27 Mart 2016 Pazar

Redd: "Mükemmel Boşluk bir duygu tahliyesi albümü"

Stanislaw Lem’in zeka dolu kitabı ‘Mükemmel Boşluk’ varolmayan kitaplar üstüne yazılmış eleştiri yazılarından oluşur. Bir yanıyla sert, bir yanıyla alaycı bir kitaptır.

Redd, altıncı stüdyo albümlerinin adını biraz dünyanın halinden, biraz da bu kitaptan alıyor. Tıpkı albümün adında olduğu gibi, söz-müzik ilişkisinde de bir ‘ters köşe’ durumu var. Karanlık, depresif, hesaplaşan sözler ve dinleyenin kıpır kıpır olmasını sağlayan bir müzik. Dinlerken gözünüzün önüne bir pagan ayini gelebilir. Dünyaya bakış açıları ne olursa olsun, ateşin çevresinde toplanmayı başaran insanlar. Kötü duyguları, kavgaları, hastalığı, hatta ölümü kovmak için hem içlerinden geleni söylüyorlar hem de kendilerinden geçercesine dans ediyorlar.



Albümü Doğan Duru, Güneş Duru ve Berke Özgümüş ile konuştuk. Bu söyleşiyi geçen hafta yaptık. İçimizi yakan Ankara saldırısı öncesinde. Aslında yine bir yanda ‘birlik’ mesajlarının verildiği, bir yanda ise nefret cümlelerinin havada uçuştuğu günlerdi. Ama ölümlerin üstünden bile nefret cümleleri kuruldukça canı daha fazla acıyor insanın. Ülkenin damarlarına ölüm zerk edilmişken, daha da yakıyor bu soru: Biz ne zaman bu kadar acımasız olduk?

Redd üyeleri haklı: “Kendimizi tekrar keşfetmemiz lazım.”

Yaşadığımız hayal kırıklıklarından arınmak istedik

Bu albümü hazırlarken gündemin kalbine doğru mu gitmek istediniz, kapıyı kapatıp meseleleri dışarıda bırakmak mı?

Doğan: ‘Hayat Kaçık Bir Uykudur’ sırasında bütün sosyal medya hesaplarımı kapatıp İsviçre’ye gitmiş, bir süre uzaklaşmayı tercih etmiştim. Ama sen ne kadar kapatmaya-uzaklaşmaya çalışırsan çalış, o kötü haberler seni mutlaka buluyor. Dolayısıyla gündemden uzak kalamamıştım. Sonuçta ‘telveD litaK’ gibi, ‘Ellerini Kaldır’ gibi şarkılar oldu o albümde. Gündem o kadar yıpratıyor ve yoruyor ki, en basit duygularımızı bile ifade etmekte güçlük çeker hale geliyoruz. Her şeyi bilinçaltına atmaya başlıyoruz. Yaşadığımız bütün duygusal travmalar, orada bir yerde birikiyor. Bu albümde, o birikenleri boşaltmak istedik. Hiçbir şeyden uzak durmadan, sosyal medyayı kendi sınırları içinde bırakarak iç dünyamızı anlatma derdindeydik bu kez. Arka plandaki sıkıntılardan, hayal kırıklıklarından, umutsuzluklardan arınmak, orada bir boşluk yaratmak istedik.

Mükemmel Boşluk...

Doğan: Evet.

Bir boşluğun mükemmel olma hali. Tersine bir ilişki var bu tanımda. Şarkı sözleriyle, müziğin ilişkisinde olduğu gibi...

Berke: Bu tersine denge bizi çok ilgilendiriyordu. Bu hissi verdiysek, amacımıza ulaşmışız demektir.

Doğan: Bir gün Karaköy’e gittim. Bir adam gördüm orada. Evsizlere benziyordu. Sarhoş gibiydi. Kulağında kulaklık, kendinden geçmiş dans ediyordu. ‘Boşlukta Dans’ ilk başta İngilizce yazdığım bir şarkıydı. Türkçe sözleri o görüntü sayesinde oluştu. Bu dramatik sahne çok şey anlattı bana. Hepimizi delirten bir gündem var gerçekten. Kim bilir o adamı ne delirtmişti? “Yaşıyorum sadece ölmek için” sözleri o adamın görüntüsüyle geldi bana.

Berke: Sözler karanlık ama müziği duyunca ister istemez dans etmeye başlıyorsunuz.

Doğan: Bu albümdeki ayin duygusunu veren şey, synthesizer’ların elektronik müzik içindeki klasik tavrı bence. Bu tavır rock müzik tınılarıyla birleşince değişik bir ses yakalamış olduk.

En büyük direnç kendimizi tekrar keşfetmemizle başlayacak

Doğan şarkıları getirdiğinde, siz nasıl hissettiniz?

Güneş: Aslında hepimiz gitmek istediğimiz yeri biliyorduk. Doğan’ın bu şarkılardaki bakış açısı bize çok iyi geldi. Hatta bir iki yerde, doğrudan gündeme girip girmemek konusunda konuştuk aramızda. Ama sonuçta, hepimizin istediği bir çerçevede oluştu şarkılar.

Doğan: Nasıl bir albüm yapacağımız kadar, duygularımızı nasıl tahliye edeceğimiz önemliydi bizim için. Bu bir ‘duygu tahliyesi’ albümü. Herkes kendini o kadar unuttu ki... Herkes bir başkasının derdinin peşine düştü. Şu anda Türkiye’nin tek gündemi ‘başkanlık’. Bütün ülke başkanlığı yaşıyor, bütün nedenler başkanlık üstüne. Her konu oraya çıkıyor. Hatta dünya da bunu yaşamak zorunda kalıyor.

Güneş: Tam da bu nedenle biraz kendimize dönmek istedik. Çünkü en büyük direnç, kendimizi tekrar keşfettiğimizde başlayacak.

En büyük meselemiz oto-sansür

Sözler, mutsuzlukla yaşamayı ve bundan beslenmeyi tercih eden bir bireyle buluşturuyor bizi. Zamana teslim olmuş bir anlatıcı mı, olgunlaşmış bir anlatıcı mı var karşımızda?

Doğan: Türkiye’de en önemli konulardan biri oto-sansür. İstediğin gibi yazmak çok zor bu coğrafyada. Bu albüm duygusal olarak oto-sansürsüz bir albüm. Nick Cave’in “Bunny Munro’nun Ölümü” romanını okurken, oradaki özgürlüğü görünce düşünmüştüm bu konuyu. Bizim müziğimizin de, edebiyatımızın da, sinemamızın da en büyük meselesi oto-sansür.

Yalnızlıkla da hesaplaşan bir albüm. Bir yalnızlaşma çağında olduğumuzu mu düşünüyorsunuz?

Güneş: Yalnız kalamıyoruz ama yalnızlaşıyoruz. Yoksa yalnız kalayım, bir düşünceye odaklanayım gibi bir lüksümüz olamıyor artık.

Berke: Artık insanlar yalnızlığı, birey olma halini doyana kadar yaşayamıyorlar.

Doğan: Kaçımız kendi kendimize konuşmaya başladık? Bunu iyice düşünmek lazım. Eğer kendi kendimize konuşma noktasına geldiysek, yalnızlığımızı sağlıksız bir şekilde yaşıyoruz demektir.

Sextronot’taki geri sayım ve ‘Space Oditty’. David Bowie sizin için ne ifade eder?

Güneş: Bowie bir ikon kırıcı. Bizim için çok şey ifade ediyor. Bu şarkıyı o hayattayken yapmıştık ve elbette bir saygı duruşu var. Hayatta olmasını ve bu şarkıyı ona yollamayı çok isterdik.

Doğan: Albümde başka referanslar da var. Şarkılardan birinin içinde ‘Shine on You Crazy Diamond’a selam gizli örneğin.

Albümde bir de Laurie Anderson imzası var. O nasıl dahil oldu?

Doğan: O şarkıyı yaparken kafamda bir düzenleme vardı. Şarkının arasında bir şeyler anlatılmasını istedim. Laurie Anderson’un sesini şarkıya koyunca anlam derinleşti. Hepimiz çok memnun kaldık. İngilizce olsun mu, olmasın mı tartışması kısa sürdü, çünkü çok yakıştı şarkıya. Güneş yazıştı ve izin aldı. Sorgusuz, sualsiz izin verdi. Hiçbir şey istemedi bizden.

Dinledi mi şarkıyı?

Berke: Yollayacağız elbette. Bakalım nasıl bulacak?

Üretici kısmındaki ahlaksızlığa dur demeliyiz

Albüm çıktı. Şimdi konserler gelecek. Ama bir yandan da konser mekanları, festivaller konusu da sorunlu. Müzik piyasasının durumu hakkında ne düşünüyorsunuz?

Doğan: Herkes aynı derecede cesur olamıyor. Herkesin sorumlulukları farklı. Geçen süreçte bazı insanlar sektörün yeni dinamiklerine teslim olmak zorunda kaldı. Teslim olmak zorunda bırakılma duygusu çok kötü. “Ya taraf, ya bertaraf olursun’ lafı bütün sektörleri etkiledi. Festivallerde, etkinliklerde, belediye konserlerinde hep aynı durumu yaşıyorsun. Seçeneklerin belli; ya susacaksın-rengini belli etmeyeceksin. Ya konuşacaksın. Ya da istenilen seçenekte konuşacaksın. Bir de her şeyin üstünde bir popülerliği olan, zamana göre sürekli şekil değiştirme yetenekleri olanlar var tabii.



Peki internet kullanım hızının bu kadar arttığı bir dönemin sizin sektöre yansımaları nasıl?

Doğan: Türkiye’de sistem henüz oturmadığı için çok kaçak var. Kültür sanatla ilişkimiz konusunda daha çok yol almamız lazım. Ayrıca ekonomik koşulları da görmezden gelemeyiz. Ama yine de dinleyicinin de biraz daha hassas davranması gerekiyor. Biz üretime odaklıyız. İşin tüketim kısmını düşünürsek çok zorlanırız..

Güneş: Bence asıl sorgulamamız gereken üretici kısmındaki ahlaksızlık. Bir bakıyorsun 65 milyon izlenme, 150 milyon izlenme. Türkiye’deki internet kullanıcısı rakamları belli. Türkiye’de insanların YouTube üzerinde ne kadar müzik dinlediği belli. Coldplay’in bir şarkısıyla Türkiye’den bir müzisyenin aynı izlenme oranlarına sahip olması eşyanın tabiatına aykırı. Dinleyici biraz daha hassas olabilir, tamam. Yine de oradaki ekonomik durumu görmüyor değiliz. Ama bu sahte rakamlardan beslenenlere anlayış göstermek mümkün değil.

Berke: Aynı oranlar demeyelim. Coldplay’i, Rhianna’yı sollayanlar var...

Keyifli bir yalnızlık

Müzik piyasasında on yılı geride bıraktınız. Bu on yılın ardından kendinizi yalnız mı hissediyorsunuz?

Doğan: Bu soruyu sorduğuna göre, yalnız olduğumuzu düşünüyorsun. Biz de farklı düşünmüyoruz.

Güneş: İlk başladığımızda kimleri örnek alıyorsunuz diye sordular. Biz sadece albüm yapmaya çalışıyorduk oysa. Hiçbir yapının içinde olmadan, kendi müziğimizi yapmak istedik. Bundan dolayı bizi kibirli görenler olabilir. Bu durum yalnızlaştırıyor, yapacak bir şey yok. Sonuçta bu keyifli bir yalnızlık.

Kalben: "Hümeyra bana gitarını değiştir dedi"

Kalben, Noktalı Virgül'e konuk oldu. İyi bir sohbetçi, kafalarımız da uydu. Çenemiz düştü. Ankara yıllarından Unkapanı deneyimine, hayatın akışından dinleyicileriyle ilişkilerine birçok konuda konuştuk. Hümeyra ile yaşadığı bir anısını da anlattı.

“Ben seni dinlerken Hümeyra şarkılarını ve tavrını da görüyorum biraz,” dediğim anda gözleri ışıldadı Kalben'in. Meğer tanışmışlar. 

“Hümeyra o kadar güzel bir insan ki... Bir konserime geldi. Önce sahneden laf atıştık, sonra geldi öptü beni. Hep müzik yapmaya devam et dedi, çok beğendiğini söyledi. Ama gitarını değiştir, dedi. O kadar tatlı ki... Gitarı beğenmemiş. O zamanlar kullandığım gitar, tam bana göre değildi. Müziği o kadar iyi biliyor ki, bunu hissetti. İşte Hümeyra öyle bir kulak, öyle bir ruh... “

Kalben, Hümeyra’nın sözünü dinlemiş ve gitarını değiştirmiş. Gitarda hep ikinci el kovalıyormuş. ‘Saçlar’ şarkısının klibinde kullandığı Gretsch marka gitarın öyküsünü de anlattı:



Şimdi çok tatlı bir Gretsch’imiz var, kızımız. Kız diyoruz ona. Bir üniversite öğrencisinden ikinci el aldık. Eşyalar o kadar kıymetli ki onları her seferinde sıfır almak zorunda değiliz. Zaten yüksek lisans tezimi de yadigarlar üzerine yaptım. Para saçmayı da çok sevmem, memur çocuğuyum. Beni hep bir şeyleri hesaplayarak büyüttüler, sağ olsunlar. O yüzden de seviyorum eski eşyaları. Bir üniversite öğrencisinin alıp birkaç yıl grubunda çaldığı, sonra da daha iyi bir gitar almak için sattığı gitarın bir hikayesi var. Onu seviyorum...

Kendimi tutamayıp “Kırılgan bir insan mısın?” diye sordum. İşte cevabı:

“Çok dürüst bir yerde yaşamıyoruz. İnsanların niyetlerini açıkça ortaya koyduğu, söylemek istediklerini net bir şekilde söylediği bir yerde yaşadığımızı gözlemleyemedim 30 yıldır. Olabildiğince kalbimden iyi şeyler dökmeye çalışıyorum insanlara. Etrafımda da öyle insanlar olsun istedim ama hep öyle olmuyor tabii yolculuk sırasında.”


Söyleşinin tümü YouTube’da, MottoMüzik kanalında: 


26 Mart 2016 Cumartesi

İpekli Mendil Kütüphanesi'ne ödül

İpekli Mendil adını verdiğim kitabı nasıl oluşturduğumuzu, neden böyle bir kitap yapma isteğine kapıldığımı anlatmıştım daha önce. Merak edenler, kitabın önsözünü okuyarak da öğrenebilir. (Aman yanlış anlamayın, kitabı almak zorunda değilsiniz, bir kitapçıda ayaküstü okunabilecek kısalıkta bir önsöz.)

İpekli Mendil, baskı aşamasına geldiği günlerde, böyle bir projenin ne şekilde kitap sayfalarından çıkıp yaşamaya başlayacağını düşünüyordum. Evet, öğrencilerimle kafa kafaya verip bir çeşit öykü sözlüğü yazmıştık. Edebiyatımızın öykü yollarına ışık düşürmeye çalışmıştık ama sonuçta kitap "sabit" duracaktı. Yıllar içinde baskılar yapması ya da çok sayıda okura ulaşması, onu bu durgun halden çıkaramayacaktı. Öykünün yoluna düşürülen ışıkla, okurunun yoluna düşürülen ışığın çakışması gerekiyordu.

Üstelik okur olmak da meselelerimden biriydi. Edebiyatın bilirkişilerinin dayatmacı diliyle belirlediği bir okurdan, daha özgür bir okura ulaşmanın en doğru yolu, özellikle gençlere kendi kararlarını verme yolunda bir yapı sunabilmekti sanırım. Neyse... Uzatmayayım. Çok sayıda düşünce uçuşuyordu kafamda.

Bu düşünceler, yıllar içinde gördüğüm kütüphanecilik uygulamalarının yanlışlarıyla birleşince, karar verdim. Uygulamaya yine öğrencilerimle geçtik. Bir kütüphane kuracaktık.

Bunun için en doğru adres-kişi, bizi Antakya Narlıca'dan çağırdı. Daha önce "ince uzun bir edebiyat öğretmeni" diye adlandırdığım o acayip insan: Mehmet Tutar. 

Mehmet Tutar'a hiç düşünmeden acayip diyorum. Kusura bakmaz, biliyorum. Çünkü ben öğrencileriyle böyle içtenlikli ilişki kuran, edebiyatın içinde böyle yanıp kavrulmayı göze alan az öğretmen gördüm. (Belki de hiç görmedim)

Bu yazı sadece bir kutlama yazısı olacağı için, İpekli Mendil Kütüphanesi'nin kuruluş öyküsünü uzun uzun anlatmayacağım. Ama özellikle İpekli Mendil kitabının yazarları olan öğrencilerimin düşünce ve emek yoğun çalışmalarını asla unutamam. Onlar da herhalde kütüphanenin açılış günü çektiğimiz halayı unutmazlar. Harika bir gündü. O gün bizi halaya kaldıran bütün öğrencilere ve müdür başta olmak üzere okulun bütün öğretmenlerine teşekkür ederim.

İpekli Mendil Kütüphanesi, "2016 Kütüphane ve Okuma Kültürüne Katkı Ödülü" sahibi artık. Bu ödülü resmi bir kurumla paylaşan, sivil bir kütüphane. Bizlerin kurduğu, Mehmet Tutar'ın öncülük ettiği ama tümüyle Narlıca Anadolu Lisesi öğrencilerinin sahibi olduğu bir kütüphane.

Ödül töreninde Mehmet Tutar sahnede olacak. Ödülü elbette o alacak. Bizlere sadece alkışlamak düşer. Ben bir kez de Fil Uçuşu'nun satırlarında tebrik ediyorum uzun ince bir edebiyat öğretmenini. Alkışlar sana öğretmenim.

Kütüphanemiz artık ödüllü. Peki bizim işimiz bitti mi?

Asla.

Daha yapacaklarımız var. Kafamda birdirbir oynayan düşünceler var. Ama şimdilik şöyle bir durup keyfini çıkaralım.

Şimdi kutlama zamanı...


İşte ödül töreni davetiyesi...

24 Mart 2016 Perşembe

Cruyff ölmez ki...

Bugün geç saatte öğrendim; Cruyff ölmüş.

Hani şu "Sarı Fare" vardır ya, işte o.

Hani Barcelona'ya sevgime, her daim Portakallar yensin isteğime neden olan, adıyla anılan dönüşlü çalıma bakmaya doyamadığım, antrenman sevmezliğinden sigara tiryakiliğine türlü efsanesini defterime not ettiğim adam. Bildiğiniz Johan Cruyff.

Futbolu seviyorum dediğimde burun kıvıranlara, dersini veren ağabeylerimden biriydi o. En kibirli futbol düşmanının bile kayıtsız kalamayacağı hikayelerin kahramanlarından biriydi.

Ölmüş dediler.

Cruyff ölmez ki. Bilmiyorlar.




Kemal Tahir/Samim Aşkın'dan Halk Plajı

Halk Plajı’nı bir sahaf ziyareti sırasında almıştım. Çağlayan Yayınevi’nin Şubat 1954 tarihli baskısının kapağı ilgimi çekmişti öncelikle. Bu kapakların ayrı bir hikayesi var, uzun uzun araştırıp yazmak lazım. Halk Plajı’nın kapak resminde arka planda bungalov tarzı bir plaj binası var; belli ki plajın büfesi. İçinde bir adam, önünde kasketli bir adamla bir kadın, çömelmiş şortlu biri ve şezlongda güneş banyosu yapan bir beyefendi. Ama kapak resminde ilk gözümüze çarpan bunlar değil elbette. Ayak bileklerine kadar denizin içinde duran hafif balıketi, kırmızı bikinili, ellerini ensesinde birleştirmiş esmer kadından gözlerimizi alamıyoruz. Çağlayan Yayınları’nın birçok kitabında olduğu gibi, bu kitapta da ‘cinsellik’ ön planda.

Çağlayan Yayınları, 1953 yılında Refik Erduran, Ertem Eğilmez ve Haldun Sel’in ortaklaşa kurdukları bir yayınevi. 1954’ün başında, Mickey Spillane’in “I, The Jury” isimli kitabını Kanun Benim adıyla yayınlıyorlar. Kitabın çevirmeni F.M.İkinci takma adını kullanan Kemal Tahir. Bu kitap Çağlayan Yayınları’nın önce orijinallerini yayınlayacakları, sonra da Kemal Tahir’e ‘adaptasyonlarını’ yazdıracakları Mike Hammer (Mayk Hammer) serisinin ilk kitabı. 100.000’in üstünde bir satış rakamına ulaşan kitap, yayınevinin diğer kitaplarını da uçuruyor deyim yerindeyse. Samim Aşkın adlı bir yazarın romanı olan Halk Plajı da, bu rüzgardan nasipleniyor ve 35.000 adet satıyor.



Samimiyetle söyleyeyim, kitabın yazarı Samim Aşkın’ın adını daha önce duymamıştım. Olayın gerçeğini bilmeden, sadece eğlenmek amacıyla başladım okumaya. Sayfaları hızlı hızlı çevirir, 50’lerin macerayla, cinsellikle, aşklarla tıka basa doldurulmuş romanını çekirdek niyetine bitiririm diye düşünüyordum.

Ama ilk bölüm bittiğinde, o alaycı tavrımı rafa kaldırmam gerektiğini anladım. Roman daha ilk sayfalarında, hatta ilk paragrafında ‘haddini bil’ demişti bana. İtiraf ediyorum, Samim Aşkın’ın kim olduğunu o ilk paragraf bittiğinde merak ettim. Böylesine ‘piyasa işi bir cep kitabında’ o üslubu tutturabilen ismin gerçek kimliğine ulaşınca da şaşırmadım doğrusu. Samim Aşkın, Kemal Tahir’in onlarca müstear adından biriydi.

Halk Plajı ince, rahat okunan bir roman. Açıkçası çok iyi olduğunu söylemek zor. Ama yine de bize o dönemin ‘okurluk ruhu’ hakkında önemli şeyler fısıldıyor. Tamamen ticari kaygılarla yayıncılık yapan, cep boyu kitaplarını 1 lira gibi ucuz bir fiyattan okura ulaştıran, ‘cinsellik ve vurdu-kırdı’ takıntısı olan, satış odaklı kitaplara reklamlarla yüklenen bir yayınevinin bu kitabında bile edebi bir lezzet yakalamayı başarmış Kemal Tahir. Okur kapağındaki cinsel vurguya kanıp alsa bile, içeriğine kayıtsız kalmamış ki, gerçekçi karakterleriyle ve su gibi akıp giden diyaloglarıyla hızlıca okunan, günün moda deyimiyle ‘sayfa çevirten’ bu roman, 35.000 gibi bir satış rakamına ulaşmış. Davut Bey, Süleyman Efe, Laz Dursun, Şükran Abla ve diğerlerinin ilişkileriyle bir halk plajını mekan seçen ve inceden inceye sınıf tartışmasına da kapı aralayan kısa anlatısında, sokağın dilini, gündelik argoyu, bireysel hırsları, sınıf mücadelesini incelikle işlemeye özen göstermiş Kemal Tahir.

Halk Plajı, İthaki Yayınları etiketiyle ve orijinal kapağıyla tekrar yayımlandı. Yayınevi tanıtım metninde şöyle diyor: Bugün Halk Plajı’nı yeniden okurlarla buluşturmak, hem Kemal Tahir’in romancılığını, hem de dönemin yayıncılık dünyasını hatırlamak üzere zevkli bir girişim niteliğinde. Orijinal kapağıyla birlikte sunduğumuz kitabın, bir zamanlar ilk yayımcının garanti ettiği zevkli saatleri bugün de yaşatabilmesi beklentisiyle…”

Bir zamanlar 35.000 satmış kitabın, bugün aynı rakamlara ulaşmasını beklemek hayalperestlik olur. Ama yayınevinin de vurguladığı gibi yayıncılık dünyamızın geçmişinde ve bir büyük ustanın edebiyat yolculuğunda yürümek için bulunmaz bir fırsat bu.


İthaki Yayınları, önümüzdeki aylarda Kemal Tahir’in müstear isimle yazdığı diğer romanları da yeniden okurlarla buluşturacağını açıkladı. Bu yayınları takip etmekte fayda var. Çünkü unutmayalım ki, iyi bir okur olmak, biraz da edebiyatın zaman yolculuğunun izini sürmektir.


Siyasetçiler sanatçıların arkasında oturduğunda


“Siyasetçiler, sanatçıların arkasında oturmayı öğrendiğinde daha iyi bir ülke olacağız.”

Ankara Çankaya Belediye Başkanı Alper Taşdelen söyledi bu sözleri.

6. Sadri Alışık Anadolu Tiyatro Oyuncu Ödülleri törenindeki kısa konuşmasından akılda kalıcı bir cümleydi bu.

Taşdelen, yılların usta oyuncusu Gülgün Kutlu'ya Onur Ödülü vermek için sahneye geldi. Ödülü vermeden önce törenlerin o çok bildik siyasetçi konuşmalarından birini yapmadı. Onur Ödülü vereceği Gülgün Kutlu'yu ve törene onu alkışlamak için gelenleri bekletmedi.

Gülgün Kutlu’nun duygu yüklü konuşmasından sonra biraz da zorla mikrofon başına geçti Çankaya Belediye Başkanı. Cumhuriyetin ve Atatürk’ün Ankara’sında sanatçıların karşısında olmaktan dolayı onur duyduğunu söyledi önce. Sonra da “Katıldığım bütün törenlerde şunu düşünürüm. Ne zaman ki protokolde sanatçılar biz siyasetçilerin önünde oturur, işte o zaman sanat ve sanatçı değerini bulmuş demektir. İşte o zaman daha iyi bir ülke olmaya başlayacağız.”

Biliyorum, ülkemizde ve dünyada konuşacak çok daha önemli konular var. Kimseden bu sözlere yoğunlaşmasını bekleyemem. Ama yine de bir dakika durup düşünmekte fayda var...

Kısa süre önce Berlin Filarmoni’nin o ünlü Yılbaşı Konseri’ne giden bir gazeteci arkadaşım, salonun ortalarında bir koltukta, üstelik kendisinden iki sıra arkada konserin başlamasını bekleyen Angela Merkel’i anlattığında düşünmüştüm bunları. Çevresinde korumalar, koşturan bürokratlar olmadan salona giren bir siyasetçi. Konser bitiminde korumaların halkı iterek yol açmasına ihtiyaç duymayan, sırasını bekleyerek salondan çıkan bir dünya lideri.

Yurt dışında devlet desteğiyle, belediye sponsorluğuyla düzenlenen festivallere-etkinliklere tanık olduğumda da düşünürüm bunları. Belediye başkanlarının sahneye çıkıp bir çeşit seçim konuşması yapmadığı, sponsorların tek tek alkışlatılmadığı, ön üç sıranın siyasetçiler ve akrabalarıyla doldurulmadığı törenlerde.

Yerel yönetimlerin basına servis ettiği açılış fotoğraflarını gördüğümde düşünürüm bunları. Diyelim ki bir sergiyse açılışı yapılan, eserlerden çok başkanların fotoğrafı gönderilir gazetelere. Sanatı desteklemekle övünen başkanın tam ortaya yerleştirildiği, ‘himayesindeki sanatçıların’ sağa sola yerleştirildiği bir fotoğraf.

Elbette Türkiye ve dünya terör batağındayken, siyasetçilerin geride durmayı başarabileceği bir dünyanın hayaliyle cümleler kurmak, çoğu kişiye yersiz-gereksiz ve romantik gelecektir.


Yine de kısa bir süre...


Yarım kalmış bir yazı

Okuduğunuz yazı, o üç noktaya geldiğim sırada yarım kaldı. Radikal için yazıyordum bu yazıyı. Eğer gazete basılı halinden sonra, internet ortamında da kapatılmamış olsaydı, 23 Mart tarihinde okuyacaktınız bu yazıyı. Daha doğrusu yazının tamamını. Buraya koymadan önce bitirmek gelmedi içimden. Hatta, yazıyı okuyup yapmam gereken kontrolleri, düzeltmeleri bile yapmadım. Olduğu gibi koydum buraya. Hatasıyla, sevabıyla.

Radikal'de hatamla-sevabımla yazdım. O yolculuk, bu yarım kalmış yazıyla bitmiş oldu. Okuyanlara teşekkür ederim.

22 Mart 2016 Salı

Radikal'e Veda

Akşamüstü saatlerinde bilgisayar başında, yarın Radikal'de yayınlanacak yazımı yazıyordum.

Bilen biliyor, Çarşamba günleri yayınlanıyor yazım. Yayınlanıyordu.

Eskilerin deyimiyle bir köşem vardı Radikal'de. İnternet gazeteciliğinde, yazım 'güncelleniyor' demek gerekiyor sanırım. Gerekiyordu.

Tam yazının ortalarındayken bir mesaj geldi: Radikal kapandı.

Bu kadar kısa ve net: Radikal kapandı.

Gazeteden arkadaşları aradım, eşe dosta telefon ettim, sosyal medyanın altını üstüne getirdim. Haber doğruydu. Kağıttan dijitale geçen Radikal, oradaki yolculuğunu da tamamlamıştı. Basılıdan dijitale geçerken "Bize ayrılan kağıdın sonuna geldik" manşetini atmıştı gazete. Artık bize ayrılan 'com.tr'nin de sonuna gelmiştik.


Kimileri sever ve takip ederdi Radikal'i. Kimileri sevmezdi. Geçen yıllarla gazetede yaşanan değişimi, dalgalanmayı reddedenler de olmuştu. Özellikle son yıllarda, küçülmek zorunda kalmasıyla (bırakılmasıyla), çok sayıda değerli gazetecisine veda etmişti Radikal. Veda etmişti romantik bir anlatım oldu, özür dilerim. İşten çıkarılmıştı yılların gazetecileri. Bu değişimle Radikal'den kopanların sayısı da artmıştı.

Ama ne olursa olsun, herkesin ucundan kıyısından dönüp baktığı, yok sayamadığı bir gazeteydi. Dedim ya, seven de nefret eden de vardı. Ama sonuçta herkes için bir Radikal vardı.

Yıllar içinde söyleşiler yaptım gazete için, yazılar yazdım. Son döneminde de bir köşem oldu. O köşedeki ilk yazımın başlığı 'Yumruk' idi. tarih: 4 Nisan 2014. Son yazının başlığı bende kalacak.

Başladıktan sonra bir gün bile aksatmadım yazılarımı. Sadece bir kere geciktirdim. Bir kere de sayfa editörünün bir dalgınlığıyla Çarşamba yerine Perşembe yayınlandı yazım. Çalışkan ve başarılı mıydım bilemem, ama düzenli bir öğrencisi oldum Radikal okulunun.

Gazetemin daha net olmasını istediğim zamanlar oldu. Hiç çekinemden konuştum bunu gazetedekilerle. Oradaki arkadaşlarım bir gün olsun 'geçiştirmedi' beni.

Tam bu yazıyı yazarken resmi veda yazısı geldi. Biraz kırıldım, bozuldum bu duruma. Çünkü bize bir veda yazısı yazma hakkı bile verilmedi. Gerçi ne yalan söyleyeyim, sevmem veda yazılarını-vedaları. Yaşlandıkça duygusallaşacağıma katılaşıyorum. Çiçekli-böcekli veda yazılarındansa Fil Uçuşu'na sığınıp "Kovulduk" demek daha iyi. Çünkü gerçek bu.

Birkaç dost telefon etti. (Tam sayı vereyim, dört kişi aradı.) Birkaç mesaj vardı. (Tam sayı vereyim, beş mesaj aldım.) Sosyal medyadan üzüntüsünü paylaşanlar oldu. Hepsine teşekkür ediyorum. Böyle zamanlarda omuz görmek, hala değerli.

Olayın bir de şu boyutu var. Çok, ama çok uzun zamandır Fil Uçuşu'nu ihmal ediyordum. Artık daha fazla yazacağım buraya. Kendi yağımda kavrulacağım. Bitişleri başlangıca çevirmeyi bilmeli insan.

Sonunda Radikal'in yolculuğu bitti. Okuru ve yazarı olarak bana çok şey öğreten gazeteci arkadaşlarıma ve elbette bütün okurlarına teşekkür ederim.

Şimdi veda zamanı...