29 Eylül 2015 Salı

Bob Dylan'dan Kaan Tangöze'ye

Bob Dylan, müziğin belirleyicilerinden.

Otobiyografisinde Robert Johnson'ın vasiyetinden neler aldığını anlatıyor: "Johnson şarkı söylemeye başladığında, Zeus'un kafasından tam tekmil zırhıyla fırlamış bir adam gibi görünüyordu... Sonraki birkaç hafta boyunca plağı tekrar tekrar dinledim... Lirikleri ve yinelenen kalıpları, eski tarz dizelerinin yapısını ve kullandığı serbest çağrışımı daha yakından inceleyebilmek için Johnson'un kelimelerini kağıt parçalarına yazdım."

Mirasından yararlandığı başka isimler de var... Woody Guthrie, Hank Williams, Francis James Child.

Sadece ozanlar değil Dylan'n baktığı yerde duranlar. En büyük ilhamını aldığı isim Arthur Rimbaud. "Je est un autre (Ben bir başkasıdır)" dizesinin kendisindeki etkisini çok önemsiyor.

Bu sabah Kaan Tangöze'nin "Gölge Etme" isimli albümünü dinlerken, aklıma Dylan geldi sıklıkla. Akustik gitar-armonika ikilisinin etkisi değil bu. Duruşun, kaynakların ve samimiyetin etkisi.

Karacaoğlan, Aşık Mahzuni Şerif, Özdemir Asaf...

Bob Dylan, Eddie Vedder, Kurt Cobain.

Ama bütün isimlerden öte bir mesele var Kaan Tangöze'nin müziğinde. Yeni, temiz, farklı falan olmak derdinde değil. Meselesi var. Kaygıları var. Cesareti var. Hikayesi var.

Tangöze'nin albümü çokça konuşulacak. Kesin. Müziğin bugün yapması gerekenleri yapan, söylemesi gereken sözleri söyleyen bir albüm çünkü.

Şimdi izninizle dinlemeye devam edeyim. Sonra yine yazarım bu konuda.



25 Eylül 2015 Cuma

Birinci Tekil Şahıs.33

Ben bir notayım, uzağında kaldığım şarkılara hüzünlü şiirler yazdıran.


Siz de bir ‘Ö.T.E.K.İ.’ misiniz?


Bilinmeyenin peşine düşmek. Merak edileni kurcalamak. Sorulmayanı sormak. Yetişkinlerin dünyasında unutulan bu araştırmacı ruh halleri, çocukluğun fon müziğini oluşturuyor. Çocuk edebiyatı da bu müziği sıklıkla sayfalarına taşıyor . Biz yetişkinlerin çocukluk yıllarında üyesi olmak için yanıp tutuştuğu maceracı bir ekip olmuştur mutlaka. Kimimiz Jules Verne’in satırlarında “İki Yıl Okul Tatili” yaşayan yatılı okul öğrencilerinden olmak istemişizdir, kimimiz Enid Blyton romanlarından birinde “Gizli Yediler”in üyesi olmak.

1981 doğumlu İspanyol yazar Pedro Manas, "Ö.T.E.K.İ." (Los O.T.R.O.S.) adını verdiği romanında, çocukların kurduğu yeni bir ‘gizli topluluk’la tanıştırıyor bizleri. Ama bilinen çocukluk romanlarının klişelerini tersine çevirerek. Güçlü, başarılı, maceraya hazır, zeka küpü çocuklar yok bu kalabalık toplulukta. Zaten romanın başarısı ve yeniliği de burada. Okuruna “'Ö.T.E.K.İ.'nin bir üyesi olmak ister miydiniz?” diye sormuyor Pedro Manas. Aksine “Hayat, kimseyi bir sıfata hapsetmeden birlikte yaşamayı başarınca güzel,” diyor.

Hikaye, ‘normal’ bir çocuk olan Franz Kopf’un göz doktoruna gitmesiyle başlıyor. Doktor, Franz’a ‘ambliyopi’ teşhisi koyuyor. Yani ‘tembel göz’ hastalığı. Tedavi için de Franz’a bir göz bandı veriyor. Sol gözünün daha çok çalışması için, iyi durumda olan sağ gözü bir çeşit korsan bandıyla kapatılan Franz, yeni bir hayata başlıyor böylece. Annesinin normalleştirme çabaları, kız kardeşinin alayları, öğretmenlerinin abartılı koruması, arkadaşlarının tuhaf bakışları arasında kalıyor Franz.

Örgütlenmenin önemi

Teneffüslerde bir köşeye çekilip kendi dünyasına kapandığında, başka çocukların da ‘görünmez olma-saklanma’ çabasında olduğunu fark ediyor. ‘Normal’ bir çocuk olarak geçirdiği günlerde, dikkat etmediği bu çocuklarla tanışmasını sağlayan ‘dışlanmışlardan’ İnek Jakob oluyor. Sonunda tam 23 çocuk birleşip 'Ö.T.E.K.İ.’yi kuruyorlar. Yani “Örgütlenen Tuhaf Erkekler Kızlar İleri” topluluğu. Hepsi şifreli bir konuşmayla iletişim kurmaya başlıyor. Elbette okuldaki çocukların onlara taktıkları 'İnek', 'Köftehor', 'Metal Yiyen' gibi takma adlara da veda ediyorlar. 'Köstebek', 'Çöp Öğüten', 'Demir Çene', 'Kule' oluyor adları. Kahramanımız da, 'Mortgöz Franz’dan 'Kobra Göz Franz’a dönüşüyor.

Bu noktadan sonrası maceralara gebe. Topluluğun neler yaşadığını, hangi sorunlarla başa çıkmak zorunda kaldığını anlatmayacağım. Ama Pedro Manas’ı n iki vurgusu önemli. İlki örgütlenme bilinci. Örgütlenme denince herkesin tedirgin olduğu bir dünyada, bunun kötü bir şey olmadığını, aksine doğru bir örgütlenme yapısının sorunları çözmekte ne kadar faydalı olduğunu söylüyor.

Sürprizli son

İkinci konu da çözümün ‘intikam’da yatmadığı. Kimi zaman, hayat bizi öfke sellerine, intikam duygularına sürüklese de, kendimizi bu karanlığa kaptırmanın mutlu etmeyeceğini anlatıyor Pedro Manas. Yine okurun gözüne sokmadan, yine hikayenin bütünlüğünü bozmadan ve ders vermeye çalışmadan.

"Ö.T.E.K.İ. (Gizli Topluluk)" sadece on yaş üstünün değil, anne-babaların da keyifle okuyacağı bir kitap. Javier Vazquez’in çizimleriyle iyice güzelleşmiş bir macera. Ötekileştirmenin çokça konuşulduğu günümüzde, çocuklara herkesin bir diğeri için ‘öteki’ olduğunu sıkmadan anlatan bir roman. Sürprizli sonları sevenleri de mutlu edeceğini söylemeliyim.

Hepimiz 'Ö.T.E.K.İ.' topluluğunun bir üyesiyiz. Bunu kabul edip, birlikte yaşamayı başardığımızda daha güzel olacak bu dünya.

Ö.T.E.K.İ. (Gizli Topluluk)
Pedro Mañas
Resimleyen: Javier Vázquez
Çeviren: Saliha Nilüfer
İletişim Yayınları

104 sayfa

17 Eylül 2015 Perşembe

Tolstoy: "Sanat, insan hayatının koşullarından biridir"

Sanatı doğru tanımlayabilmek için her şeyden önce onu bir haz aracı olarak görmekten vazgeçmek, onu insan hayatının koşullarından biri olarak görmek gerek. Sanatı böyle görmeye başlarsak, onun insanların birbirleriyle ilişki kurmalarının araçlarından biri olduğunu da görürüz.

Lev Tolstoy

Sanat Nedir?
(çev: Mazlum Beyhan)


Susmasını istediğiniz bir müzisyen nasıl yaşar?

Dün Radikal'de "Müzik susmaz, sanat susmaz!" başlığıyla bir yazı yazdım.

Yazının hikayesi şudur: Yavuz Çetin'in ilk albümü plak formatında basıldı, Mavi Sakal yıllar sonra bir araya geldi, ben de bunların heyecanıyla yazmaya oturdum. Ama daha ilk satırlarda kendime çeki düzen verme ihtiyacı hissettim. Ülkenin içine sürüklendiği engebeli yollarda hepimiz düşe kalka ilerlemeye çalışılırken, birileri "Müzik sussun!" diyordu.

Neden? Çünkü müzik eğlenceliydi.

Kimileri müziğin sadece 'eğlence' olmadığını, acıdan kahkahaya her duygunun müzikle sarıldığını söylediler. Biraz savunma gibiydi bu karşı duruş. Oysa bence savunmaya falan ihtiyacı yok müziğin. Eğlencelidir, doğru. Hüzünlü olduğu kadar eğlencelidir ve birlik duygusu sadece hüzünden değil, omuz omuza eğlenebilmekten de geçer.

Dünya 'biz' dediğimiz kitleden oluşmuyor. Kimileri ölümün arkasından ağıt yakıyor, kimileri dans ediyor. Acıyı her yerinden çekiştirip, her sahada yarıştırdığımız yetmiyor. Acı bile "biz" gibi yaşanmalı. (Bunu sevincini havaya kurşun sıkarak yaşayanlar söyleyince tuhaf oluyor ama oralara girmeyeceğim.)

Bu yazı birilerine tuhaf gelecek. Doğru. Çünkü bunun konuşuluyor olması tuhaf.

Televizyondaki evlilik programlarına siyah tişörtle çıkmanın, beyin uyutan dizilerin yeni sezonlarına yanar döner başlangıçlar yapmanın, reklamlarda çocukların sömürülmesinin, eğlence programlarında timsah gözyaşları döküp hemen ardından reyting avcılığı yapmanın, televizyonda ne kadar yas tutulacağına 'merkez'in karar vermesinin normal olduğu bir devirde, bunun konuşuluyor olması tuhaf.

Gündüz ticaretini yapıp, gece elinde kibrit baskına çıkanların acısı değil bu. Herkesin acısı.

"Sanatı, müziği susturun," diyenin acısı değil bu. Dünyayı o müzikle, sanatla anlayanın da acısı.

Susmasını istediğiniz bir müzisyen nasıl yaşar biliyor musunuz? İktidar sofralarında diz çökenlerden, "ben işime bakarım"cılardan, yanar dönerlerden söz etmiyorum. Sanatını yaşadığı dünyadan ayrı tutmayan, sesini kısmayan, korkmayanlardan söz ediyorum. Anladınız vaziyeti.

İki ayrı grupta bas çalan bir arkadaşım var. Arada bir de stüdyoda kayda gidiyor. Geçen kışı ayda iki-üç gece 'sahne', bir-iki 'stüdyo' ile geçirmek durumunda kalmış. Bu işlerin bazıları para getirmiş, bazılarından 'bir ara hallederiz ödemeyi' sözleriyle eve dönmüş. Üç nüfuslu eve ayda 1000-1500 lira arası bir para gelmiş ya da gelmemiş. Yan işlerle, karısının maaşıyla falan idare ediyorlar.

Bu örneği verdiğim için bütün müzisyen arkadaşlarımdan özür dilerim. Utanıyorum.

Kimi müzisyen arkadaşım daha fazla kazanır, kimi daha az. Ama sonunda konserden-sahne çalışmasından gelecek para, bütçesinin lokomotifini oluşturur. İşte susmasını istediğiniz bir müzisyen en basit tanımıyla böyle yaşar. Üstelik böyle yaşayan bir müzisyen, sadece eğlendiren değildir. Düşündüren ve bilinçlendirendir. (Sekiz yıldızlı otelin havuzbaşında playback yapan müzisyenden farkını anlamayan varsa diye açıklama yaptım, kusura bakmayın.)

Kirasını ödeyemeyen müzisyen arkadaşlarım var. Kredi kartını iptal ettirmek zorunda kalanlar ya da daha küçük bir eve geçmenin hesabını yapanlar. Ama yanlış anlaşılmasın, amacım 'acındırmak' ve 'kaybedenler edebiyatı' yapmak değil. Sanat, bu mücadelelerin içinde boy vermeyi öğrenmiştir, dert etmeyin.

Sadece haksızlık üzdü. Bu kadar net.

Aynı soruyla noktalayayım: Bu toz duman ortadan kalktıktan sonra, kimler birbirinin yüzüne bakabilecek?



13 Eylül 2015 Pazar

Abluka'ya Ödül



Güzel şeyler de oluyor. Hem de çok güzel şeyler.

Emin Alper imzalı Tepenin Ardı'nın hayranı olanlardanım. Dolayısıyla yönetmenin ikinci uzun metraj filmi Abluka'yı da merakla bekliyorum. 

O bekleyiş sırasında harika bir haber geldi. Emin Alper'in yeni filmi Abluka dünya galasını yaptığı 72. Venedik Film Festivali'nin ana yarışma bölümünde Jüri Özel Ödülü’nü kazandı.

Meksikalı yönetmen Alfonso Cuaron'un başkanlığındaki jüride Nuri Bilge Ceylan, Alman oyuncu Diane Kruger, İngiliz yönetmen Lynne Ramsay gibi dünyaca ünlü isimler yer alıyordu. Alper ödülünü jüride yer alan Tayvanlı yönetmen Hou Hsiao-hsien’in elinden aldı.

Abluka ayrıca, kapanış töreninden bir gün önce, Venedik Film Festivali’nin yan bölümlerinde yer alan 18-26 yaş arası farklı ülkelerden gençlerin oluşturduğu jüri tarafından verilen Arca CinemaGiovani ve bağımsız sinema eleştirmenleri tarafından verilen Premio Bisato D’oro ödüllerini de  kazanmıştı.

Zero: Geleceğe Geri Sayım


ZERO Hareketi söz konusu olduğunda hep ‘İkinci Dünya Savası sonrasındaki umutsuzluğa başkaldırı’ vurgusu yapılıyor. Savaş yıllarında büyümüş sanatçıların, karamsar ruh haline ve yerleşik sanat düzenine karşı çıkışı. Bir başkaldırı hareketi.

Çoğu akım kendinden öncesine bir başkaldırı olduğuna göre bu tanımlama ‘yeni bir şey’ söylemiyor. Ama ZERO Hareketi sadece dünya savaşının yarattığı karanlık tabloya değil, dönemin baskıcı, sansürcü, özgürlükleri kısıtlayıcı siyasi yapısına da bir başkaldırı.

Sakıp Sabancı Müzesi’nde bugün ziyarete açılan ve 10 Ocak 2016’ya kadar sürecek olan “ZERO – Geleceğe Geri Sayım” sergisinin basın toplantısında bunları düşünüyorum. SSM Müdürü Dr. Nazan Ölçer’in toplantıdaki konuşmasında bu sergiye nasıl karar verildiğinin ve operasyon sürecinin dışında önemli noktalar var.

Otto Piene, Heinz Mack ve Günther Uecker tarafından Almanya’nın Düsseldorf kentinde başlatılan,  Yves Klein, Piero Manzoni ve Lucio Fontana gibi isimlerin katılımıyla güçlenen ve 1957-1967 yılları arasında tüm dünyada yankı bulan ZERO Hareketinin oluştuğu koşullarla bugün arasında bir ilişki kuruyor Nazan Ölçer. İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki depresyonla, günümüzün tedirgin ruh hali, birbirine hiç uzak değil.



Mülteciler, göçler, sertleşen sınır ilişkileri, güvenlik sorunları, teknolojik savaşlar, gelir adaletsizliği, açlık, hızlı nüfus artışı, terör, şiddet, küresel ısınma, çevre sorunları ve çok daha fazlası. 21.yüzyıl ZERO Hareketinin oluştuğu yıllardan daha masum değil. Nazan Ölçer, ZERO’ya katkı sağlayan sanatçıların büyük depresyona ve piyasa koşullarına karşı başkaldırılarını anlatırken, “Şeffaflık-Özgürlük-Işık” ilkelerinden söz ediyor. Serginin küratörlüğünü üstlenen ZERO Vakfı yöneticisi Mattijs Visser de kendisi için bir tutku olan bu hareketin ‘hesaplaşmaktan korkmayan’ ruhuna işaret ediyor bir anlamda. Serginin kurgusunu gerçekleştiren ekipten Norman Rosenthal’in sözleri zihnimdeki hikayeyi tamamlıyor: “Almanya için 1945 gerçekten de “stunde Nul” –Sıfır Saati- idi; Adolf Hitler ile destekçilerinin uyguladığı, kuşaklar boyu altından kalkılamayacak yıkım ve yenilgilere yol açan dile getirilemez dehşetin ardından gelen o korkunç hesaplaşma anı.”

Basın toplantısının ardından sergiyi gezmeye başlıyoruz. Günther Uecker’in çivilerinden Yves Klein’in monokromlarına, Heinz Mack’ın ışıkla hesaplaşmalarından Lucio Fontana’nın darbeli vuruşlarına uzanan bir başkaldırı var karşımızda. Yves Klein’ın bir eseri ZERO’nun sıfır noktası sayılıyor. Sadece küçücük bir huzme halinde ışığın geldiği simsiyah bir zemin. Yani karanlıkta bile ışığı görebilmek. Sanat, karanlıktaki ışığı görecek.

Nazan Ölçer’in konuşmasını “ZERO hepimize iyi gelecek,” diye noktalaması boşa değil.

Çünkü bu başkaldırı hepimize iyi gelecek.


Sophia Loren: Dün, Bugün, Yarın

Elbette değerlidir herkesin hayat hikayesi.

'Hayatımı yazsam roman olur' klişesinden öte bir değer bu.

Bizi biz yapan hikayelerin toplamından oluşuyor ömür dediğimiz şey.

Kimi zaman, özellikle Fil Uçuşu'nda otobiyografik notlar yazıyorum. Anılar, an'lar, kişiler.. Ama oturup bütün hayat hikayemi yazmayı, otobiyografik bir kitap kaleme almayı hiç düşünmedim. Böylesi kitapların 'samimi' olması zordur çünkü. Kimi olayları tam hatırlayamazsınız, kimilerini değiştirmek zorunda kalırsınız, şunu incitmeyeyim-bunu kırmayayım derken ufaktan yalan söylemeye başlarsınız. Oysa hayat sizi üzmüş ve kırmıştır. Tuhaf işler...

Üstelik hafızam o kadar güçlü değil. Böyle bir kitap yazmak istediğinizde ayrıntıların, yılların, isimlerin, mekanların önemi artıyor. Elime yüzüme bulaştırırım korkusu da var elbette.

Kendim yazamam ama biyografik ve otobiyografik kitaplar okumayı severim. Özellikle de ilgi alanıma giren bir kişinin hayatını izlemek hoşuma gider. Otobiyografiler daha da vurucudur benim için.

Giriş uzun oldu, okuduğum kitaptan yola çıkarak bir hesaplaşma yaptım çünkü. Soru şuydu: "Ben hayatımı yazsam Sophia Loren kadar ayrıntıcı olabilir miyim?" Cevap belli; olamam.


Sophia Loren'in her satırını kendisini yazdığını söylediği "Dün, Bugün, Yarın" isimli otobiyografisini okuyorum. Kitap Kırmızı Kedi etiketiyle raflarda. Baskısı için yayınevini özellikle tebrik etmek gerekiyor. Çeviri kimi yerlerde okuma temposunu düşürse de, Loren'in evcimen dilini korumaya özen göstermiş.

Sinema yıldızlarının otobiyografileri -örneğin bir edebiyatçının otobiyografisinden- daha fazla görüntüye sahiptir. Okuduğunuz her satırda imgeler uçuşur kafanızda. Loren'in kitabında bu durum daha da coşmuş. Sadece kişisel hikayesinin değil, başta Napoli ve Roma olmak üzere, bütün İtalya'nın da portresini çizmiş. Marlon Brando'nun 'kendinden emin' hikayesine kıyasla, abartılı bir 'tevazu' gösteriyor Sophia Loren. O mütevazı hikayenin içinde entelektüel bir figür görülüyor. Yükselişindeki dinamikler ve dengeler biraz örtülmüş. Ama sinema dünyasında kadın olmanın her tür zorluğu hissediliyor.


Sophia Loren'i çok severim. Kitabı okuduktan sonra hayranlığım arttı ve rahmetli Şakir Eczacıbaşı'nın Loren tutkusuna bir kez daha hak verdim.

Anlatacak, paylaşacak çok sahne var kitapta. Ama paylaşmayacağım. Okuma zevkinizi azaltmak istemem. Kitap 25 lira. Baskı kalitesini ve kalınlığını göz önüne alınca mantıklı bir fiyat bu. Ben ikinci baskısını aldım. Yeni baskılar yapacağına da eminim.

Kitabı parlatmak için ağdalı cümleler kurmayacağım. Sinemayı, otobiyografi okumayı ve elbette Loren'i sevenler mutlaka okuyacaktır zaten.

Okurken şunu düşünün: Günün birinde kendi hayatınız yazacak olsanız ne kadar dürüst olabilirsiniz?


6 Eylül 2015 Pazar

Sanat susmayacak!

2015 yılında kültür-sanat dünyasında yaşananlara bakınca çok sayıda engelleme, yasaklama, sansür, baskı, hedef gösterme ve dava haberi çıkıyor karşımıza. Siyasetin kutuplaştırıcı diline sahip çıkanlarla, bu dille hesaplaşmaya girenlerin arasındaki makas açığı giderek büyüyor. Başkaldıran sanat, adalet duygusuyla atıyor adımlarını, sadece gündelik siyasetle değil kendi varoluşuyla da hesaplaşıyor. En azından bunu yapmaya cesaret ediyor. Gezi sürecinde vatandaşlığın yeni tanımını yapma çabasını gösterenler, bu cesareti ödüllendiriyor. Kısacası, bütün olumsuzluklara, yasaklamalara, engellemelere karşı sanat ve başkaldıran sanatçı güçleniyor. Kutuplaştırıcı siyasetin öfkelenmesinin ve -kendi tanımıyla- ‘muhalif sanatçıyı’ sürekli olarak hedef göstermesinin bir nedeni de bu.

Ne kadar hedef gösterseler de, ne kadar susturmaya çalışsalar da hesaplaşmaktan korkmayan sanatı susturamayacaklarını biliyorlar. Sanat, sıfır noktasından hareketlendi bile. Ayrıştırıcı, gücünü şiddetten alan, ötekileştiren dilin en büyük korkusu da bu: Sanatın özgür dilini susturamamak.

Egemenlerin canını sıkan gerçeği bir kez daha tekrar edelim: Sanat susmayacak.


Orhan Pamuk’un “Masumiyet Müzesi” beyaz perdede!



Masumiyet Müzesi okurları bu belgeseli heyecanla bekliyor.

Belgeselin prömiyeri 7 Eylül Pazartesi günü Venedik Film Festivali’nde gerçekleşecek.

Belgeselde Kemal ve Füsun’un 70’li yıllarda yaşadıkları trajik aşkın ve bu aşka tanıklık eden eşyaların hikâyesi Orhan Pamuk’un anlatımıyla izleyiciyle buluşacak.

O esnada başka bir yerde...

...başka bir yerde değil. Tam burada. Başka bir zamanda değil. Şimdi. 
6-7 Eylül 1955'te... İnsanlığın unutulduğu o günlerde...


Bugün, tarihin fotoğraflarına bakın. Kendinizden ve insanlıktan özür dileyecek kadar cesur olun. Bu ayıbın ve utancın parçası olmayın.