Fotoğrafım
Okuduklarım... Dinlediklerim... İzlediklerim... Aklıma takılanlar...

31 Temmuz 2014 Perşembe

"Cumartesi" programı bize ne bıraktı?

Cumartesi, önce NTV'de ardından ArtıBir TV'de yayınlanmış bir program.

Yola çıkış cümlesi basitti. "Cumartesi gecesi, kültür sanat ağırlıklı bir program yapılabilir mi?" 

Bu soruyu biraz açmak lazım. Televizyon yayıncılığının "eğlenceli, renkli" tanımlamalarıyla "hafifleştirilmiş" bir yayın dilimini tercih ettiği saatlerde, gerçek çeşitliliğin kültür-sanat alanında olduğu düşüncesiyle yola çıkarsak nasıl bir sonuç elde ederiz. Ana akım medyanın kapılarını magazin figürlerine açtığı saatlerde, farklı bir yayıncılık yapılabilir mi? Kültür sanatın sorunlarını, dinamiklerini konuşurken bir yandan da ne kadar yaşamın içinden ve kahkaha dolu olduğunu göstermek mümkün müdür? Bütün kanallar "ezberlenmiş" isimlere yer verirken, bu coğrafyada farklı müzikler olduğunu hatırlatmak izleyiciye iyi gelir mi?

Sorular çoğaltılabilir. Programın izleyicileri bunu bizlerden daha iyi biliyor zaten.

Cumartesi, her iki kanalda yayın hayatında olduğu/olabildiği dönemde sorunları da konuştu, popülere de dokundu. Türkü de dinledi, caza da kulak kabarttı. Hüzünden kaçmadı ama yeri geldiğinde kontrolsüzce kahkaha da attı.

En önemlisi başka kanallarda da bir kapı açtı. Önce HaberTürk ekranlarında Bedia Ceylan Güzelce 'Skala Özel' ile, ardından CNNTürk ekranlarında Enver Aysever 'Aykırı Sorular Cumartesi' ile harika işler yaptılar. Böylesi bir programın ancak donanımlı isimlerce yapılabileceğini ve samimiyetin izleyiciye mutlaka geçeceğini gösterdiler. Her iki dostumu da ayakta alkışlarım.

Dönelim bizim Cumartesi yolculuğumuza… Artık ekranda değiliz. Açıkçası döner miyiz, orası da belli değil. Benim için okul denebilecek bir kadroyla çalıştık. Yolu Cumartesi programından geçen herkesten çok şey öğrendim. Öğrendiklerimi de samimiyetle izleyiciyle paylştım.

Elbette kusursuz bir iş değildi. Eleştiri aldığımız da oldu. Beğenmeyen, hatta saçma bulan da. Kimileri programa kimileri bana öfkelendi. Her hafta aldığımız övgülerin büyüsüyle değil, gelen eleştirilerin terazisiyle yeniden kurduk programı. Tribüne oynamadık ama ortada bir 'seyirlik' olduğunu da asla unutmadık.

Geriye ne kaldı?

Ekip için çok sayıda anı. Televizyonculuk içinse "başka bir yayıncılık mümkün" cümlesi.

Bu cümlenin peşinde koştuğum ilk dönemde önüme engeller çıkaran herkese ayrıca teşekkür etmeliyim. Engeller olmadan onları aşmanın dinamiklerini geliştiremiyor insan.

Ve teşekkürlerin en büyüğü, benimle birlikte bir kuyuya taş atan bir avuç televizyoncuya destek veren izleyiciye. Artık biliyoruz ki "başka bir yayıncılık mümkün".

Not: Programın twitter adresi hala yaşıyor. Takip etmek isteyenler için adres: @yektacumartesi

“Dağ başını duman almış, gülüşelim arkadaşlar!”

radikal.com.tr'de 30 Temmuz 2014'te güncellenen yazı.

Bayram ziyaretinde, hatırladığı az sayıda anıdan birine sığınıyor annem.

1955 yılında Bursa’da Dağcılık Kulübü’nün düzenlediği bir eğlence. Kimileri sadece gelip boy göstermek kimileri sahnede olmak istiyor. Tangodan halk oyunlarına geniş bir yelpaze var. Annem ve kendisinden üç yaş büyük olan dayım, ‘Rakın Rol Dansı’ yapmaya karar veriyorlar. Zorlu figürler var. Havaya atıp tutmalar, bacak arasından kaydırmalar, belde çevirmeler falan. Günlerce iki katlı ahşap evin taşlık avlusunda prova yapıyorlar. Dizler, dirsekler çürüyor. Geceleri de oturup tül astarlı tafta eteğini dikiyor annem. Dayım takım elbisesini alabilmek için ek işler yapıyor. Sonunda eğlence günü gelip çatıyor. Beş vakit namazını bir gün aksatmayan anneannem kapıdan okuyup üfleyerek uğurluyor çocuklarını.

O kadar beğeniliyor ki iki kardeşin ‘Rakın Rol Dansı’, alkışlarla bir kez daha sahneye çıkıyorlar. Herkes ayağa fırlıyor, tempo tutuyor. Tezahüratlar ve kahkahalar eşliğinde figürler konuşturuluyor, etekler savruluyor. Eğlenceye doyamayan kızlı-erkekli grup ertesi gün bisikletlere atlayıp Uludağ yoluna çıkıyor. Siyah-beyaz bir fotoğrafta parlıyor kahkahalar.

Kimilerince Cumhuriyet modernleşmesinin başarılı bir karşılığı var bu hikayede, kimilerince temeli zayıf bir taklit. Benim içinse sosyolojik ve/veya siyasi değerlendirmelerden çok uzakta bir yerde, annemin kahkahasında duruyor. Alzheimer zihne keskin bir bıçak saplıyor ama o kahkahayı silip atamıyor. Eliyle ağzını kapatarak gülme mahcubiyetinin ezberletildiği ikiyüzlü erkek diline aldırmadan, güle oynaya anlatıyor annem Rakın Rol anılarını.

Bayramın ilk gününde, annemin gülüşü gözümün önündeyken geliyor o tuhaf açıklama. Uzun bir metnin içinden sadece kahkaha bölümünü cımbızlamak yakışıksız olabilir, o bölümü paragraf olarak hatırlayalım: İffet kadın için de, erkek için de bir süstür. Erkek, zampara olmayacak. Eşine bağlı olacak. Çocuklarını sevecek. Kadın ise, o da iffetli olacak. Mahrem-namahrem bilecek. Herkesin içerisinde kahkaha atmayacak. Bütün hareketlerinde cazibedar olmayacak, iffetini koruyacak.” Böyle buyuruyor siyasetçi.

Konuşmanın tamamında televizyon dizilerinin kötü etkileri, ergenlik yaşı, internet, seks, cep telefonları gibi noktalar var. Kapsamlı bir ahlak manifestosu anlayacağınız. Konuşmanın yapıldığı yer Bursa.

Sosyal medya başta olmak üzere bütün alanlarda “kahkaha konusuna” odaklanılmış olması, çok değerli bir konuşmanın içinin boşaltıldığı anlamına gelmiyor. Erkek için iffetin belirleyicisi ‘zampara olmamak’, kadın içinse ‘uluorta gülmemek’. Kadın katillerine uygulanan tahrik ve iyi hal indirimlerinin kaldırılması beklenirken, siyasetin dili uluorta gülmeye de davetiye çıkarıyor. Bu konuşmanın sadece gündem değiştirmek, kişisel düşünce beyanında bulunmak ve hatta saçmalamakla açıklanamayacağı ortada.

Şimdi sorulacak çok sayıda soru var. Bu soruların muhatapları siyasetçiler. Hangi siyasetçiler mi? “Uluorta gülmeyin, fazla seçici olmadan bir an önce evlenin, kadın mıdır kız mıdır bilemem, sizin bacak aranızı çekip gazetelere basarım ve şeyini şey ettiğimin şeyi,” gibi benzersiz açıklamalarıyla, maşist bir dilden konuşan ve düşünen siyasetçiler. Örneğin bu siyasetçilere “Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu”nun beş temel isteğini hatırlatalım ve soralım: Bu konularda ne yapıyorsunuz?

1.     Cumhurbaşkanı, başbakan ve meclisteki bütün parti liderlerinin kadına yönelik şiddeti kınaması.
2.     6284 sayılı Koruma Kanunu’nun etkin uygulanması.
3.     Ceza Kanunu’nda caydırıcı ceza.
4.     Kadın Bakanlığı kurulması.
5.     Cinsiyet ve cinsel yönelim eşitliğini esas alan yeni anayasa.

Bu soruları sorarken, erkekliğin “vermek-vermemek” eksenine indirgediği
çirkin dil konusunda kendimize de bir çuvaldız batırmalıyız. Son günlerde internet üstü şaka videolarından “Mmm, mmm, vermiycem, vermiycem, benim değil mi vermiycem,” diyen kızın paylaşım rekorları kırması, sizce kadın meselesinde hangi düşünceye hizmet ediyor? “Yahu küçük bir geyiği ne kadar da ciddi bir meseleye çevirdin,” diyenler olabilir. Onlar “Vermiycem, vermiycem,” diye dolaşmaya devam etsinler.

Bu erkek egemen dilin içinde dönüp durmaya devam ettikçe kadın bedenini, cinselliğini ve daha da ötesi varlığını özgürleştirmek zor. Sanatın ve edebiyatın gereği ve gücü de bu noktada devreye giriyor. Yoksa, ortalık şehvetli bir kahkahayla mesir macunu kapışmaya çalışan erkeklere kalıyor. Gerçi bu bayramda öğrendiğimiz kadarıyla, o mesir macunlarını zamparalık yapmak için tüketmiyorsanız sorun yok. İstediğiniz gibi gülün erkekler. Otuziki diş göstermeden olmaz.


8 Ağustos Cuma günü saat 19.30’da Tünel’den Galatasaray’a doğru yürüyecek kadınlar. Öldürülen kadınların aileleri de orada olacak. Kadınların adım seslerini dinleyeceğiz. Sağlığı izin verseydi annem de orada olurdu. Yürüyüş başlamadan Bursa anılarını anlatırdı çevresindekilere. Birlikte şarkı söylerlerdi. Elleriyle ağızlarını kapamadan, uluorta gülerlerdi. Yürüyüş başlayınca da militarizmin vurgularını değiştirerek bir marş tuttururlardı: “Dağ başını duman almış, gülüşelim arkadaşlar!”

O esnada başka bir yerde...

…Ingmar Bergman, 'Yaban Çilekleri' filminin çekimleri sırasında düşünmektedir.


Ingmar Bergman
(14 Temmuz 1918 - 30 Temmuz 2007)

Bergman'ı birkaç cümleyle anlatmak olanaksız. İkinci Dünya Savaşı sonrasında, insanlığın içine düştüğü durum için "Bizi ancak utanmak kurtarır," diyen bir büyük düşünür. "Büyülü Fener" mutlaka okunması gereken bir kitap.

Deep Purple'ın üç bacağı

Blackmore rock dünyasının tartışılmaz, çığır açan ve belirleyici gitaristlerinden biridir. Eyvallah!

Özellikle benim ergenlik dönemimde Ritcihe dinlemek, onun sololarını ezberlemek, onunla ilgili efsaneleri bire bin katarak anlatmak önemli ve değerliydi. Bu büyük yetenek klavyede nereye dokunsa ayrı bir değer katardı müziğe. Onu anlatırken -di'li geçmiş zaman kullanmam boşuna değil, çünkü ne yazık ki Deep Purple ve Rainbow sonrası dönemlerinde aynı derecede güçlü bir etkisi olmadı İngiliz gitaristin. Blackmore's Night konusunda çoğu kişinin aynı fikirde olduğuna eminim.

Geçenlerde aklıma geldi, not düştüm. Bir de Fil Uçuşu'nun gevezelik alanına yazayım. Blackmore harikadır, tamam. Gillan efsanevi bir tekniğe sahiptir, eyvallah. Bir dönem Deep Purple'ı çekip çeviren Coverdale ve Hughes konusunda kim eğri konuşabilir ki, ona da kabul.


Ama bence hard rock tarihinin en belirleyici sedalarında birini, yani Deep Purple sedasını asıl yaratanlar  Paice-Lord-Glover üçlüsüdür. Ian Paice standart bir davul setinde, swingi bol ve keskin trampet tuşeli çalışıyla hem ekonomik, hem süsten uzak hem de kesintisizdir. Basit görünen geçişleri, birkaç dinleyişten sonra büyüler insanı. Roger Glover, Paice ile net bir uyum sağlar. Kök vuruşları çok anlaşılırdır ve şarkının ritm grubunu bir an boş bırakmaz. Üstelik gurubu gurp yapan prodüksiyon yeteneği de onun omuzlarındandır. Jon Lord için ne denebilir ki? Müthiştir. Haddimi aşmadan sadece "Büyüksün Jon abi," der susarım.

Deep Purple, günümüzde yana yakıla dinlenen bir grup değil belki. Yeni kadrosu (özellikle Steve Moorse) yine harika işler yapıyor ama herkesin zihninde 'Smoke on the Water" günleri var. O günlerden bu zamana kalan sedaya ve özellikle Paice-Lord-Glover üçlüsüne saygılarımla...

Sevgili Güzin Abla... Ya gülistandan boş çıkarsam?

radikal.com.tr'de 23 Temmuz 2014'te güncellenen yazı.

Oxfordlu Kızlar Asla Yalnız Kalmaz rumuzuyla yazan dişi arının derdi büyük.

Sevgili Dr.Tatiana,

Güya bir yalnız arıyım ama kendime hiç vakit ayıramıyorum. Hortumumun ucunu ne zaman peteğimden dışarı uzatsam, etrafımı karın ağrısı olmak dışında bir işleri olmayan erkek arılar sarıyor. Ev işleriyle uğraşırken beni taciz etmenin komik olduğunu düşünüyorlar. Komik değil. Deliriyorum. Bunları nasıl defedeceğim?

Hayvanlar alemindeki ihtiras ve cinsel istismar suçlarına bir örnek teşkil eden mektuba sert bir cevap veriyor Doktor Tatiana. Dişi arının, bu tecavüzcülerle başa çıkmasının tek yolu soğuk yenilen bir intikam yemeği. Kolayca tuzağa düşürülerek kovanlara götürülecek erkekler, felç oluncaya kadar sokulacak ve yumurtadan çıkan larvalara yem yapılacaklar. Acımasız bir son. Ama bilişsel düzeyin çok daha yukarıda olduğu insanoğlunun acımasızlığı yanında solda sıfır diyebiliriz.



Edebi Şeyler Yayınları’ndan piyasaya çıkan “Dr.Tatiana’nın Tüm Canlılar Alemine Seks Tavsiyeleri” bu örnekte olduğu gibi seksin evrimsel biyolojisi konusunda rehber olabilecek nitelikte çok sayıda soruyu cevaplıyor. Dünyaca ünlü evrimsel biyolog ve bilim yazarı Olivia Judson’un cinfikir bir dille kaleme aldığı kitap, bizi hayvanlar aleminin Güzin Ablası, Dr.Tatiana ile tanıştırıyor. Yayınevinin arka kapağa da taşıdığı Güzin Abla benzetmesi önemli. Yıllarca “Sevgili Güzin Abla, komşunun oğlu beni öptü, hamile kalır mıyım?” sorusunun akıl almazlığıyla alay ettiğimizi unutmayalım. Bırakın seksin neden evrimin merkezinde yer aldığını, seksin ne olduğunu bilmeyen bir kapalı toplum fıkrası gibi dilden dile aktarılan bir soru.

Neyse ki, komşunun oğlunun “hamile bırakabilecek öpücüğü”nden nasıl uzak durulacağını, siyasetin dilinden öğrendik. Başbakan, katıldığı bir iftar yemeğinde kız öğrencilere önemli bir hayat dersi vererek “Evlilik olayını geri atmayın. Nasibinizi bulunca kararınızı veriniz. Çok seçici de olmayın. O zaman gülistandan boş çıkarsınız,” deyiverdi. Gülistandan eli boş çıkmayan kadınlara üç-dört-beş çocuk yapmaları konusundaki ısrarını tekrar etmeye gerek yok.

Siyasetin toplumsal dinamikleri belirlediği bu önemli konuşmanın bir hafta öncesinde Adıyaman’ın Gölbaşı ilçesinden acı haber gelmişti. Resmi nikah yapılmadan evlendirilen 15 yaşındaki Yeter Aslan, av tüfeğiyle yaşamına son verdi. Jandarma tutanağına intihar olarak geçen olayla ilgili soruşturma sürerken, hepimiz Yeter’in düğünündeki acı dolu, mutsuz yüz ifadesini gördük. Hem de o saçma sapan “çocuk gelin” tanımlaması ile birlikte. Ne çocuk gelini yahu? Sapkınlığı normalleştirmeye çalışan şu erkek egemen, sakil dilden vazgeçmeden hangi yüzle aynaya bakacağız biz?

Yeter öldürüldü. İntihar ya da değil; Yeter, tetiğinde siyasetin, cehaletin, erkek egemen toplumun-dilin ve bu coğrafyada yaşayan bütün erkeklerin parmak izi olan bir av tüfeğiyle öldürüldü. “Görüyor musun bizim korunaklı, mükemmel dünyamızdan uzakta, orada bir yerde ne kötü şeyler yaşanıyor,” ikiyüzlülüğüyle duası yapıldı. Cenazesi de, aynı özneler tarafından sosyal medyada bolca paylaşılan birkaç haberle kaldırıldı.

Bizi artık utanmak bile kurtaramaz.

Keşke Dr.Tatiana’nın hayvanlar aleminden gelen mektuplara verdiği cevaplarla “insan olmak” yolunda bir adım atabileceğimize inanabilsek. Yine de umutsuzluğa kapılmamak ve evrimin dinamikleri konusundaki bilgi birikimine güvenmek için Olivia Judson imzalı “Dr.Tatiana’nın Tüm Canlılar Alemine Seks Tavsiyeleri” iyi bir başlangıç.


Yıllar yılı “komşunun oğlunun öpücüğü” garabetiyle, bir saçmalığın sıradanlaştırıldığı bu coğrafyada, şu sorunun kucağımıza bırakılmasına izin verecek miyiz? “Sevgili Güzin Abla... Ya gülistandan boş çıkarsam?”

Vicdan

Radikal gazetesinde 11 Haziran 2014 tarihinde yayımlanan yazı.

Artık hepsinin adını ezbere biliyoruz. Uzak akrabaların adını hatırlamakta zorluk çeken büyükanneler “Ali İsmail,” deyince derin derin iç geçiriyor. “Ne işi varmış sokaklarda, uslu uslu otursun evinde,” diyenler bile, tekmelerle öldürülmüş bir delikanlının, bir fotoğrafa hapsolmuş gülüşü karşısında susup kalıyorlar. Ethem, Ahmet, Berkin ve diğerleri... İktidarların ölümleri rakamlarla ifade etme tutkusundan sıyrılıp adlarıyla yaşıyorlar hafızalarımızda.

Ben Bir Slogan Buldum: Annem Benim Yanımda belgeselini izlerken “otur oturduğun yerde”ci ve “çık sokağa, yürü ön saflara”cı anne-babaların yüz ifadelerini kıyaslamaya çalışıyorum. Sonra bakışlarım yanlarında oturan gençlere kayıyor. Çoğunun yüzünden, anne-babalarının  söyledikleri karşısında şaşkınlık yaşadıklarını okuyabiliyor insan. Hatta anne-babaların kamera karşısında olmanın getirdiği hafiften rol kesme hallerine bile gülüyorlar. Direniş günlerinde çokça izlediğimiz Bunu Ben Kırdım Çünkü... sürecin mizah gücünü bir kere daha hatırlatıyor. Ali: Düşlerinde Özgür Dünya ve Direnen Sevgi, izleyeni o günlerin en sarsıcı gerçekleriyle yüzleştiriyor. Evlatlarını toprağa vermiş annelerin acısı Anne ile karşımıza çıkıyor. Kimi belgesel direnişe dışarıdan bakıyor, Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek gibi kimileri de içeriden.


Altyazı dergisinin Haziran 2014 tarihli 140ıncı nüshasının kapak konusu, Senem Aytaç imzalı bir dosya: Gezi’den Sonra. Bazıları geçen yıl boyunca çeşitli festivallerde gösterilen ama en geniş kapsamlı şekilde 9.İşçi Filmleri Festivali’nde izleyebildiğimiz Gezi belgesellerine odaklanan yazı, “tarihin kaydını tutan görüntülerin kaydını tutan yazı” olması nedeniyle önemli bir iş başarmış. Arşivlik bir dosya, arşivlik bir Altyazı.

Yazıda sözü geçen belgesellerin bir kısmını izleyebildim. Bir kısmının tanıtım görüntüleri ile genel bir fikir edinmiş oldum. Hepsine mükemmel diyemem. Kimi hamasi bir dil kullanıyor, kimi tanıdık-benzer müziklerin ve yavaşlatılmış hareketlerin dramatik gücüne yaslanıyor, kimi sadece öfke ya da hüzün duygusunu köpürtecek bir kurguyla çıkıyor karşımıza. Ama sonuçta hepsinin özel bir tanıklık çabası içinde olduğunu söyleyebiliriz. Bütün bilgi kaynaklarının kurutulmaya çalışıldığı, akıllara zarar bir manipülasyon sürecinin yaşandığı günlerden delirmeden çıkmanın tek yolu kişisel tanıklıkların aktarılması ve hafızanın toplumsallaştırılması.

Senem Aytaç’ın yazısını okurken, diğer cepheden bir tanıklığın mümkün olup olmadığını düşündüm. İktidar cephesinin hayal gücü kıt sanat yönetmeni tarafından sahneye yerleştirilmiş ‘ayakkabı-deri pantolon-kutu bira’dan söz etmiyorum. Ya da destan yazan polislerin, görevlerini ne zorluklarla yaptıklarını göstermeye odaklanmış bir kahramanlık belgeseli değil aklıma takılan. Parti destekli trollerin sakil kara propaganda görüntüleri de değil elbette. Gerçekten de kendini iktidar partisinin politikalarına ve yönetim biçimine yakın hisseden gençlerin bütün bu süreci nasıl yaşadıklarını, yaşıtları ölürken neler hissettiklerini, kendilerinde ve yaşadıkları toplumda nelerle yüzleşebildiklerini anlatan ve bunu tarafsızca gerçekleştiren bir belgesel izleyebilir miyiz acaba?

Hiç sanmıyorum.

Gezi direnişinin hafıza kaydını tutan belgeseller, dilerim memleketin güzide kurumu TÜBİTAK’ın terazisinde tartılmaz. Montaj demenin mümkün olmadığı görüntülerde, kefelerden birine vicdanı koymak gerekiyor çünkü. 

Yumruk

Radikal gazetesinde 4 Haziran 2014 tarihinde yayımlanan yazı.


Herkes fotoğrafa kilitlendi. Otuz iki yıl sonra Yılmaz Güney’in yumruğunu yeniden havada görmek, Fransa’dan Türkiye’ye heyecanlı rüzgarlar estirdi. Ama ufak bir şüphe de vardı: Nuri Bilge Ceylan gerçekten Yılmaz Güney’e selam mı göndermek istemişti, yoksa sadece foto muhabirlerinin “Lütfen yumruğunuzu şöyle kaldırır mısınız?” ricasını kıramadığı için mi vermişti o pozu? Gerçeği bilemezdik çünkü bu bilgiyi bize olay yerinden aktaracak kimse yoktu.

Aynı şüpheci tavır teşekkür konuşması için de geçerliydi. Nuri Bilge Ceylan, son bir yılda hayatını kaybeden Türk gençleri mi demişti, Türkiye’nin gençleri mi? Soma faciasında hayatını kaybedenlerden söz etmiş miydi? Bilemezdik bunları, çünkü 67.Cannes Film Festivali ödül töreni hiçbir yayın organı tarafından canlı olarak yayınlanmadı. Yayıncı kuruluş Canal+, internet yayının Altın Palmiye’nin verildiği dakikada kesti. Neyse ki, Lumiere Theatre’de bulunan cevval sinemacılarımızın hızlı tweet atmaları sayesinde Altın Palmiye’nin geldiğini ‘zamanında’ öğrenebildik.

Nuri Bilge Ceylan, Cannes sonrasında şaşkınlığını net bir şekilde dile getirdi ve “Bu yıl Türkiye’den hiçbir televizyon yoktu burada,” dedi. Gazetelerin de karnesi iyi değil ama hiç değilse ajanslardan gelen ‘konserve’ haberlerle yetinmediler ve farklı görevleri nedeniyle Cannes’da olanlardan yazı aldılar. Sadece bir ya da iki gazete bütçe ayırarak muhabir yolladı. Televizyon kanallarının durumu ise rezalet. “Bu kadar masrafı ancak sponsorla halledebiliriz, onlar da böyle bir dönemde para vermek istemiyor, “ bahanesinin arkasına saklandılar. Üstelik kültür-sanat haberlerini ‘sıkıcı’, Nuri Bilge Ceylan sinemasını ‘ağır’ bulanların bile yüzünü güldürecek popülerlikte bir oyuncu kadrosu vardı Cannes’da.  Yapımcı Zeynep Özbatur Atakan’ın çabaları da karşılık bulmadı. (Tecrübeyle sabit bir bilgi aktarayım, günde yarım saat canlı yayın yapmak çılgın bir bütçe gerektirmiyor. Sponsorun sırtından kar etmek amacı bir kenara bırakılabilirse tabii. Teknoloji yatırımlarıyla övünen ülkemizin, çok az maliyeti olan 3G yayınını bile yapmamış/yapmak istememiş olmasının mazereti yok.)

Haluk Bilginer, Cannes dönüşü katıldığı televizyon programlarında kırgınlığını ve kızgınlığını saklamadı. “Bütün dünya oradaydı ama siz yoktunuz,” dedi. Program sunucuları “Soma sonrası yasta olduğumuz için Cannes’dan yayın yapmadık,” deyince de noktayı koydu Bilginer: “Siz zaten Gezi’de de yoktunuz.”

Elbette Soma’da yaşananlardan sonra kırmızı halılı, eğlenceli bir yayın değildi beklenen. Türkiye sadece kırk yıl sonra gelen (ve açıkçası bir daha ne zaman geleceği belli olmayan) Altın Palmiye’nin havaya kaldırılış anını görmek, Kış Uykusu ekibinin on beş gün boyunca Cannes’da neler yaşadığından haberdar olmak istedi, o kadar. Soma faciasından aylar önce tamamlanması gereken basın akreditasyonları bile yapılmamışken, bütçe ya da yas yalanlarına hiç gerek yoktu.

Lafı uzatmadan adını koyalım: Türkiye hariç bütün dünya oradaydı. Başbakanın attığı her adımı takip eden, ekonomi zirvelerine tam teşekküllü yayın aracı gönderen,  futbol takımlarının hazırlık maçlarını bile canlı yayınlayan televizyonlarımız yoktu. Değerli basınımız Nuri Bilge Ceylan’ı Cannes’da ‘yalnız’ bıraktı. Şimdi iki kelimelik bir röportaj için ödüllü sinemacının peşinde koşanların, kültür-sanat algısını dönüştüren bir ‘görmezden gelme’ operasyonunun parçası olduklarını bilmeleri gerekiyor.  Ama unutmasınlar, o yumruk havaya öyle kolay kalkmıyor ve hep havada durmuyor.