Fotoğrafım
Okuduklarım... Dinlediklerim... İzlediklerim... Aklıma takılanlar...

21 Ağustos 2014 Perşembe

Bugünün işini, ertesi güne...

Bu sayıda bir kitap tanıtımı yazmamak için çok direndim. Son dönemde yayınlanmış olan kitaplardan değil, tümüyle kendimden kaynaklana bir sorundu bunun nedeni. Biraz yaz rehaveti, biraz farklı alanlarda koşturma diyelim. Ya da doğrudan adını koyalım: Tembellik.

Editörüm defalarca e-posta yolladı. Kibarlıkla yazımı ne zaman yollayabileceğimi, hangi kitabın tanıtımını yapmak istediğimi sordu. Bu e-postaları cevaplamak bile sorun oldu benim için. “Bana öyle bir ileti gelmedi,” dedim, “İstenmeyen postalar kutusuna düşmüştür,” dedim. Hatta bir ara bütün sistemin çöktüğü yalanına sığınmayı bile düşündüm. Daha önce çokça kullanılmış olmasa, bu yalana bile başvururdum. “Çaresizlik” öncelikle gözü kör eden bir düşmandır.

Sonunda, sanki bir kitap eki yazarının böyle bir hakkı varmış gibi “Yıllık iznimi kullanmak istiyorum,” diye bir e-posta yolladım. Bahane dinlemek konusunda feleğin çemberinden geçmiş olan editörüm, bu saçma isteğin üzerinde durmadan “Tak sepeti koluna, herkes kendi yoluna,” deyiverdi. Elbette böyle kaba bir üslupla dille değil, lisan-ı münasiple. Cevabı kısa ve netti: “Eylül’de görüşürüz.”

Ertelemeyi başarmıştım.

Ancak yalan denilen musibet insanın vicdanını öyle kolaylıkla terk etmiyor. Bir yerden çıkıp ayağınıza dolanıyor. Ertelemeyi başardığım günün akşamında karşıma çıkan bir kitap, beni omuzlarımdan tutup deli gibi sarstı. Kendime gelmeliydim.


Sel Yayınları’nın Yaşam Kitapları dizisinden John Perry imzalı bir kitaptı bu: Erteleme Sanatı – Oyalanma, Savsaklama ve Kaytarma Rehberi.

Bu isimde bir kitabın tam da o gün raflara çıkması ya yayınevinin bir oyunuydu ya da editörümün intikamı. Elvan Kıvılcım’ın kitabın neşeli üslubunu pek güzel yansıtan çevirisiyle bir solukta yuttum kitabı. Mark Twain’in “Bugünün işini yarına bırakma, mümkünse ertesi güne bırak,” veciz sözüyle başlayan bir kitabı okumanın zevki de başka oluyor canım!

Stanford Üniversitesi öğretim üyesi olan Amerikalı felsefeci John Perry, daha kitabının adıyla içerik hakkında çok net bir bilgi veriyor okuruna. Birinci bölümde paylaştığı 1995 tarihli makalesi ‘Sistematik Erteleme’ ile çerçeveyi iyice netleştiriyor. Yapması gereken sayısız işi yapmamak, ertelemek için kaleme aldığı bu makale, işin özünü anlatıyor bize: “Tüm erteleyiciler, yapmaları gereken işleri savsaklarlar. Sistematik erteleme bu olumsuz kişisel özelliği kendi lehinize çevirme sanatıdır. Buradaki anafikir, ertelemenin kesinlikle hiçbir şey yapmamak anlamına gelmediğidir. Erteleyen insanların hiçbir şey yapmaması nadiren görülen bir şeydir; bahçecilik veya kurşunkalem açmak ya da ilk fırsat bulduklarında dosyalarını nasıl yeniden düzenleyeceklerini gösteren şemalar hazırlamak gibi daha az yararlı işler yaparlar. Erteleyen insan bunları neden yapar? Daha önemli şeyleri yapmaktan kaçınmanın bir yolu olduğu için yapar.”

Daha ilk bölümden beni kendimle yüzleştiren kitap, ‘Erteleme ve Mükemmeliyetçilik’ bölümünün hemen ardından gelen ‘Yapılacaklar Listesi’ bölümüyle mideme sert bir yumruk indirdi. Tam da beni anlatıyordu bu bölüm. Benimle birlikte, işlerini ertelemenin bir yolu olarak hafta başında defterine yazdığı ‘Yapılacak İşler Listesi’ne sığınan nice okuru. Bu listeler tam baş belasıdır zaten.  Hani devlet yönetiminde tamamlanması istenmeyen işler komisyonlara devredilir ya, işte bu listelerde kişilerin komisyonları gibidir. Listele ve ertele.

Bilgisayarların ‘rolünü anlattığı bölümde de, benim gibi bir G-mail kullanıcısı olan yazar, bu sistemin hangi özelliklerinin erteleme sanatına katkı sağlayabileceğini anlatıyor. Eğer kitabı önceden okumuş olsaydım, editörümü aylardır standart yalanlarla oyalamazdım. Neyse ki, artık yeni bahanelerim var.

Günümüz insanının, üretim çarkıyla ve bunun getirdiği depresyonlarla yüzleşmesi için bulunmaz bir mizah kaynağı “Erteleme Sanatı”. Ve her gerçek mizah eserinde olduğu gibi düşündürüyor, sorgulatıyor, hatta can acıtıyor. Bize de böylesi lazım.

Şimdi bu yazıyı editörüme yollayacağım. “Yıllık izin” bahanesini unutturabilirsem, sizler de okuyacaksınız.


Erteleme Sanatını özümsemiş hükümetlerden uzak durmanız dileğiyle, sevgilerimle.

17 Ağustos 2014 Pazar

Bu isimleri ezberleyelim

radikal.com.tr'de 13 Ağustos 2014'te güncellenen yazı

Elinde kemanıyla on altı yaşında bir genç kız. Önemli bir yarışmaya hazırlanıyor. Sekiz saat süren bir çalışma sonucunda arşesinin kılları paramparça oluyor. Yenilenmesi gerekli. O düzeyde bir arşe için 300-400 dolarlık bir masraf söz konusu. Benzersiz yeteneği sayesinde Londra’daki Yehudi Menuhin Keman Okulu gibi benzersiz bir kurumda yüzde doksan bursla okusa da, böylesi masraflar her an kapısında. Tam bu noktada Çağdaş Eğitim Vakfı (ÇEV) devreye giriyor. Berfin Aksu, ÇEV desteğini her an hissederek, önümüzdeki yılların en önemli solo kemancılarından biri olmaya hazırlanıyor.

ÇEV Yönetim Kurulu Üyesi Berrin Yoleri, Berfin’in ve diğer çocukların hikayelerini, büyük bir heyecanla, neredeyse nefes almadan anlatıyor. Gençliğinde, bir makinenin yokluğu nedeniyle bir bebeğin ölüm haberini almasıyla başlayan çabasının bir başka durağında, bu çocukların hikayeleri var çünkü. Kimi zaman öylesine duyup geçtiğimiz “sosyal sorumluluk” kavramının, neleri değiştirebileceğini görmüş ve kendisini tümüyle bu düşünceye adamış bir isim Berrin Yoleri.

Eminim günün birinde ÇEV’nın “Harika Çocuklar”ı çok daha uzun bir haber olacaktır. Ama ben de yeri gelmişken, önümüzdeki yıllar boyunca, dünya müzik sahnesinin önemli yıldızları olacak bu isimleri şimdiden ezberleyelim istedim. Türkiye’nin aydınlık yüzü olacak bu isimlere vereceğimiz her tür desteğin önemini unutmadan.

·      Berfin Aksu (Keman)
·      Salihcan Gevrek (Piyano)
·      Emre Engin (Keman)
·      Sofiko Tchumburidze (Keman)
·      Merve Kocabeyler (Arp)
·      Onur Abacı (Kontrtenor)
·      Iraz Yıldız (Piyano)
·      Sesim Bezdüz (Piyano)
·      Burak Buğrahan Alnıaçık (Bale)
·      Anıl Kırkyıldız (Viyolonsel-Çello)
·      Hüseyin Erdem Karataş (Gitar)
·      Çağrı Artun (Keman)
·      Denizcan Eren (Flüt)
·      Elfida Su Turan (Keman)
·      Utar Artun (Piyano-Vurmalı Sazlar)
·      Tılsım Bufe Muratal (Fagot)
·      Katre Bozoğlu (Keman)
·      Cem Oslu (Piyano)
·      Emrihan Tunca (Viyolonsel)
·      Can Kemal Kayaoğlu (Davul)
·      Candan Işık Yüce (Klarnet)
·      Güneş Hızlar (Arp)

Aslında liste bu isimlerle sınırlı değil. Çünkü destek programına seçilen bu çocuklarla birlikte, destekleri sürmekte olan ve bir de mezun olmuş çocuklar-yetenekler var.

Konuya bir de kültür-sanat haberciliği cephesinden bakalım:

Bir anlayış sadece popüler olanın, yukarı doğru satış grafiği yakalamış olanın, konuşulanın haberini yapar. Bu, kuraklaştıran bir anlayıştır bana göre. Bir anlayış da konuşulacak olanı bulup çıkartmayı kendine görev bilir. Bu da yeşerten bir anlayıştır.

Ancak şu da var; bulup çıkartmaya uğraştığınız her konu, her isim başarılı olmayabilir. Sürekliliği olan ve katkı sağlayan bir sanat anlayışını sürdüremeyebilir. Yine de vazgeçmeden aramak gerektiğine inanırım. Tıpkı ÇEV’nın ve Berrin Yoleri’nin yaptığı gibi.

Bu yazının, fazlaca okunmayacağını-paylaşılmayacağını tahmin etmek zor değil. Klasik müzik, bale, caz alanlarında önümüzdeki yılların önemli isimlerini aktaran bir yazı, konunun ilgilileri haricinde, hızlı bir göz atmayla geçiştirilecektir. O da en iyi olasılıkla.

Bunu bir serzeniş olarak yazmıyorum. Gayet anlaşılır bir durum.

Biz yine de, bu isimleri kültür dünyasının bir kenarına not etmek isteyen, destek olmak için çabalayan isimlerin çok olduğuna inanalım.

Gerçekten yeni ve daha aydınlık bir dünya için.


Not: Çağdaş Eğitim Vakfı’na ve Berrin Yoleri’ye teşekkürlerimle.

0.212.2976979

Konuşma çizgisi mi, tırnak mı?

Enis Batur "Kitap Evi" adlı romanıyla yine şaşırtıcı ve kendine has bir anlatıya imza atıyor. Çalışkan yazar Enis Batur, merkezine kitabı-yazmayı-okumayı yerleştirdiği bir sarmalın içinde döndürüyor okurunu.


Kitaptan ayrıca söz etmek gerek. Ama merak edip okumak isteyenler için Sel Yayınları etiketiyle raflara çıktığını hatırlatayım.

Batur, kitabının diyaloglarında, bir bölümde konuşma çizgisini kullanıyor. Ama genel olarak konuşmalar tırnak içinde. Bunu görünce aklıma geçenlerde kitap okurluğuna ve imla hassasiyetine güvendiğim birinin, bir metinle ilgili olarak "Konuşma çizgisi çok eski bir uygulama, bunu artık kullanmayalım," dediği geldi. Üstelik bunu, bir bilgi ve uyulması gereken bir hassasiyet gibi vurguladı. Bu vurgu olmasaydı konunun üstünde durmazdım. Ayrıca Enis Batur'un romanı da duruma ilgimi artırdı.

Gerçekten de konuşma çizgisi artık kullanılmaması gereken bir "eski"lik mi? Eğer böyle bir durum varsa, bu bilginin kaynağı neresi ve kesinliğini bize ne anlatıyor? Yazınsal alandaki doğru-yanlış çizgisini kimler çiziyor? Farklı kullanımlar zenginlik mi yoksa karmaşa mı?

Aklımdaki sorular bunlar. Açıkçası internet araştırmalarımda bu konuyla ilgili bir bilgiye Türkçe ya da İngilizce bir kaynakta rastlamadım. Bir editörle konuştum, ikisinin de kullanılabileceğini söyledi. Bir yazar arkadaşım, konuşma çizgisini kullanmadığını ama tasvirsiz-uzun diyaloglarda gerilimi artıran bir unsur olarak sevdiğini söyledi. Ben diyalogları tırnak içinde aktaran bir yazarım ama aksi bir kullanım -hatta bu ikisinin dışında herhangi bir kullanım- beni rahatsız etmeyeceği gibi, zenginleştiriyor. Farklı görüşler vardır elbette.

Anlayacağınız benim merakım şu: Konuşma çizgisi kullanılmayacak mı? Kullanılmayacaksa kim, hangi nedenle yasakladı? Neyin, nasıl yazılacağına kimler karar veriyor?

Bilen varsa, dinlemeye ve öğrenmeye hazırım.

11 Ağustos 2014 Pazartesi

HBS/Hayat Bilgisi Sınavı.5: Unutmak nedir?

Aşağıdakilerden hangisi doğrudur? Ya da doğru değildir?

a) Unutmak, bireysel bir kayboluştur.
b) Unutmak, toplumsal bir kayboluştur.
c) Unutmak, yeniden doğmaya cesaret etmektir.
d) Unutmak, ölmeye cesaret etmektir.
e) Unutmak, beklemediğimiz bir anda yakalandığımız hastalıktır.

7 Ağustos 2014 Perşembe

O esnada başka bir yerde...

…Bahadır Akkuzu, Gibson gitarını boynuna asmış, her bir notayı hissederek 'Dönence'nin solosunu atmaktadır.


Bahadır Akkuzu
(3 Şubat 1955 - 6 Ağustos 2009)

Kurtalan Ekspres ve Barış Manço deyince akla ilk gelen isimlerden biri. 6 Ağustos 2009'da geçirdiği bir kalp krizi sonucunda hayatını kaybetti. Notaları aramızda dolaşmaya devam ediyor. 

6 Ağustos 2014 Çarşamba

Nasıl oluyor da plaza kadınları...

radikal.com.tr'de 6 Ağustos 2014'te güncellenen yazı

Yoga Academy’de yaşananlar hem basında hem de sosyal medyada çok konuşuldu.

Spotlar daha çok akademinin gurusu olan kişinin cinsel maceralarını, taciz hikayelerini, hipnozları, enerji aktarımlarını aydınlattı. Özellikle Hürriyet’ten Zeynep Miraç’ın ve Ayşe Arman’ın meselede adı geçen kadınlarla yaptığı röportajlar çoğu kişinin ağzını açık bıraktı.

Herkesin aklındaki soru şuydu: “Varlıklı, kültürlü ailelerden gelen, okumuş, iyi üniversiteler bitirmiş, hatta doktora yapmış, büyük şirketlerde üst düzey yönetici olarak çalışan, ekonomik durumu gayet iyi olan bu kadınlar, bu plaza kadınları, nasıl olur da böyle bir hikayenin öznesi olurlar?”

Olay yargıda. Süreç işliyor. Her zaman olduğu gibi, bu konuda da adaletin aksamadan işleyeceğine inanalım.

Ama şu herkesin aklındaki soruya da bir çengel atmakta fayda var. Günümüzde genel bir tanımlamayla ‘plaza insanları’ ya da ‘beyaz yakalılar’ denen, homojen olmadığını bildiğimiz ama ortak kodlarını da ezberlemeye başladığımız kitleye bir bakalım. Gerçekten de bu plaza insanları ve özellikle plaza kadınları, nasıl oluyor da böylesi hikayelerin öznesi oluyorlar?

Bu soru bir süredir Türkiye’de de sanatın ve edebiyatın ilgi alanında.



Hakan Bıçakcı son romanı “Doğa Tarihi” ile konuya net bir giriş yaptı. Roman çok okundu, konuşuldu. Bıçakcı bu romanında bizi 35 yaşında bir plaza çalışanı, bir AVM-sever olan Doğa ile tanıştırdı. Bir röportajında kendi kahramanı ile ilgili duygularını şöyle dile getiriyor yazar: Karmaşık duygular içindeyim; üzülmekle sinirlenmek arasında gidip geliyorum galiba. Sahip olduğu imkanlara rağmen kendini baskılardan koruyamadığı için kızıyorum. Ama neden böyle yaptığını da anlayabiliyorum. Adına yaşam denen o koskoca boşluğun içinde öylece salındığı gerçeğiyle yüzleşmemek için böyle yapıyor. Bunu düşününce sinirim üzüntüye dönüyor.

Hakan Bıçakcı’nın roman karakteriyle dürüst yüzleşmesi önemli. Bu yorum, aslında çoğumuzun bakış açısının dillendirildiği bir yorum.

“Doğa Tarihi”nin kahramanı Doğa’dan sonra, şimdi de yeni bir plaza kadınına merhaba dedi Türkçe edebiyat: Melodi İnanoğlu. Yapı Kredi Yayınları’ndan kısa süre önce çıkan romanı “Size Müthiş Bir Yemek Hazırladım”da Melida Tüzünoğlu –kendi adıyla da bir oyun oynayarak- özel bir karakter kurgulamış. Melodi, tümüyle içeriden olan ama dışarıdan bir bakışla bütün bu durumu tartışabilen bir karakter.

Melida Tüzünoğlu, romanında bir akşam yemeğine götürüyor okurlarını. Karakteri Melodi’nin zihninde ve dilinde sahteliğin, yıkıcı bir gerçekliğe dönüştüğü bir akşam yemeği. Kısa bir zaman diliminin, roman sanatının yetenekleriyle genişlediği, akıcı ve vurucu bir anlatı. Tüzünoğlu, önceki kitaplarında olduğu gibi, post-modern bir yapı kuruyor ve plaza kadınlarına özgü dili, sert bir bilinç akışının içine hapsediyor. Üstelik bunu yaparken, gerilimi yüksek, heyecanı bol bir geceyle buluşturuyor bizi. Ama Hakan Bıçakçı’nın Doğa’ya gösterdiği anlayışı, göstermiyor Melodi’ye. Daha öfkeli. Daha kırıcı. Melodi’nin bütün çaresizliklerinde ya da zihninin patinaj yaptığı anlarda bile, mesafesini koruyor. Okurun aklından şu soru bir an olsun silinmiyor böylece: “Bu insanlar, bu kadınlar nasıl oluyor da böyle bir hikayenin öznesi oluyorlar?”

Cevap arayan değil, sergileyen bir roman "Size Müthiş Bir Yemek Hazırladım”. Yüzleştiren bir roman. Bugünün romanı.

Önce Doğa, ardından Melodi. Türkçe edebiyat, özellikle son on yılda kimi romanlarda-öykülerde merkeze aldığı konuda, yeni karakterlerle tanıştırıyor bizi. Bu sırada, gazetelerde şu son Yoga Academy meselesinde olduğu gibi tuhaf olaylar okumaya devam ediyoruz. Kimi zaman hayat edebiyatı, kimi zaman edebiyat hayatı takip ediyor.


Her zaman olduğu gibi.

1 Ağustos 2014 Cuma

Birinci Tekil Şahıs.28

Ben bir sokak köpeğiyim, yeri geldiğinde, bir kap suyla ruhumu satın aldığını sananlara bile arkasını dönecek kadar cesur.