Fotoğrafım
Okuduklarım... Dinlediklerim... İzlediklerim... Aklıma takılanlar...

29 Ekim 2015 Perşembe

Ayşe, Neşe / Her şey beşe!

Sesi böyle hafiften burun ucuna alıcan abi. Kendini duyurucan ama boğa gibi hönkürmeyecen. Şimdi nasıl anlatayım, şöyle düşün abi. Pencereye tünemişsin, bi bakıyosun aşağıdan manitan geçiyo. Manita demeyelim de şey gibi olmasın, yavuklun geçiyo. Yukarı bakması için n’aparsın, kendini duyurman lazım di mi? Böğürür müsün o durumda? Katiyetle. Fısıldamayla seslenme arası bir durum gerekir. Hani sanki aşk çağrısı. Anladın sen! Şimdi bu olayın aşksız halini düşün. Burada aşk çağrısı yapmaya kalkarsak, bütün orman başımıza çöker alimallah... Olaydan aşkı çıkarmak için n’apıyoruz? Sesi hafiften burnun ucuna alıyoruz. Bütün numara bu.

Şimdi aşağıdaki çamaşırcıya bir herif geldi, pazarcılıktan transfer. Sanırsın çiftleşme mevsimindeki akbaba. Asılıyo boğazına, öksürük-balgam ne varsa salıyo. Müşteri iskele alabanda yapsa halat koparır, o şekil. Ne bağırıyon be koçum, ne kanıtlamaya çalışıyon? Ama pazarda öyle alışmış ya, ikizlere takkeci bunlar, ne ezberlemişse oradan saydıracak. Bunlara dört kere altı de, verir cevabını, altı kere dört de, dut yemiş bülbüle döner. Götümün kenarı. Mahalle esnaflığında böyle bağırmayla yürümez bu işler abicim. İnceliği vardır gelgel yapmanın. Dükkanın önünden geçeni korkutmaya dikilmiyoruz ki bütün gün. Derdimiz müşterinin ilgisini çekmek. Bildiğin reklamcılık bu.

O reklamlarda ne paralar dönüyo haberin var mı senin? Herifler hamuduyla götürüyo. Sonra bi bakıyorum televizyonda, bildiğin işkembeden slogan çıkarmış. O laflar var ya, bildiğin bok kokuyo. Ulan biz günde on kere yeni slogan bulmak zorundayız. Kimi zaman öyle olur ki abicim, anında çember çevirmen gerekir. Baktın kırmızı paltolu bi müşteri geliyor, hemen kırmızılı bi slogan bulucan, basıcan gelgeli. Yaşlı iki teyze mi geçiyo, hiç girmiycen yaş konusuna, fena alınırlar. Her şeyi hesaplıycan anlıycağın. Geçen gün, senden iyi olmasın bi abinin ayağı takıldı, düştü düşecek, hem yardıma koşuyorum hem bağırıyorum: Düşenin dostu burada, ne alırsan beş lira!

Mesele bu işte abicim: Ne alırsan beş lira! Çin olayı geldi, her şey değişti. Eskiden tabak-çanak, çeyiz, elektronik falan hepsi ayrıydı. Şimdi adam metrekareyi buldu mu, basıyo içine Çin malını, bitiriyo meseleyi. Yalan değil, vallahi ne alırsan beş lira abi. Yani şu ortadaki tezgahlar öyle, raflarda durum farklı tabii. Ama yani şuna bak abi, üçlü kültablası takımına bak, beş kağıt. Şunlar saklama kabı, beşli takım. Yastık kılıfının ikisi beşe, işçilik de iyi be abicim. Allah seni inandırsın şu şarz bile beş lira, ayfona falan hepsine uyuyo hem de. Bu tam senlik anlayacağın.

Ekmeğimizin derdindeyiz ama vicdansız değiliz be abi. Geçen gastede okudum, bu Çin’dekiler var ya, kitapsız bunlar abi. El kadar bebeleri kapatıp bir hangara, vuruyolarmış kilidi üstlerine. Yarı aç yarı tok, gece gündüz bilemden çalışıyomuş orda bebeler. Lan hiç mi vicdan yok sizde Allahsızlar? Yemek dediğin bi tas lapa. Onda da dışarı çıkmalarına izin vermiyolarmış ha! Neden diyeceksin? Çünkü bu sabiler o kadar umuttan düşüyolarmış ki, hangarın tepesine ulaşabilen bırakıyomuş kendini aşağı. İntihar ediyolar abi! Var mı ötesi?

Dokuz yaşında, on yaşında çocuk neden ölmek ister bi düşün abi? Ağzına sıçtığımın parasında vicdan yok onu anladık da, bu puştlarda da mı hiç vicdan yok? Diyeceksin ki onlar adam değil, sen neden kaypaklık yapıyosun? Haklısın be abi. Bu boktan dünya, oradaki adamın vicdansızlık tahtasına beni de yazıyo işte. Dokuz yaşında çocuk kendini damdan bırakıyo, ben burda beş liraya gelgel çekiyorum. Şu kapıdan içeri soktuğum her müşteri, cehenneme giriş biletim aslında. Tövbe estağfurullah...

Sabah doğar güneş, bizde her şey beş. Öyle bağırıyorum işte. Ses burunda. Aşka davet eder gibi. Yemişim aşkını. Üstelik ben istediğin kadar adamlık yapayım, gelip geçenin gözünde züğürdün önde gideniyim. A ve me’lerde çalışanlar farklı sanki... Dört bi yana diktiler o heyulaları. Mahalleden kopan bütün gençler bi a ve me’ye kapak atmak için birdirbir oynuyo. Yapacağı iş de önemli değil. Ha ayakkabıcı olmuş ha oyuncakçı. Zaten o dükkandan öbürüne zıplıyolar durmadan, gelsin tazminatlar-gitsin yemek fişleri. Bi de görsen, iki ayda burunlarından kıl aldırmıyolar. Hani müşterinin kibirlisine göt denir ya, bunların kibirinde götlük bile yok. Neyse ya, siktir et!

Geçen gün kapıda durmuş bağırıyorum: Mutluluğa beş var! Bi durdum, ne mutluluğu lan dedim, Çin’de çocuklar ölüyor, burda çocuklar ölüyo. Ne mutluluğu? Git Filistin’e çocuklar ölüyo, oku Afrika’yı çocuklar ölüyo. O saklama kaplarına kaç çocuğun ölüsü sığar abi?

Ben neye gelgel çekiyorum ya? Hayat bana çoktan siktir git çekmişken...

Biz burda mal satmıyoruz abi, çocuk kemiği satıyoruz. Can satıyoruz.

Beş vakit yere düşse alnım, ak kalkmaz. Cehennem orası değil, burası.

Neyse be abi, derdime ortak etmeyeyim seni. Git şarzını da başka yerden al, bunlar haftasını görmeden bozulur zaten. Sen beni unut, ben seni. Zaten orası kolay da, zor olan hayatı unutmak. Hadi kal sağlıcakla... 

Hiç yorum yok: