda 2. Dünya Savaşı sonrası doğumluların 1968'e gelindiğinden ne halde olduğunu göstermesi açısından da önemli. Bir başka konu ise, The Beatles efsanesi oluşurken arka planda yaşananlar. Kapitalizmin pozisyon alma konusundaki şehveti kimi zaman tüyler ürpertiyor.

8. Bu kitabın okuru olmak için The Beatles sevmek ya da dinleyicisi olmak gerekmiyor. Önemli bir yakın tarih okuması. Üstelik müzik ve popüler kültür dünyası üstünden.

9. Kara Plak Yayınları harika bir iş yapmış. Yapmaya da devam edecek. Takipçisiyiz artık.

10. Bu konuda bir başka yazıyı da Kiamore Blog için yazdım: http://blog.kia.com.tr/yasam/liverpooldan-cikalim-yola