31 Ekim 2015 Cumartesi

Ters Takla'nın Hikayesi


Dün gece 'garajistanbul'da Tolga Akyıldız'ın yedincisini düzenlediği Açık Sahne konseri vardı.

Ülkemizin nadide müzisyenleri 'kim kimden önce çıktı, kim kaç şarkı söyledi' saçmalıklarına girmeden peş peşe çıkıyor sahneye. Çoğunlukla iki şarkı söyleniyor. Farklı müzik türlerinin dinleyicileri, birbirlerinin müzikal dünyasına giriyor. Aynı sahnede yılların usta ismi de oluyor, daha albümü çıkmamış yeni yetme bir grup da.

İşte dün gecenin 'daha albümü bile olmayan yeni yetme grubu' da bizdik; yani Ters Takla.

Kendime not düşeyim, kendi tarihime kalsın diye yazıyorum bunları Fil Uçuşu'na. O yüzden öncelikle Tolga Akyıldız'a teşekkür ederim. "Alın gitarlarınızı gelin abi!" rahatlığındaydı. Ama o ve ekibi, gece boyunca o rahatlığın gevşekliğiyle davranmadı. Arı gibi çalıştılar. Bir elimiz yağda bir elimiz baldaydı anlayacağınız. Çünkü müzik bunu gerektirir...

Ankara yıllarına dayanıyor bu grubun hikayesi. Murat Daltaban, Çağkan Sayın, Levent Gönenç, Murat Matthew Erdem ve Özgür Pekin'le kurduğumuz 'Raining Cats and Dogs' adındaki gruba, Oğuz Kaplangı'nın katıldığı günlere. 'Cover' şarkılar çalan o grup, başarılı iki yılın ardından 'hayat savaşı'na yenik düştü ve dağıldı. Ama grubun bütün üyelerinin dostluğu sürdü elbette. Zaten adlarından sıklıkla söz ettiğim dostlar hepsi. Bilen bilir...
Oğuz ile yıllar sonra komşu olmamız, yeni heyecanlar getirdi. Yirmili yaşlarımızdaki kahkahalar geri geldi, kırklarımızı devirdikten sonra yeniden birlikte çalmaya başladık. Oğuz'un profesyonel hayatı müzik zaten. Aslında benimle, o hayatın profesyonelliğinden sıyrılıp, yeniden amatör zevklerle çaldığı anları yakaladı belki de...

"Günaydın" diye bir şarkı yazmıştım. Aman yanlış anlaşılmasın, kendime besteci (hatta söz yazarı) diyecek değilim. Elime gitarı aldığımda çıkan 'bir şeyler' diyelim. Evet şarkıyı ben yazdım ve müziklendirdim ama haddimi de bilirim.

O şarkı, bu yeni buluşma döneminin fitilini ateşledi. Önce Arnavutköy Festivali'nde cover şarkıların arasında çaldık onu. Sonra giderek, sadece bestelere yoğunlaşan bir grup olmak istediğimize karar verdik. O süreçte grubun adı ve diğer üyeleri de belirlenmiş oldu. Vokalde Ali Seyitoğlu, davulda Doğan 'Dodo' Tanyer, basta Burak Erol.

Doğumunu hatırladığım (kendisi neredeyse yarı yaşımdadır) yeğenim Ali'nin grubun vokalisti olması da kişisel tarihime kalacak bir olay. Dayı-yeğen aynı grupta olmak zor çünkü. İki durumu birbirine karıştırmadan devam etmek gerekiyor yola. Biz başardık sanıyorum.

Hiçbir zaman bir müzik grubu olup bunu profesyonel olarak yaşatmayı hayatımızın merkezine almadık. Ama müzik hayatın merkezindeydi. Zaman buldukça çaldık. Eğlendik. Tartıştık. Didiştik. İndik-çıktık.

Benim için gitarın tellerine dokununca güzelleşti hayat. Daha da ötesini istemedim.

Oğuz Kaplangı, kendi prodüktörlüğünde çıkardığı "İstanbul Calling Vol:3" albümüne, kendi düzenlemesiyle aldı Günaydın şarkımızı. Böylece bir adım daha atmış olduk. Üstelik kısa sürede bu albüm, RainbowRecords45 etiketiyle plak formatında da basıldı. Kolay mı yahu, artık bir plağımız vardı... Gençliğini benim yaşlarımda yaşamış olanlar anlar bu duyguyu. Uzatıp, duygusallaşmayacağım.

Sonunda Tolga'nın teklifiyle dün geceye geldik. Nejat Yavaşoğulları/Akın Eldes, Aylin Aslım, Gripin, Atlas, Ceza gibi bir listenin içinde kendi adımızı gördük: Ters Takla.

İki şarkı söyledik: Günaydın ve yine benim yazdığım Yorgun Hayvanlar.


Başarılı mıydık? Bilemem. Yaptığım hiçbir işte övgüyü, başarı oranını kendim belirlemedim. Ben sadece inandığım şekilde, samimiyetle ve elimden gelenin en yüksek derecesiyle ortaya koyarım işi. Bununla ilgili kararı verecek olan okur/dinleyici ve zamandır. Bu şarkılar da zamana direnebilirse, iyidir.

Eğlendik mi? Kesinlikle. Tolga ve ekibinin yarattığı ortamda nasıl eğlenilmez ki? Ayrıca kuliste bana sarılan bütün müzisyen arkadaşlara da teşekkür. Onlar kendilerini yıllardır bilir ve yıllardır bana sarılır.

Ters Takla yine sahneye çıkar mı? Çıkarsa ben de o sahnede olur muyum, yoksa artık sadece evimde oturup gruba şarkı yazmayı mı tercih ederim bilmiyorum. Dün akşam grup üyelerine "Aman iyi çalın beyler, bu benim jübilem olabilir," dedim. Belli olmaz.

Ters Takla her şekilde yoluna devam edecektir. Ve bence yolculuğu boyunca unutmayacağı tek kelime "samimiyet" olacak.

Ama ben yine dün geceyle noktalayayım: Çıktık, cayır cayır çaldık ve çok eğlendik. Çünkü müzik bunu gerektirir.

...ve müzik en eğlenceli dünyadır.


29 Ekim 2015 Perşembe

Tiyatromuzun Caniko'su


Dikmen Gürün’ün “Tiyatro Benim Hayatım – Yıldız Kenter’in Hayat Hikayesi” kitabı için söylenecek çok şey var. Ama öncelikle Gürün’ün seçtiği anlatım yöntemini alkışlamak gerekiyor. Biyografik bir metinde, anlatılan kişiyle yazarın arasındaki mesafenin ayarı çok önemli. Gürün bu dengeyi öylesine incelikle kurmuş ki, ‘kuru’ bir hayranlık ya da övgü metni yazmamış, Yıldız Kenter öznesi üstünden bir tarih okuması gerçekleştirmiş.

Cumhuriyet tarihinin bir kadın, bir sanatçı, bir tiyatrocu ve onu çevreleyen dünyayla paralel okumasını yapmak zihin açıcı. Okuduğumuz her sahne, her bilgi, her yorum günümüz sanat-tiyatro dünyasını anlamanın ve yorumlamanın anahtarlarını veriyor.

Dikmen Gürün’ün, Yıldız Kenter’in cümleleriyle kendi yorumları arasında kurduğu anlatım dengesi, ülkenin içinden geçtiği yollara net bir ışık düşürüyor.

Kitaptan Yıldız Kenter’in bir çocukluk anısıyla başlayalım: Annem para kazanmak için İngilizce dersi veriyordu. Yağmur-çamur demez, Cebeci’den Kavaklıdere’ye yürüyerek gider gelirdi. Orada ders verdiği çocuklar zengin çocuklarıydı. Her gittiğinde birimizi yanında götürürdü. Çocukların oyuncaklarıyla oynardık, çikolata, pasta yerdik. Her seferinde geride kalanlar ağlardı ‘ben de gelicem’ diye. Ama annemiz sırayla götürürdü hepimizi. Çocukların giyilmiş̧ elbiselerini de getirirdi bize. Seve seve giyerdik. Bazen düşünürüm; ben hep başkalarının giysileri içinde büyüdüm... Yıllar sonra, bir zamanlar çocuk olan yetişkinlerin söylediği güzel sözler üzerine İngilizce bir kitap geçmişti elime. Bir tanesi “all my clothes had other people in them” diyordu; “bütün giysilerim içinde başka insanlar vardı.” Demek benim gibi çok var başkalarının elbiseleriyle büyüyen insanlar.

Başkalarının elbiseleriyle büyüyen ve profesyonel hayatı boyunca da hep başkalarının elbiselerini giyip başka karakterlerin içine girmiş bir kadın. Çorak bir sanat coğrafyasını önce yeşerten, sonrasında tekrar sararmasını izlemek zorunda kalan ama asla pes etmeyen, geri adım atmayan bir Cumhuriyet dönemi aydını. Mutluluklar mutsuzluklar, inişler çıkışlar, gidenler gelenler, ayrılmalar birleşmeler, kırgınlıklar barışmalar içinde geçen bir hayatta, nasıl dik durulabileceğini gösteren bir kararlılık destanı.
Bu kararlılık destanının, “Tiyatro Benim Hayatım – Yıldız Kenter’in Hayat Hikayesi” kitabının tanıtım kokteyli dün gece Salon’da gerçekleştirildi. Bengi Ünsal’ın itirafını not düşmeliyim: “Salon böyle bir toplulukla ilk kez buluşuyor.” Doğru bir yorum. Kimler yoktu ki Salon’da... Seçkin Selvi, Gülriz Sururi, Bülent Eczacıbaşı, Göksel Kortay, Üstün Akmen, Müjdat Gezen, Zeynep Oral, Vecdi Sayar, Selim Atakan, Zeynep Atakan, Füruzan, Suna Keskin, Semiha Baban, Oya Başak, Esen Çamurdan, Mehmet Birkiye ve günümüz tiyatrosunun nice emekçisi ve Dikmen Gürün ve elbette Yıldız Kenter...
Konuşmalardan birkaç cümle aktaralım ki, tanıtım gecesi de tarihe kalsın...
Tülay Güngen: “Dikmen Hanım’ın bir telefonuyla başlayan çok heyecanlı bir süreç. Bu çalışma sayesinde olağanüstü bir sanatçıyla tanışmış oluyoruz. Yıldız Kenter’e dünyamızı çalışmalarıyla güzelleştirdiği için teşekkür ediyorum. Dikmen Hanım’a da çok uzun bir uğraşla bu kitabı tamamladığı için teşekkür ediyoruz.”
Dikmen Gürün: “Bu kitabın hazırlanması kültür hayatımız için bir zorunluluktu. İki buçuk yıl Yıldız Hanım’la iç içe yaşadık. Ben anlattım o dinledi, o anlattı ben dinledim. Bütün bu anlatılanların tarihsel bir arka plana yerleşmesi çok önemliydi benim için. Yıldız Hanım’ı izlemek için yaptığım Ankara-İstanbul tren yolculuklarında böyle bir buluşmayı hayal edemezdim. Ama geçen yıllarda, izledikçe hayran olduğum bir ismin biyografisini yazmam kaçınılmazdı.”
Doğan Hızlan: “Bir ülkenin yaşam tarzını bulmak isteriz böylesi büyük sanatçıların biyografilerinde. İşte bu kitapta onu bulacaksınız. Sadece sanat dünyası değil, o yıllar boyunca geçen hükümetlerin sanata yaklaşımı konusunda önemli bilgiler var. Dünyanın kahrını çekmeyen, dünyanın övgüsünü kazanamaz.  İşte Yıldız Kenter bu sözün en canlı örneklerinden biri. Türkiye’nin bütün o çalkantılı yılları içinde yokluk yıllarından bugüne gelmek kolay değil. Batıda daha kolay olan bu konu, Türkiye’de öyle herkesin başarabileceği bir şey değildir. Kenterlerin bir büyük başarısı da budur. Bu kitapta değişen iktidarlardan darbelere o kadar önemli dönemlerin tanıklığını göreceksiniz ve bir sivil tarih okuması yapacaksınız. Bütün bu yönleriyle tartışılmaz öneme sahip bir biyografi.”

Ve elbette mikrofon Yıldız Kenter’in de elindeydi. O ses tonunu duymak bile heyecanlanmamıza yetti. Kısa bir konuşma yaptı ve şöyle dedi Yıldız Kenter: “Hayatımın en önemli ve mutlu günlerinden biri. Çok sevdiğim dostlarımı bir kere daha kucaklamak fırsatı bulmaktan güzel ne olabilir ki... Hepinizi saygıyla selamlıyorum.”
Bu cümledeki “saygıyla” vurgusuna dikkatinizi çekmek isterim. Hele ki bu sözcük Yıldız Kenter’in o benzersiz tonlamasıyla söyleniyorsa. Birbirimizi ‘saygıyla’ sevmekten uzak kaldığımız günlerde o kadar değerli ki...
Yıldız Kenter bugün 87 yaşında. Yakın zamana kadar sahnedeydi, artık sağlık sorunları biraz daha fazla kapısını çalar olmuş. Yine de “Tiyatro Benim Hayatım – Yıldız Kenter’in Hayat Hikayesi” kitabının tanıtımı için düzenlenen gecedeydi. Dostlarını tek tek kucakladı, isteyen herkesle fotoğraf çektirdi, kitap imzaladı. Duruşu, gülümsemesi, onu alkışlamak için gelenlere gösterdiği ilgiyle alnındaki ışığı çevreye saçmaya devam etti. Nice yıllara! Biliyoruz ki, dostlarına “Caniko,” demeye, üretmeye, öğretmeye ve dik durmaya devam edecek Yıldız Kenter.

YKY etiketiyle çıkan kitap sadece tiyatromuzun iki bilge kadınını buluşturan bir biyografik çalışma değil. Her geçen gün kültür-sanatla barışık olmayan bir iklimin boğuculuğunu daha çok hissedenler için bir ‘umut rehberi’.


Tepebaşı projesinin üstüne soğuk su

Suna ve İnan Kıraç Kültür Vakfı’nın Tepebaşı için hayal ettiği kültür sanat merkezini hatırlayanlar vardır.

Keşke buna ‘hayal’ demek durumunda olmasaydık.

Hikayeyi bilmeyenler veya unutmuş olanlar için birkaç hatırlatma yapayım: Suna ve İnan Kıraç Vakfı, 2005 yılında, TRT binasının bulunduğu yere dev bir kültür sanat merkezi inşa edilmesi için harekete geçti. Vakıf, o yıllarda proje için yaklaşık 200 milyon dolarlık bir bütçe ayırdı. Projeyi Bilbao’daki Guggenheim Müzesi’nin mimarı Frank Gehry çizdi. Sırf Gehry’nin böyle bir projeyi çizmesi bile çokça konuşuldu.

Ama bir yandan da bürokrasi konuşuyordu. Projeyi desteklediğini söyleyen İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş cephesi bir yandan, hukuken eksper bedellerinin altına arsayı devretmesinin mümkün olmadığını söyleyen TRT Genel Müdürü İbrahim Şahin bir yandan, zamana karşı yarışan İnan Kıraç bir yandan…

Uzatmayayım. Merak eden, konuyu derinlemesine araştırır.

Sonunda bu proje unutuldu gitti.

Geçen hafta vakfın Kültür Sanat İşletmeleri Genel Müdürü Özalp Birol’la uzun bir sohbet gerçekleştirdik. Hem Pera Müzesi’nin on yıllık yolculuğunu hem de kültür-sanat dünyamızın artılarını, eksilerini konuştuk.

Söz elbette Tepebaşı projesine de geldi. Özalp Birol, net bir ifade kullandı: “Artık bu projenin gerçekleşeceğine inanmıyorum.”

Çok nedeni var bu yargının. Geçen zaman, bürokratik engeller, yatırımcıların iştahını kaybetmiş olması, Gehry’nin ilerleyen yaşı, vakıf cephesindeki hayal kırıklığı ve fazlası.

Proje gerçekleştirilebilmiş olsaydı sadece binanın altında yapılması düşünülen 800 metrekarelik çokamaçlı sergi salonu bile İstanbul’u bir lig yukarı taşıyacaktı. Bir anlamda PERA MODERN oluşacaktı. Bu projenin eriyip gitmesiyle Suna ve İnan Kıraç Kültür Vakfı’nın İstanbul’a kazandıracağı bir büyük yapıya veda etmiş olduk.

İstanbul’un siluetine yakışmayan TRT binasına bakmaya devam edeceğiz yani. Dileyen dilediği gibi yorumlasın bunu.

Ama bu hayal kırıklığı Suna ve İnan Kıraç Kültür Vakfı’nın ve Özalp Birol’un heyecanını, üretme arzusunu baltalayamamış.

Geçen on yılda yapılanlar, gelinen nokta önümüzdeki yıllar için gereken enerjiyi vermeye yetiyor. “Üç kişiyle çıktığımız yolda 60 kişiyi aşan bir kadroya ulaştık. Bir yandan dünya sanat arenasının en önemli isimlerini getirdik, bir yandan da unutulmaya yüz tutmuş isimleri gelecek kuşaklarla paylaştık. Kültür ve sanatta kamplaşmaların olmaması gerektiğini düşündük ve hep bu doğrultuda işler yaptık. Dünyada hayati öneme sahip politikaların hep kültür-sanata odaklandığı bilinciyle yürümeye devam edeceğiz,” diyor Özalp Birol.

1893 yılında mimar Achille Manoussos tarafından tasarlanan Bristol Oteli binası, cephesi korunarak 2005 yılında çağdaş ve donanımlı bir müze olarak renove edilip Pera Müzesi’ne dönüştükten sonra kimlerin eserlerini görmedik ki bu binada? Jean Dubuffet, Henri Cartier-Bresson, Rembrandt, Niko Pirosmani, Josef Koudelka, Joan Miró, Akira Kurosawa, Marc Chagall, Pablo Picasso, Fernando Botero, Frida Kahlo, Diego Rivera, Goya ilk akla gelenler...

“Bu sergilerin içinde sizi en çok hangileri etkilemişti?” diye sorduğumda Özalp Birol, operasyonel öğreticiliği olan sergileri hatırlatıyor:

“Rivera-Kahlo Sergisi benzersiz bir deneyimdi bizim için. Öyle bir kalabalığa hazır değildik. Kısa sürede çok şey öğrenmemizi sağladı. O günlerde gerektiğinde bilet kestim, gerektiğinde hediyelik eşya bölümümüzde satış yaptım. Marc Chagall Sergisi, İsrail’in Gazze saldırısı nedeniyle siyasi bir tıkanma sürecine girdiğinde, hızlı ve değerli bir çözüm bulmam gerekmişti. O süreçte oluşturduğumuz Kurosawa Sergisi bu nedenle çok değerlidir benim için. Sokak sanatını meşrulaştıran ve doğasını bozmadan sergileme yollarını araştırdığımız Street Art Sergisi’ni de çok önemserim. Hep gençleri istihdam etmek ve onlara ulaşmak isteyen müzemize çok yakışan bir sergi olmuştu. Bir de Suna ve İnan Kıraç Kültür Vakfı sağlık alanındaki faaliyetlerini sanatla birleştiren, çağdaş sanatla nörobilim arasındaki ilişkiyi güçlendiren Temelde İnsan Sergisi’ni anmalıyım. “

Pera Müzesi, şu ana kadar toplam 73 sergiye ev sahipliği yapmış, bugüne kadar 1 milyon 150 binin üzerinde ziyaretçisi olmuş. Yola çıkarken planlanandan çok daha ilerideler yani. “Peki sonrası ne olacak, hayalleriniz nelerdir?” diye soruyorum. “Fiziki bağlamda işler müzenin boyutunu aşmaya başladı,” diyor Özalp Birol ve ekliyor: “Daha geniş bir alan, gençlerle daha fazla temas, sesi daha gür çıkan bir kültür-sanat atmosferi.”

Dilerim hepsi gerçekleşir. Pera Müzesi’nin İstanbul kültür sanat yaşamına önemli bir katkısı var. Bu katkının genişlemesi ve sürekliliği de önemli.

Sohbetin ardından Tepebaşı’na bakıyorum. İstanbul’un siluetine kaç kişi yakıştırıyordur şimdiki görüntüyü? Bir süredir “AKM ne olacak?” diye soruyordum. Şimdi bir soru daha ekleniyor: Tepebaşı Projesi neden olmadı?

Not: Suna ve İnan Kıraç Kültür Vakfı’nın Antalya’da neler yaptığını bir başka yazıda anlatayım. Şu anda müzede 14. İstanbul Bienali kapsamında Pera Müzesi için özel olarak üretilmiş bir iş var. Pera Müzesi yılı, Kasım ayında açılacak “Üryan, Çıplak, Nü: Modernleşme Süreci Türk Resminde Çıplak” sergisi ve “Bu Bir Aşk Şarkısı Değil” başlıklı video sanatı ve yerleştirme sergisiyle kapatacak.


Duygusal Pornografi

İlk planlardan itibaren yavaşlatılmış görüntülerle, gözlerin kadrajlandığı yakın çekimlerle hazırlandığımız duygusal atmosfer.

Filmin sonunun, yani izlediğimiz öznenin ölecek olmasının sürekli olarak hatırlatıldığı, ölüm duygusunun oluşturduğu ritmin hiç aksamadığı bir anlatım.

Filmin öznesinin, yani Amy'nin -filmin bir yerinde "Gözeneklerimi gösterme" diye yalvarmasına rağmen- gözeneklerine, hücrelerinin kuytularına dalan bir kurgu.

Sahiplenmeyle acıma arasında bir karar anında bırakan, korunaklı hayatımızdan bakarak değerlendirmemizi isteyen ahlakçı bir ton.


"Amy" belgeseli için söyleyebileceğim daha çok şey var. Asif Kapadia'nın Amy Winehouse'un hayatından -ve ölü bedeninden ekonomik ve toplumsal varoluşlarını sürdürmek isteyen yakın çevresinin kişisel bakış açılarıyla anlattıklarından- oluşturduğu belgesel. Çok konuşuldu biliyorsunuz; aile izin vermiş, nişanlı laf etmiş, hiç bilinmeyen görüntülermiş falan filan... Gidip izleyin.

Asif Kapadia 'duygusal pornografi' konusunda uzman. Malzemesini buraya yönlendirmeyi biliyor. Açıkçası bu filmden sonra çok sevdiğim "Senna"yı da bir daha izlemeye karar verdim. Bir daha değerlendireceğim...

Filmle ilgili değerlendirmelerimin bir nedeni de Amy Winehouse'a olan sevgimdir belki. Bu durumda ben de nesnel olamayan bir yorum yapıyorum. Ama yorumumu bir ticari ürüne çevirmediğimin de altını çizelim.

Biraz rahat istemek için kaçtığınız mağarada, ölü bedenleriniz bile rahat bırakılmayacak.

Dilek Doğan için...


O yıllarda gençtik ve şöyle soruyorduk birbirimize: Sen nasıl öldürüldün?

Dilek Doğan bir polis operasyonu sırasında göğsünden vurulduğunda 24 yaşındaydı.

Ayşe, Neşe / Her şey beşe!

Sesi böyle hafiften burun ucuna alıcan abi. Kendini duyurucan ama boğa gibi hönkürmeyecen. Şimdi nasıl anlatayım, şöyle düşün abi. Pencereye tünemişsin, bi bakıyosun aşağıdan manitan geçiyo. Manita demeyelim de şey gibi olmasın, yavuklun geçiyo. Yukarı bakması için n’aparsın, kendini duyurman lazım di mi? Böğürür müsün o durumda? Katiyetle. Fısıldamayla seslenme arası bir durum gerekir. Hani sanki aşk çağrısı. Anladın sen! Şimdi bu olayın aşksız halini düşün. Burada aşk çağrısı yapmaya kalkarsak, bütün orman başımıza çöker alimallah... Olaydan aşkı çıkarmak için n’apıyoruz? Sesi hafiften burnun ucuna alıyoruz. Bütün numara bu.

Şimdi aşağıdaki çamaşırcıya bir herif geldi, pazarcılıktan transfer. Sanırsın çiftleşme mevsimindeki akbaba. Asılıyo boğazına, öksürük-balgam ne varsa salıyo. Müşteri iskele alabanda yapsa halat koparır, o şekil. Ne bağırıyon be koçum, ne kanıtlamaya çalışıyon? Ama pazarda öyle alışmış ya, ikizlere takkeci bunlar, ne ezberlemişse oradan saydıracak. Bunlara dört kere altı de, verir cevabını, altı kere dört de, dut yemiş bülbüle döner. Götümün kenarı. Mahalle esnaflığında böyle bağırmayla yürümez bu işler abicim. İnceliği vardır gelgel yapmanın. Dükkanın önünden geçeni korkutmaya dikilmiyoruz ki bütün gün. Derdimiz müşterinin ilgisini çekmek. Bildiğin reklamcılık bu.

O reklamlarda ne paralar dönüyo haberin var mı senin? Herifler hamuduyla götürüyo. Sonra bi bakıyorum televizyonda, bildiğin işkembeden slogan çıkarmış. O laflar var ya, bildiğin bok kokuyo. Ulan biz günde on kere yeni slogan bulmak zorundayız. Kimi zaman öyle olur ki abicim, anında çember çevirmen gerekir. Baktın kırmızı paltolu bi müşteri geliyor, hemen kırmızılı bi slogan bulucan, basıcan gelgeli. Yaşlı iki teyze mi geçiyo, hiç girmiycen yaş konusuna, fena alınırlar. Her şeyi hesaplıycan anlıycağın. Geçen gün, senden iyi olmasın bi abinin ayağı takıldı, düştü düşecek, hem yardıma koşuyorum hem bağırıyorum: Düşenin dostu burada, ne alırsan beş lira!

Mesele bu işte abicim: Ne alırsan beş lira! Çin olayı geldi, her şey değişti. Eskiden tabak-çanak, çeyiz, elektronik falan hepsi ayrıydı. Şimdi adam metrekareyi buldu mu, basıyo içine Çin malını, bitiriyo meseleyi. Yalan değil, vallahi ne alırsan beş lira abi. Yani şu ortadaki tezgahlar öyle, raflarda durum farklı tabii. Ama yani şuna bak abi, üçlü kültablası takımına bak, beş kağıt. Şunlar saklama kabı, beşli takım. Yastık kılıfının ikisi beşe, işçilik de iyi be abicim. Allah seni inandırsın şu şarz bile beş lira, ayfona falan hepsine uyuyo hem de. Bu tam senlik anlayacağın.

Ekmeğimizin derdindeyiz ama vicdansız değiliz be abi. Geçen gastede okudum, bu Çin’dekiler var ya, kitapsız bunlar abi. El kadar bebeleri kapatıp bir hangara, vuruyolarmış kilidi üstlerine. Yarı aç yarı tok, gece gündüz bilemden çalışıyomuş orda bebeler. Lan hiç mi vicdan yok sizde Allahsızlar? Yemek dediğin bi tas lapa. Onda da dışarı çıkmalarına izin vermiyolarmış ha! Neden diyeceksin? Çünkü bu sabiler o kadar umuttan düşüyolarmış ki, hangarın tepesine ulaşabilen bırakıyomuş kendini aşağı. İntihar ediyolar abi! Var mı ötesi?

Dokuz yaşında, on yaşında çocuk neden ölmek ister bi düşün abi? Ağzına sıçtığımın parasında vicdan yok onu anladık da, bu puştlarda da mı hiç vicdan yok? Diyeceksin ki onlar adam değil, sen neden kaypaklık yapıyosun? Haklısın be abi. Bu boktan dünya, oradaki adamın vicdansızlık tahtasına beni de yazıyo işte. Dokuz yaşında çocuk kendini damdan bırakıyo, ben burda beş liraya gelgel çekiyorum. Şu kapıdan içeri soktuğum her müşteri, cehenneme giriş biletim aslında. Tövbe estağfurullah...

Sabah doğar güneş, bizde her şey beş. Öyle bağırıyorum işte. Ses burunda. Aşka davet eder gibi. Yemişim aşkını. Üstelik ben istediğin kadar adamlık yapayım, gelip geçenin gözünde züğürdün önde gideniyim. A ve me’lerde çalışanlar farklı sanki... Dört bi yana diktiler o heyulaları. Mahalleden kopan bütün gençler bi a ve me’ye kapak atmak için birdirbir oynuyo. Yapacağı iş de önemli değil. Ha ayakkabıcı olmuş ha oyuncakçı. Zaten o dükkandan öbürüne zıplıyolar durmadan, gelsin tazminatlar-gitsin yemek fişleri. Bi de görsen, iki ayda burunlarından kıl aldırmıyolar. Hani müşterinin kibirlisine göt denir ya, bunların kibirinde götlük bile yok. Neyse ya, siktir et!

Geçen gün kapıda durmuş bağırıyorum: Mutluluğa beş var! Bi durdum, ne mutluluğu lan dedim, Çin’de çocuklar ölüyor, burda çocuklar ölüyo. Ne mutluluğu? Git Filistin’e çocuklar ölüyo, oku Afrika’yı çocuklar ölüyo. O saklama kaplarına kaç çocuğun ölüsü sığar abi?

Ben neye gelgel çekiyorum ya? Hayat bana çoktan siktir git çekmişken...

Biz burda mal satmıyoruz abi, çocuk kemiği satıyoruz. Can satıyoruz.

Beş vakit yere düşse alnım, ak kalkmaz. Cehennem orası değil, burası.

Neyse be abi, derdime ortak etmeyeyim seni. Git şarzını da başka yerden al, bunlar haftasını görmeden bozulur zaten. Sen beni unut, ben seni. Zaten orası kolay da, zor olan hayatı unutmak. Hadi kal sağlıcakla... 

Yaşam güçlüdür çünkü ölümle beslenir


Bir yazar arkadaşımla konuşuyorum. “Çok zor yazmış bu romanı, isteksizmiş ve yayıncısı çok zorlamış,” diyor. Sonra boşluğa derin bir bakış fırlatıp ekliyor: “Zaten hissediliyor o isteksizlik.”

Kısa süre önce okuduğum kitapta bir ‘isteksizlik’ hissetmediğim için kendimden utanıyorum.

Tanıdığım bir başka yazar “Bilineni tekrar ediyor, artık yeni bir şey söyleyemiyor,” diyor. Belli ki o da beğenmemiş romanı. Nasıl bir ‘yenilik’ beklentisi içinde olduğunu sorduğumda “Kendisini aşmasını bekliyordum, düşünsene on dört yıl sonra bir roman geliyor adamdan,” diye cevaplıyor.

On dört yıl sonra gelen yeni romanın yarattığı beklentiyi anlayabiliyorum . Ama ‘yeni bir şey söyleme’ kısmı cevaplanmış değil. Yazma eylemini kutsallaştıranlardan, edebiyata kibir gömleği giydirenlerden, yazara bir ‘duruş’ biçenlerden olmadım hiç. Yazarının önünde diz çöken okurlardan hoşlanmadım. Ama daha beteri, okurunun diz çökmesini bekleyen yazarlar. Kendini beğenmiş biri başkalarını hor görür. Onları küçümser. Narsisist ise başkalarına fazla değer biçer; çünkü her insanın gözünde kendi görüntüsünü görür ve o görüntüyü güzelleştirmek ister. Dolayısıyla, bütün aynalarıyla kibarca ilgilenir.

‘İsteksizce’ yazılan, ‘yeni bir şey söyleyemeyen’ romanların okuru olmakta sakınca yok. Bütün bu eleştirilere kayıtsız bir bakış fırlatmakta da. Hatta bu kayıtsızlığı bir şenliğe dönüştürmekte de. Okur bu kayıtsızlığı teselli veren bir dinginlik gibi sorgulayabilir.

Milan Kundera’nın uzun bir aradan sonra yazdığı roman var elimde: "Kayıtsızlık Şenliği". Yüz sayfalık bir roman bu. Roman teknikleri konusunda rapor veren ‘bilirkişileri açığa düşürecek’ kadar yeni ve özgün bir anlatı.

Anlatıcının varlığını asla unutturmayan, roman karakterleri ile anlatıcının düşünce derinliği konusunda kalın sınırlar çizmeyen, bir kurmaca metnin içinde ilerliyor olma durumunu hayatın şakası haline getiren bir yazar Kundera. Hem de bütün bunları yaparken, yoğunlaşmayı-odaklanmayı müthiş ustalıkla başarıyor. Öyle ki, "ne var şimdi bunda" dedirtecek kadar sıradan ve her sayfadan sonra sarsacak kadar vurucu.

Varoluşçuluk ve sonrası bütün düşüncelerin bir mizah kazanında kaynatılmasına cesaret etmek kolay iş değil. Bütün büyük düşüncelere kepçesini daldırırken, kaçak dövüşmeyen yazarları soframıza oturtalım. “Alem ne der?” kaygısı gütmeden verilen cevaplar, sohbetin omurgasını oluştursun.

Totaliter rejimlerle mücadele eden yazarın, Stalin’i romanının karakterlerinden biri olarak seçilmesi boşa değil. ‘Kayıtsız’ kalmayı bir direniş olarak yaşayan dört kahraman, Stalin’in sahipleneceği bütün düşüncelerin birer antitezi olarak karşımızda. Kayıtsızlığa güzellemeyi, dünyanın yaşadığı (ve yazarın sadece gözlemcisi olduğu) son on dört yıla bağlamak yanlış olur. Böylesi bir direnişi tarihsel süreklilik içinde anlamaya (ve anlatmaya) özen gösteriyor Kundera.

Parantezler gelmeye başladı yazıya. Boşa değil bu da... Çünkü Kundera,  parantez içlerini önemseyen ve anlatının bir katmanı haline getiren usta.

Giderek hayatın o parantez içlerinden oluştuğunu düşündürüyor insana.

Karakterlerini öyle özellikler üstünden kuruyor ki, ders niteliğinde.

İşsiz oyuncu Caliban'ın uydurma anavatan, uydurma dil bölümünü kişisel tarihimize not düşelim. (İşsiz oyuncu Caliban, başlı başına bir parantez içi değil mi?)

Bir anavatan seçmekten daha kolay ne var? Ama o vatanın dilini uydurmak, işte o zor.

Uydurma bir dili hazırlık yapmadan, sadece otuz saniye, durmadan konuşmayı deneyin! Dönüp dolaşıp aynı heceleri tekrar edersiniz ve bir sahtekarlık yaptığınız hemen ortaya çıkar. Var olmayan bir dili uydurmak, ona her şeyden önce akustik bir inandırıcılık vermeyi gerektirir. 

Kısacık bir bölüm. Karakterin vatansızlığı giderek kimliksizliğe ve oradan dilsizliğe dönüşüyor. Üstelik okurun kendisini bir deneyin içinde bulmasını sağlıyor.

‘İsteksizce’ yazılan, ‘yeni bir şey söyleyemeyen’ romanların okuru olmak... Daha ötesi böyle bir hayatın parçası haline gelmek. Bütün o kibirli cümleleri tarihin boğazına tıkmak. Genel kabul görmüşlüğün dalgasında sörf yapmayı sevenlere nanik yapmak. Özürcüler ordusuna yazılmak ya da o ordunun cephesinde sürünmeyi reddetmek. Ölümle beslendiği için güçlü olan yaşama katlanmak.

“Ah, zavallı, o zaman sen de özürcüler ordusuna aitsin. Özürlerinle öbürlerinin gönlünü alabileceğini düşünüyorsun.”

“Şüphesiz.”

“Ama yanılıyorsun. Özür dileyen kendini suçlu ilan eder. Ve kendini suçlu ilan edersen, öbürünü, sana hakaret etmeye, herkesin önünde ölümüne kadar, seni ifşa etmeye cesaretlendirirsin. İlk özrün kaçınılmaz sonuçları işte bunlar.”

“Doğru. Özür dilememek lazım. Bununla birlikte, insanların, istisnasız hepsinin, gerekmese de, sebepsiz yere, abartılı biçimde özür dileyeceği, herkesin özürden bıkacağı bir dünyayı tercih ederdim.”


Not: İtalik cümleler Milan Kundera’nın “Kayıtsızlık Şenliği” romanından alınmıştır. Çeviren: Ayça Sezen. Can Yayınları 2015