Fotoğrafım
Okuduklarım... Dinlediklerim... İzlediklerim... Aklıma takılanlar...

30 Nisan 2015 Perşembe

29 Nisan 2015 Çarşamba

Elif Key: "bize iki çay söyle…"

Diyeceğimi baştan diyeyim: Elif Key’in “Bize İki Çay Söyle…” adlı kitabını mutlaka okuyun.

Bitmek bilmeyen bir toplumsal ergenlik halinin her yüzü var sayfalarda. “Ah ne güzel yıllardı o yıllar,” kolaycılığına kaçmadan, şaşkın bir romantizmin şekerli cümlelerine yenik düşmeden yazılmış bir kitap bu. Geçmişi kutsallaştırma, okuru kutsama derdi olmayan satırlarda, kimsenin başını okşamıyor Elif Key. Onun yerine ruhları rendeden geçirmeyi tercih ediyor. Hem de ruh küçücük kalana kadar. Yazarın iyisi, elini rendeye kaptırmaktan korkmayandır ne de olsa...
Ama kitapla ilgili bir yazı değil bu. Bu yazıyı yazmama neden olan, Elif Key’in kapak içindeki beş satırlık hayat öyküsünden bir cümle.
“1992 yılında bir kadın dergisinde gördüğü ilanda ‘Bir gençlik dergisi için yazısına güvenenleri bekliyoruz’ yazıyordu; kalktı gitti, kapıyı Kanat Atkaya açtı.”
Cümle bu.
Bir yazarın ilk kitabında yer vermek istediği beş satırlık hayat hikayesinin iki satırı böyle.
Tekrar tekrar okudum bu satırları. Bir gazetecinin arkadaşına güzelleme yaptığı, “O olmasaydı, ben olmazdım,” havalarından şarkı bestelediği satırlar değil bunlar. Daha da önemlisi, bir gazetecinin “Usta’ya Saygı” isimli kısa film çalışmasının senaryosu da değil.
İnsanın yüzüne tatlı bir gülümseme yayılmasına neden olacak bir selam sadece. Selam ve aynı kararlılıkla yola devam.
Kısa süre önce Metin Solmaz’la bir muhabbet sırasında, Ankara’daki “Çalıntı” dergisi yıllarını andık. Ben de Metin’in kapısını çalmış ve dergide yazmak istediğimi söylemiştim. Muhabbet arasında Metin hem o ilk karşılaşmayı, hem de yazılarımdan birinin adını söyledi. “Kötü bir yazıydı,” dedim. “Belki de o yüzden hatırlıyorumdur,” dedi, gülüştük.
Ankara’dan posta aracılığıyla yazılar yolladığım “Hayalet Gemi” dergisi de, İstanbul’a gelir gelmez bana kapılarını açmıştı. Murat Gülsoy’la ilk buluşmamızı çok iyi hatırlıyorum. Sonrasında o buluşmanın öncesindeki-sonrasındaki komik anların karikatürünü çizip çok gülmüşüzdür.
Metin, Murat... ve daha nice isim. Her birini güzelliklerle, yoğun sohbetlerle, çalışkan gecelerle, kahkaha dolu masalarla anıyorum.
İşte tam bu noktada, Elif Key’in o cümlesinin ‘büyülü bir cümle’ olduğunu düşünüyorum.
Usta’nın dokunulmazlığını, Çırak’ın eksik görülme halini reddeden bir cümle o. Usta’nın kibirli duruşunu, Çırak’ın başı önde yürüme zorunluluğunu reddeden bir cümle. Usta’nın kendisine hayranlığının, Çırak’ın kendisine güvensizliğinin bir öfkeye dönüşmesiyle alay eden bir cümle. Usta’nın elde ettiği iktidarı kaybetmemek için tutuculaşmasına, Çırak’ın bir gün Usta olmak umuduyla bu tutuculuğa hayran olmasına ayna tutan bir cümle.
Bir gün bir kapıyı çalarsın. Biri açar. Sonrasında birlikte yürümeye başlarsın. Kimin hangi konumda olduğuna aldırmadan, bir hedef kaygısı gütmeden. Sadece o yolculuğun ve yol arkadaşının değerini bilerek. O yüzden güzeldir Yoldaş demek.
Elif Key’in hikayesinde kapıyı açan Kanat Atkaya olmuş. Elif de ilk kitabında, yol arkadaşına şöyle bir selam çakmak istemiş. Biat etmeden, diz çökmeden, yağlamadan, allayıp pullamadan, iktidarın şehvetiyle ayarı kaymış cümleler kurmadan. Hepsi bu.
Devrek’li baston ustası Şükrü Çelebi’ye şapka çıkarılır. Göksu toprağından dünyanın en güzel çömleklerini yapan Hasan Usta’yı rahmetle anarım. Lakerdacı Tunç Ergunsu’nun ustalığına laf ettirmem. Daha ne ustalar vardır böyle... Her birinin çırağının bir gün usta olacağını da bilirim. Ama ustalık şapkasını eleştirilmemek için takan, yeninin sesinden korkan, yerinin rahatını kaybetmemek için çırağına püf noktası anlatmayan kişinin de, dünyanın son sayfasını göremeyeceğimiz hikâyesinde yeri olmadığını bilirim.
Bu yüzden ne Usta istiyoruz, ne Çırak...
Diyeceğimi dedim.
Şimdi Elif Key’in kitabını okumaya devam edeceğim. 

28 Nisan 2015 Salı

Şimdi okullu oldum…



Yıl 1974. İlkokula başladığım gün. Ankara Ballıbaba Sokak’taki evde bütün aile toplanmış durumda. Anneannemle dedem de Bursa’dan kalkıp gelmişler. Dedem, bu özel günde küçük torununu yalnız bırakmak istememiş. Oysa biliyoruz ki, ancak iki baston desteğiyle yürüyebilen dedem, seyahat etmekte zorlanıyor. Sabah erkenden kalkılmış, tıraş olunmuş, takım elbise giyilmiş, köstekli saat takılmış... Sol kolumu dedemin omuzuna atıvermişim poz verirken. En çok o sarılma anını özlüyorum. Bir de hala burnumda dolaşan tıraş kolonyasının kokusunu.

27 Nisan 2015 Pazartesi

Bebeği beşiğinde öldürmek!

Nobel ödüllü yazar Kenzaburo Oe’nin kendi gerçekliğinden yarattığı müthiş bir başyapıt.
Romanın adı “Kişisel Bir Sorun” olmasa ve biz okurlar, yazar Kenzaburo Oe’nin gerçekliğinde de benzer bir hikâye olduğunu bilmesek nasıl bir okuma süreci yaşardık acaba? Okuduklarımızın sadece kurmaca bir metin olmadığı bilgisi, Bird’ün engellerle dolu hikayesi ile aramıza bir “engel” koyar mıydı? Nobel Edebiyat Ödüllü Japon yazar Kenzaburo Oe’nin 1964 tarihli romanı “Kişisel Bir Sorun” bütün bu soruları sordurtmanın yanı sıra, muhteşem bir yolculuk vaat ediyor. Hem roman kahramanı Bird’ün iç dünyasına hem de her sahnesi üstünden okurun kendisine doğru yapacağı bir yolculuk.
Bird, 27 yaşında bir adam. Roman 1962 yılında geçtiğine göre, 1935 doğumlu bir roman kahramanıyla karşı karşıyayız. Bu durumda tıpkı yaşıtı Kenzaburo Oe gibi, Hiroşima’yı, atom bombasının yıkıcı etkilerini, çürümüş bedenleri, akmış gözleri, dışarı fırlamış beyinleri görmüş durumda. Eksilmiş, eksiltilmiş bir kuşağın çocuğu. Dershane öğretmeni Bird’ün Afrika’ya gitme, engelleri aşma, “orada olma” hayaliyle başladığımız romanda en büyük beklentisiyle ruh halini de anlıyoruz kısa sürede: Kabuğundan çıkmak, gitmek ve döndüğünde gidebildiğini göstermek, büyük gezisinin dönüşünde “Afrika’da Gökyüzü” başlıklı bir hatırat yazmak. Çok güçlü bir anlatıyla karşı karşıya olduğumuzun sinyallerini hemen ilk sayfalarda, Bird’ün bütün bunları, yolda karşılaştığı bir travestiyle geçireceği zamanın hayalini kurarken düşündüğünde anlıyoruz. Öteki’nde kendini bulma ve anlaşılır kılma çabası romanın kimi zaman ürkütücü boyutta bir samimiyete ulaşacağının en belirgin sinyali: “O adam ve ben iki kardeş gibi çırılçıplak uzanır konuşurduk herhalde. (…)Her an tehdidi altında yaşadığım nevroz parçacıklarını tek tek temizler, beni mutlaka anlardı.”

Engellerle dolu bir hayat Bird’ün hayatı. Kendini ifade etmesinin, insanlarla iletişim kurmasının, çelimsiz bedenini toplum içinde görünür kılmasının ve hayallerini gerçekleştirmesinin önünde hep engeller var. En büyük engel de bekleyişiyle başladığımız doğumun gerçekleşmesinden sonra ortaya çıkıyor. Kafatasındaki eksik yüzünden beyni dışarı taşmış, beyin fıtığı teşhisi konmuş bir çocuk veriyorlar kucağına hastanede. Bir bitkiden farksız bebeğiyle, yeni bir engeli aşıp aşmama kararının eşiğine geliyor Bird. Bir kuşu andıran bedeni ve ifadesiz yüzüyle uçamayan kuş Bird, kanat çırpmak zorunda bu engeli aşabilmek için.
Kanat çırpmak. Özgürleşmek. Toplumsal sözleşmelerden uzaklaşmak. Ahlakın ve aidiyetin dayattığı kuralları hiçe saymak. Aileyi sorgulamak. Yaşamı sorgulamak. Hastalıklı, neredeyse bitki bir bebeğin bedeni üstünden ölüme ve yaşama karar veren bir Tanrı rolüne bürünmek. Bütün bunları yaparken bireysel varoluşla hesaplaşmak. Alkole ve iç karanlığına sığınmak. Aslında bu noktadan itibaren, kurmaca ile gerçek, Bird ile Oe birbirine giriyor. Yazarın “Kişisel Bir Sorun”u önce okurun ve giderek insanlığın sorunu haline geliyor. Bir gün engelli bir çocuğunuz olsa (ya da bir başka engel giriverse hayatınıza, sizi toplumsal olarak “ötekiler” hanesine yazan bir olayın öznesi olsanız) ne yapardınız? Bunu nasıl aşardınız?
“Kişisel Bir Sorun”, Kenzaburo Oe’nin benzer bir süreçten çıkışının hemen ertesinde yazdığı bir roman. Yazar, 1963’de bedensel ve zihinsel özürlü bir çocuk sahibi olmuş; Hikari. Kenzaburo Oe ve karısı da önce bu çocuğun yaşamaması gerektiğine karar vermişler. Sonrası Hikari’ye adanan bir hayat. Oe, bütün gün oğluna kuş sesleri ve klasik müzik parçaları dinletmiş. Kumiko Tamura, küçük Hikari’ye piyano dersleri vermiş. Sonuçta konuşması bile mucize olarak görülen Hikari, yedi yaşına bastığında besteler yapmaya başlamış. 20 yaşına geldiğinde de ilk CD’sini piyasaya çıkarmış. Hikari bugün 47 yaşında, hâlâ konuşamıyor ve Japonya’nın önemli bestecilerinden biri olarak anılıyor. Babası 1994’te Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldığı sırada elbette Hikari de orada. “Kişisel Bir Sorun”, baba-oğulun başarı hikâyesine dönüşüyor.
H.Can Erkin’in Japonca aslından çevirdiği roman, dünya edebiyatının en sarsıcı eserlerinden biri hiç kuşkusuz. Benzetmelerin bolca olduğu anlatımın çevirisinde, ister istemez çok sayıda “gibi” edatı kullanılmış. Bunun dışında yazarın can yakıcı derecedeki sahici anlatımı, Türkçe çeviride de karşılığını bulmuş.
William Blake’den alınma bir dizeyle baş etmenin romanı “Kişisel Bir Sorun”: “Bebeği beşiğinde öldür… Henüz harekete geçmemiş arzuları beslemektense…” Güçlü bir yazardan, hazmetmesi güç ama okunması kaçınılmaz bir başyapıt.

24 Nisan 2015 Cuma

Camus'yle yürümek…


Öldüğünde cebinden bir tren bileti çıkmış. Nedendir bilinmez yolculuğunu o biletle değil de arkadaşının arabasıyla yapmayı seçmiş. Belki de kırk altıyı bitirip kırk yedi yaşına bastığı o günlerde, En saçma ölüm şekli bir araba kazasında ölmektir, sözünün peşinden gitmek istemiştir. Yayımcısı ve yakın dostu Michel Gallimard’ın kullandığı Facel Vega marka otomobilin bir ağaca çarpmasıyla bitmiş doludizgin bir hayat. 6 Ocak 1960 tarihli France Soir haberi “Yol düz, kuru, ıssızdı. Kader böyleymiş,” başlığıyla vermiş. Dünya Albert Camus’ye böyle veda etmiş.

İşte kitaplarını okumanın dışında Camus’nün izinde yürüyebilmenin bazı yolları:

1.     Futbolla ilgileniniz: Arkadaşı Charles Poncet “Tiyatro mu futbol mu?” diye sorduğunda, hiç düşünmeden “Futbol,” demiş Camus. 1929’da Racing Universitaire d’Alger’nin genç takımında kalecilik yapan futbol aşığı Camus, Ahlaka dair ne biliyorsam bunu futbola borçluyum, çünkü top hiçbir zaman beklediğim köşeden gelmedi,” demiş. Ahlakçılığı her zaman tartışma konusu olan ustanın, dini ve politik ahlaktansa futbolun basit ahlak kurallarına sırtını yasladığını unutmadan, bir maça gidiniz. Sahadaki oyunu bir de onun gözüyle izlemeye çalışınız.

2.     Tiyatroya gidiniz: 21 Şubat 1941’de, yani 28 yaşında günlüğüne “Üç absürd tamamlanmıştır,” yazar Camus. Bu üç kitap; Sisyphos Söyleni, Yabancı ve Caligula’dır. Tiyatro onun olmazsa olmaz’larından olmuştur hep. Sadece yazdıklarıyla değil, oyuncuğundan yönetmenliğine, tiyatronun içindeki duruşuyla da. Kimi zaman kendi yazdığı bir metni yönetir, kimi zaman Dostoyevski’den bir uyarlama yapar. “Sert”tir Camus’nün tiyatro anlayışı, cesurdur. İktidarla-muktedirle işi olmaz. Yasaklarla, kurallarla, kalıplarla boğuşarak kurar sahnesini. Siz de, o kostümleri kuşanarak, tiyatronun hapsedilmeye çalışıldığı çemberin varlığını unutmayarak, bir oyuna gidiniz. Oyunu alkışlarken Camus’nün Sanatçı yalanla ve kötülükle uzlaşamaz, sözünü hatırlayınız.

3.     Geziniz: Uzun süre aynı evde, aynı yerde hatta aynı şehirde yaşayamamış Camus. Yersiz yurtsuz, köksüz bir “Cezayirli Fransız”. Şehirlerden, evlerden, otel odalarından geçip gitmiş. Dünyayı daha iyi kavrayabilmek için, onda daha çok şey aramak gerekiyor belki de. Bağlanıp kalmamak, gitmeyi bilmek gerekiyor. Siz de, arada bir gitmeye cesaret ediniz. Hiçbir yer yoksa gideceğiniz, çıkıp evden, şehri anlamaya çalışarak uzun uzun yürüyünüz. Binip bir otobüse bilmediğiniz semtlere gidiniz. Şehrin günden güne değişen fısıltısında, yaşadığınız günleri anlamaya çalışınız.

4.     Kedileri seviniz: Babasının ardından yazdığı unutulmaz metin “Babam Camus”de, kızı Catherine Camus, babasının kedilerle kurduğu ilişkiyi de anlatır. Özellikle de evlerindeki doğurgan kedi Agathe ile. Belki de, kedilerin o başına buyruk hallerinde kendinden izler buluyordu usta yazar. İster Camus’ye öykünerek bir kediyi, isterseniz bir başka hayvanı ve özellikle de bir sokak hayvanını seviniz. Aslında daha doğrusu, dünyaya yaptığımız bütün bu kötülüklere rağmen bir hayvanın sizi sevmesini sağlayınız.

5.     Direniniz: Camus, 1944’te efsanevi yeraltı gazetesi Combat’nın anonim yazarı ve editörü olarak Direniş’e büyük katkıda bulunmuştu. Şiddete karşı çıkmak için şiddet kullanmanın ahlaki bedellerini sorgulamasıyla kimilerine göre pasif bir direnişçi olarak görüldüyse de, yaşamın her alanında direnç gösterdi. Her tür totaliter rejimle hesaplaşmaktan geri durmadı. Hatta bu “Başkaldıran İnsan” sonrasında yakın arkadaşı Sartre ile yollarının tümüyle ayrılmasına neden olsa da. Sadece yılın şu son zamanlarında değil, bir ömür boyu, Camus’nün izini sürünüz. Yukarıdan inme, dayatmacı, kibirli her cümle, karşısında direnen bir başka cümle bulacaktır.

Sıkılıkla tekrar edilen, ezberlenmiş alıntılar listesinin zirvelerinde olan bir sözü vardır ya Camus’nün, bir kere de biz söylesek ne çıkar: Önümden gitme seni izleyemeyebilirim, arkamdan da gelme yol gösteremeyebilirim; yanımda yürü ve yalnızca dostum kal.” 

Dilediğiniz yolu seçip, o dostluğun gücüyle, yürüyebildiğiniz kadar yürüyerek. Camus’yle dost olmak iyidir.


23 Nisan 2015 Perşembe

HBS/Hayat Bilgisi Sınavı.10: Ukalalık nedir?

Aşağıdakilerden hangisi doğrudur? Ya da doğru değildir?

a) Ukalalık, bakmamaktır.
b) Ukalalık, bakıp görmemektir.
c) Ukalalık, her cümleyle derinleşen bir yaradır.
d) Ukalalık, yalnızlıktır.
e) Ukalalık, böyle sorular sormaktır.

Bir sinema perisinin anıları

Ahmet Uluçay’ın anısı önünde saygıyla eğilerek başlayalım. Uluçay, 2009 yılında ayrıldı aramızdan. 2004 tarihli “Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak” ile sinema tarihinin kişisel ve dokunaklı hikayelerinden birini arkasında bıraktı, gitti. Hepimiz sinema tutkusuyla yanıp kavrulan Recep ve Mehmet’i çok sevdik. Onların derme-çatma projeksiyon makinesi hepimizin çocukluk hayallerini beyazperdeye yansıttı bir anlamda.
 
Sinema büyüsünü bir çocuğun bakış açısından aktaran çoğu filmin hafızamızda derin izleri var. En bilinen örnek de elbette, Giuseppe Tornatore imzalı “Cennet Sineması”. Bu konuda çekilmiş başka filmler de sayabiliriz. Çünkü konu sinema ve çocukluk olunca anlatılacak çok hikaye çıkıyor karşımıza. Şilili yazar Hernan Rivera Letelier de, 2009 yılında yazdığı “Film Anlatıcısı Kız” ile okurları, sinema aşığı bir çocuğun farklı ve özel hikayesiyle tanıştırıyor.


'50'lerin sonu, '60'ların başı. Şili’de küçük bir kasaba. Geçirdiği bir iş kazası yüzünden belinden aşağısı tutmayan babası ve dört erkek kardeşi ile yaşayan 11 yaşındaki Maria Margarita. Annelerinin kazadan hemen sonra terk ettiği bir aile. Yoksulluğun  hüküm sürdüğü, insanların yaşamlarını güherçile madenlerine emanet ettiği bir coğrafya. Bu yoksulluğun unutulabildiği, insanların biraz olsun hayal kurabildiği tek yer sinema salonlarıdır. Aile ancak bir bilet almaya yetecek kadar para denkleştirebildiği için bir çözüm bulunur. Sinemaya beş kardeşten biri gidecek ve dönüşte herkesi karşısına toplayıp filmi anlatacaktır. Kardeşler arasında yapılan yarışmayı Maria Margarita (ya da kısa süre içinde kendine alacağı ve ‘Sinema Perisi’ anlamına gelen takma adıyla Hada Delcine) kazanır. Kısa sürede sadece ailenin değil, bütün kasabanın ‘film anlatıcısı’ haline gelir. 
 
Süslü anlatımdan uzak
 
Kısa bölümler halinde ilerleyen, süslü anlatımdan uzak, bir sonraki sahneyi merak ettiren bir novella “Film Anlatıcısı Kız”. Özellikle yukarıda özetlediğimiz bölüm, mizah dozu yerinde bir dille işlenmiş. Yer yer, büyülü bir dünyanın kapıları açılabilecekken Hernan Rivera Letelier, tercihini bu yönde kurmamış. İlk yarıdaki renkli günleri detaylı anlatan yazar, Maria’nın kendi deyişiyle 'düşüşe geçtik' dediği noktadan sonrasını ise oldukça hızlı geçmiş.
 
1950, Talca doğumlu Hernan Rivera Letelier, Şili’nin günümüz edebiyatında en tanınmış isimlerinden biri. Yıllarca kırsal kesimde yaşamış ve Kuzey Şili’deki güherçile madenlerinde çalışmış Letelier. Şili ve İspanya’da ödüller kazanmış. 2001’de Fransa Kültür Bakanlığı tarafından Sanat ve Edebiyat Şövalyelik Nişanı’na değer görülmüş.
 
Sarsıcı sahneler
 
“Film Anlatıcısı Kız”, Süleyman Doğru’nun çevirisinin de katkısıyla, başlanır başlanmaz bitirilen kitaplardan. Annesi gibi sinemaya âşık olan ve zamanla aynı kadere mahkum olan Maria’nın tatlı bir gülümsemeyle başlayan hikayesi, öyle ilerlemiyor ne yazık ki. Oldukça sarsıcı sahneler çıkıyor karşımıza. Ama bir okur olarak, Maria’nın 'şimdiki zamanı'na yeterince odaklanmamış olmak içime sinmedi doğrusu. Okumamış olanların heyecanını kaçırmamak için ayrıntı vermemeye özen gösteriyorum ama şunu da söylemeliyim; kitabı bitirdiğimde Hernan Rivera Letelier’in büyük bir romanı, küçük bir anlatıya sıkıştırdığı hissine kapıldım. Okur olarak toplumsal bir dönüşümün, siyasi savrulmaların, yoksulluğun, hayallerin ve bitmek bilinmez sanılan çocukluğun yok oluşunun denizinde yelken açmaya hazırlanıyoruz ama sadece ayaklarımızın ıslanmasıyla yetinmek zorunda kalıyoruz.
 
Sinema hayaliyle yanıp kavrulan çocuklar. Kendi filmini çekme hayaline kapılanlar. Ya da izlediği bir filmi, hayat bilgisiyle birleştirip bir kasabayı büyüleyecek kadar iyi anlatanlar. Ahmet Uluçay’ın Recep’le Mehmet’inden, Hernan Rivera Letelier’in Maria Margarita’sına çizilen bir çizgi... Kimi eksiklerine karşın “Film Anlatıcısı Kız” iyi bir fikirle yola çıkmış bir yazardan, kısa bir okuma anı için iyi bir fırsat.


23 Nisan

Ben Halit Kıvanç’ın TRT’de sunduğu şenlikleri izleyerek büyüyen kuşaktanım. O yıllarda şenliğin uluslararası boyutu Ankara’da yaşanıyordu. Dünyanın çeşitli ülkelerinden gelen çocuklar bir hafta süreyle evlerde konuk ediliyordu. Mahallenizde bir Macar çocukla futbol oynama ya da parkta yürürken bir Japon kıza rastlama umudunu taşıyabiliyordunuz o hafta boyunca. Çocuklar genelde varlıklı evlere konuk gittiğinden dış dünyadan birilerine dokunabilmek ‘bizler’ için hayaldi. Hafta bittiğinde geriye İtalyanca ‘seni seviyorum’ demeyi öğrenen ya da Hollandalı bir kızla aşk yaşadığını iddia eden ‘havalı öğrenciler’ kalıyordu.

23 Nisan törenleri şiir okumanın bağırmakla eş tutulduğu, çocukları folklorcular-baleciler diye ayıran zihniyetlerin pörtlediği ve havanın genelde soğuk olduğu günler olarak geçmiş tarihime.

İlkokul öğrencisi Yekta Kopan, bir 23 Nisan töreninde şiir okumaya hazırlanıyor…

Yine de severim bu günü. Kutlama yapılmasını severim. Bayram olacaksa böyle olsun.

Ama bu bayramın eskiden beri sevmediğim bir uygulaması var: Koltukların çocuklara bırakılması.

Her tarafından ‘poz akan’ bir tören.

Çocuklara ezberletilen metinler hamaset doludur.

Koltuğu ‘devreden’ siyasiler öylesine müşfiktir ki, hafiften korkar insan.

Bu ‘şaşırtıcı’ olayı izlemeye gelen basın mensupları, bir ‘komiklik’ yakalayabilmek için türlü numara çekerler.

Günlerce öğretmenleri tarafından hazırlanan, gece evde ezberi kontrol edilen çocuğun bu baskıya dayanamayıp ağlama krizine yakalandığı da olur, kendinden geçip sağa sola emirler yağdırmaya başladığı da.

Öğretmenler ve veliler ‘koltuk sevdası’ ile birbirlerine girerler. Başbakan olacak çocukla bakan olacak çocuk arasındaki yarışın hırsı herkesi esir alır.

“Aslında bizimki başbakan olacaktı ama filanca okulun müdürü, falanca müsteşardan torpil yaptırmış, seneye çok daha güçlü gireceğiz yarışa,” lafları uçuşur evlerde.

Ağdalı bir konuşma yapışır çocuğun ağzına. Siyasetin ‘sahtekar’ tonlamalarıyla süslenir cümleler. Takım elbise ya da tayyör çocukluğun masumiyetinden geriye ne kaldıysa alır götürür.

Çocuklara söyletilen o sözlerden biri hayata geçse gam yemem. Ama nafile. Birkaç kare fotoğrafın dışında bir şey kalmaz bu törenden.

Bu yıl da yapılacaktır bu tören.

Cumhurbaşkanından başbakanına, Meclis başkanından bakanlara herkes koltuğunu –geri almak kaydıyla- mini mini çocuklara emanet edecektir. Görevi devralacak çocuklar çoktan seçilmiştir. Ezberleyecekleri metinler ‘uzman kadrolar’ tarafından yazılmıştır. Herkesin hoşuna gidecek bir-iki ‘şakacık’ yerleştirilmiştir konuşmalarının içine. Takımlar ütülenmiş, ayakkabılar parlatılmıştır.

Koltukların devredileceği çocukların seçiminde de hassas davranılmıştır mutlaka. Paralelci olmayan, Gezici olmayan aileler bulunmuştur öncelikle. Berkin Elvan’ın cenazesine katılmamış babalarla, Ceylan Önkol’un yasını tutmamış analar listelenmiştir. Çocuklarını Roboski’de kurban verdikten sonra “Biz kan parası değil adalet istiyoruz,” diyen ailelerden uzak durulmuştur. Koray Kaya’nın, Uğur Kaymaz’ın, Ümit Kurt’un adını duvarına asmış evler görmezden gelinmiştir. Adı vicdan sızlatan daha nice çocuk ‘yoklara’ yazılmıştır. “Muharrem Taş okul nedir bilmeden öldü,” diyenler avuçlarını yalamıştır. ‘Çok affedersiniz” sıfatlılar zaten hep uzaktadır.

Kusura bakmayın çocuklar, ‘günübirlik siyasetçi’ olmanın bile kuralları vardır.

Anne-babanızın oy verdiği partiye, izlediği televizyon kanalına, okuduğu gazeteye, üye olduğu derneğe, abonesi olduğu sosyal medya ortamına göre belirlenir kaderiniz. Gerisi sizin ezber yeteneğine kalmış.

Varsın çocuklara yönelik suçlarda artış olsun, varsın çocuklar açlıktan ölsün. Varsın çocuklar öldürülsün, anaları yuhalatılsın. Varsın faili meçhul cinayetlerin kurban listesinde bir isim olarak kalsın çocuklar. Varsın ‘yok parasına’ işçi olsunlar. Siyaset denen oyunu bile, muktedirlerin kurallarıyla oynayabilirsiniz ancak.

Yarın koltuklara kimler oturacak bilmiyorum. Dilerim ömürleri boyunca mutlu olurlar. Dilerim hayat onlara, bu dertlerin yükünü taşıtmaz. Dilerim bizlerin yüreğindeki sancı, onlarda kalmaz.

Dilerim “Bu ülke için en iyi sistem başkanlık sistemidir,” ezberi o çocuklardan birinin ağzına yapıştırılmaz.

Dilerim çocuklar siyasetin kirli oyunlarını değil, kendi bildikleri oyunları özgürce oynarlar.

Milan Kundera'nın vatansız ve dilsiz kahramanları

Milan Kundera, uzun bir aradan sonra "Kayıtsızlık Şenliği" ile sevindirdi.

Yüz sayfalık bir roman bu. Roman teknikleri konusunda rapor veren bilirkişileri açığa düşürecek kadar yeni ve özgün bir anlatı. Kundera'dan da bu beklenirdi diyenler haklı.


Anlatıcının varlığını asla unutturmayan, roman karakterleri ile anlatıcının düşünce derinliği konusunda kalın sınırlar çizmeyen, bir kurmaca metnin içinde ilerliyor olma durumunu hayatın şakası haline getiren bir usta Kundera. Hem de bütün bunları yaparken, yoğunlaşmayı-odaklanmayı müthiş ustalıkla başarıyor. Öyle ki, "ne var şimdi bunda" dedirtecek kadar sıradan ve her sayfadan sonra sarsacak kadar vurucu.

Parantez içlerini önemseyen ve anlatının bir katmanı haline getiren usta.

Giderek hayatın o parantez içlerinden oluştuğunu düşündürüyor insana.

Karakterlerini öyle özellikler üstünden kuruyor ki, ders niteliğinde.

İşsiz oyuncu Caliban'ın uydurma anavatan, uydurma dil bölümü bir harika. (İşsiz oyuncu Caliban, başlı başına bir parantez içi değil mi?)

Bir anavatan seçmekten daha kolay ne var? Ama o vatanın dilini uydurmak, işte o zor.

Uydurma bir dili hazırlık yapmadan, sadece otuz saniye, durmadan konuşmayı deneyin! Dönüp dolaşıp aynı heceleri tekrar edersiniz ve bir sahtekarlık yaptığınız hemen ortaya çıkar. Var olmayan bir dili uydurmak, ona her şeyden önce akustik bri inandırıcılık vermeyi gerektirir. 

Kısacık bir bölüm. Karakterin vatansızlığı giderek kimliksizliğe ve oradan dilsizliğe dönüşüyor. Üstelik okurun kendisini bir deneyin içinde bulmasını sağlayan, eğlenceli bir bölüm.

Ustalık burada başlıyor işte.

Üstelik şu üstteki paragraf, Kundera'nın 'vatansız ve dilsiz! bütün karakterlerini tekrar okuma isteği de uyandırıyor.

Kundera'nın edebiyatını sevenlere özellikle tavsiyedir.



Yaşamak denen lanet

Costas Ferris unutulmaz filmi Rembetiko ile 80li yıllarda sinemaseverlerin hayranlığını kazanmış, ülkemizde çok sevilen yönetmenler arasına girmiş bir sinemacı. Yunan kültürünün bütün yüzlerine bakmayı seven bir yönetmenin 1974 tarihinde Aleksandros Papadiamantis’in ünlü romanı İ Fonissa’yı sinemaya uyarlamasına şaşmamak gerekir. Şaşılacak nokta komşu ülke edebiyatının böylesine önemli bir eseriyle bizim bu kadar geç tanışmamız. O yüzden ben de –tıpkı kitabın önsözünü yazan Herkül Millas gibi- Jaguar Kitap’a ve çevirmen Yasemin Aydın’a teşekkürle başlayayım.

Herkül Millas’ın önsözü değerli ve katkı sağlayıcı. Çünkü Yunan edebiyatının en tanınmış, sevilen temsilcilerinden biri olan ama henüz tanımadığımız bir yazarın kitabı var elimizde. Aleksandros Papadiamantis. Orijinal adı İ Fonissa olan kitap Türkçede baş karakterin adıyla yayımlandı: Hadula – Bir Ada Öyküsü.



Hadula birden çok tanımlamayı barındıran bir roman/novella. Bir ayağı antik Yunan metinlerinde dururken tüm bedeniyle geçen yüzyılın başına -oradan da günümüze- uzanıyor. Geleneksel bir toplumun dinamikleri, anlatı boyunca benzersiz bir alt metin oluşturuyor. Aynı gücü, atmosferin oluşmasını sağlayan coğrafya anlatımında da görüyoruz. Hafıza, önemli bir yer tutuyor Hadula’da. Olay örgüsü ile hafızanın derinlikleri dengeli bir şekilde ilerliyor.

Ama bütün bunlardan öte bir tanımlama yapılmalı bu kitap için. Bir kadın romanı. Hem de oldukça öncü bir bakış açısıyla; hesaplaşmaktan kaçmayan ve ruhun derinlerine inmek konusunda cesur. Aleksandros Papadiamantis’in bu kitabın baş karakterinin adıyla, “Hadula Yazarı” diye anılması romanın ve kadın karakterin gücünden geliyor. Romanın asıl adı İ Fonissa (Kadın Katil) yerine asıl adıyla, yani Hadula diye anılması boşuna değil.

Yunan edebiyatının Dostoyevski’si olarak anılan yazarın bu romanında kadın karakterini ‘suç-ceza-iyilik-kötülük’ çizgisinin ortasında bir hikayeye oturttuğunu söyleyebiliriz. Papadiamantis, bunu yaparken, kadim coğrafyanın insanla ilişkisinden antik anlatının korosuna o kadar çok unsurdan faydalanıyor ki, klişelere yenik düşmeyen bir eser çıkıyor ortaya.


Sarsıcı bir sahneyle açılıyor roman. Yeni doğmuş, öksürüğü kesilmeyen üçüncü torununun başındayken tanışıyoruz Hadula’yla.  ‘Kız’ torununun derdine derman olmaya çalışan kadının hafızasında, toplumsal bir çerçeve çiziyor yazar. Kadın olmak bir ‘lanet’ midir? Daha ötesi kadın olarak yaşamak bir ‘lanet’ midir? Erkek egemen bir toplumda bu lanete başkaldırmanın, çaresizliği sonlandırmanın yolu ölüm müdür? Ölmeye-öldürmeye cesaret, kadının yok sayılan varlığını kurtarmanın tek yolu mudur?

Kitabın heyecanını azaltmamak için Hadula’nın bu sorulara verdiği cevapları ve olay örgüsünün nasıl aktığını anlatmıyorum. Çünkü sarsıcı bir hikaye bekliyor bizi. Sadece şunu söylemeliyim; kitabın orijinal adının ‘kadın katil’ anlamına geldiğini unutmayın. Ayrıca bu kısa romanın, dünya edebiyatında Dostoyevksi’nin “Suç ve Ceza”sı ile kıyaslandığını da. Bu dünyada kadın olmanın derdini omuzlamış olan Hadula’nın, önce kendi torununun sonrasında da başka kızların ‘lanetini’ yok etmek için bulduğu çözüm, tüyler ürpertici ve düşündürücü bir hikayenin ortasında bırakıyor okuru. Üstelik yazar, okurunun Hadula’dan yana olmasını sağlayacak bir dünya kurmayı da başarıyor.

Kadını köleleştiren bir erkek algısının yıkıcı sonuçlarını tartıştığımız günümüz Türkiye’sinde geç kalmış bir okuma deneyimi Hadula. Tam bu noktada Herkül Millas’ın önsözüne bakmalıyız. Yunan edebiyatının en tanınmış ve sevilen temsilcilerinden biri olan Aleksandros Papadiamantis’in bugüne kadar Türkçeye çevrilmemiş olması gerçeğiyle başlıyor Millas önsözüne. Önemli bir soru bu. Soruya birden çok cevapla yaklaşarak önemli bir çerçeve çiziyor Herkül Millas. Sadece dilimize kazandırılacak eserler noktasında değil, edebiyatımızın önemli örneklerinin diğer dillere çevrilmesi konusundaki ‘seçkinci’ tavrı da mercek altına alan bir bakış var bu önsözde. Üstünde önemle durulmalı.


Kitapla ilgili söylenecek daha çok şey var. Çoğunluğu önsözde sorulan soruların, okur tarafından düşünülmesi ve yorumlanması gerekiyor. Hadula – Bir Ada Öyküsü, son ayların beklenmedik okuma hazinelerinden biri.