15 Mayıs 2016 Pazar

George Orwell: Boğulmamak İçin


İnsanlık savaşlarla, yıkımlarla, kibirle, hırsla yarattığı anafora çekiliyor her geçen gün. Nefes alamıyoruz. Boğuluyoruz. Bir parça huzurlu gökyüzü, bir parça kirletilmemiş toprak için kaçmaya, başka coğrafyalara, hatta başka hayatlara sığınmaya hazırız. 


Hayatın sıkıcı rutininden kaçıp kendini ait hissettiği topraklara dönmeye karar veren George Bowling’in hikayesi yıllar öncesinden gelen bir Orwell romanında karşımıza çıkıyor. Yazarın çoğu kitabında olduğu gibi zamansız ve her dem taze. Üstelik – yazarın kahramanına bilge sözler söyletmeye çalıştığı yerler dışında- sıkıcı olabilecek bu konu, tam bir İngiliz mizahıyla kaleme alınmış. 

Daha ilk satırından itibaren dudağınıza yerleşen bir tebessümle okuyacağınız Boğulmamak İçin belki Orwell’in en iyi romanı değil. Ama yaza hazırlanmaya başladığımız ve ‘büyük şehirden kaçma’ hayalleri kurduğumuz yaz aylarında iyi bir yol arkadaşı.


14 Mayıs 2016 Cumartesi

Brecht, yeniden...

Berliner Ensemble'dan Robert Wilson yorumuyla Üç Kuruşluk Opera'yı izledik.

Daha önce hem Berliner Ensemble, hem de Robert Wilson ile ilgili yazdım. Bu yorumu da beğenenler oldu, beğenmeyenler oldu. Wilson rejisi böyle bir şey, tam ikiye bölüyor izleyiciyi, ara bölge yok. Kimileri "üslubunu bütün metinlere yayan bir modernist" olarak görüyor, kimileri "aynı numarayı tekrar eden bir post-modern" olarak.


Üretimler üstüne tartışılması iyidir. Açık sözlü olmak lazım. Wilson'ın kurduğu plastik dünyayı seviyorum. Ama kimi zaman bu üslupçuluğun içeriğin önüne geçtiğini ve anlamı sarstığını da düşünüyorum. Uzun konu... Tiyatro üstatları dururken çenemi tutayım. Ama bir fırsat buluğumda, bu konu üstüne yazmak isterim...


Üç Kuruşluk Opera'yı izlerken daha çok Brecht'i düşündüm. Ankara'da geçen çocukluk ve gençlik yıllarında kimi zaman Devlet Tiyatroları ama çoğu zaman Ankara Sanat Tiyatrosu sayesinde izlediğim-öğrenmeye çalıştığım Brecht. (Meral Niron'un Cesaret Ana'sı hemen aklım düşüyor o günleri düşününce. Daha ne isimler, ne oyunlar...) 

Yine o yıllarda Brecht okumak da bir tutku olmuştu benim için. Açıkçası çoğunu gerçek anlamlarıyla değerlendiremediğim, sindiremediğim, hatta açıkçası yanlış anladığım okuma günlerinden söz ediyorum. Bilen bilir, oyun okumak zaten zorludur ve uzmanlık ister. Şimdi düşünüyorum da, ne tuhaf bir okuma yolculuğu yaşamışım. Gençlik öyle bir hayal işte.

Peki bugün Türkiye'nin tiyatrosu Brecht'e ve eserlerine yeterince bakıyor mu?


Üç Kuruşluk Opera gösterimi sonrasında, Berliner Ensemble Genel Sanat Yönetmeni Claus Peymann'a bir Onur Ödülü verildi. Peymann, konuşmasında şöyle dedi: "Milliyetçiliğin ve muhafazakar politikaların yeniden yükseldiği bir dönemde, Bertolt Brecht, bize yeniden özgür edebiyatı, özgür basını ve özgür kültürü hatırlatacaktır."

Önemli bir cümle. Brecht'i yeninden okumak için yeterli ve heyecan verici. Tiyatrocularımızın bize Brecht'i yeniden izletmesi için de... Evet, Robert Wilson yorumunu izledik ama iddia ediyorum ki, Türkiye'de de zihnimizi açacak yorumları izletecek nice isim var.

Hadi daha da iddialı konuşayım. Tam da milliyetçiliğin ve muhafazakar politikaların yükseldiği bir coğrafyanın Brecht yoruları bütün dünyanın ilgisini çekecektir.

"Dünyada tiyatro uçup giderken hala Brecht mi?" diyenler olacaktır.

Hala Brecht'e baktıkları için uçmayı başarıyorlar.

Son söz niyetine iki cümle:

Brecht'ten yola çıkıp Haldun Taner'e de uğramak gerekiyor.

İnsan neyle yaşar?