22 Mayıs 2014 Perşembe

Beyoğlu'nda bir korsan sergi




21 Mayıs Çarşamba - 26 Mayıs Pazartesi tarihleri arasında Beyoğlu sokaklarında korsan bir sergi var. 

“Bu işlerin sahipleri TOMA’ların önünde duranlar,” diyor fotoğrafları çeken isim. Ona sadece bir fotoğrafçı demek eksiklik olacaktır. Ara Güler’in hep altını çizdiği mesleki vurguyla, o bir “fotomuhabir”.

Fil Uçuşu’nda bu sergiyi tanıtırken “Sergide kesinlikle benim ismim ön plana çıkmayacak,” demesine aldırmadan kim olduğunu söylesem mi diye düşündüm ve sonunda yazmamaya karar verdim. Öğrenen bir yerlerden öğrenir. Burada önemli olan isim değil zaten. Brezilya direnişinden esinlenerek bu sergiyi sokaklarda yapmak en doğrusu diye düşünen dostumuza selam verip, yolumuza devam edelim.

Dostumuz, işi konser afişi asmak olan profesyonel bir ekiple anlaşmış. Bu ekip her gün 100 afişi/fotoğrafı Beyoğlu’nun konser afişlerini gördüğünüz yerlerine asacaklarmış. Zabıtaların ve durumdan görev çıkaranların, her gün bunları indireceğini düşünüyorlar. Ama ertesi gün yeni fotoğraflar yine duvarlarda olacakmış.
Bu kovalamaca Gezi’nin ilk direniş görüntülerini verdiği 26 Mayıs akşamına kadar sürecekmiş.

Ve dostumuzun sizden bir ricası var; paylaşıyorum: “Sizlerden bu süre içinde Beyoğlu’nda yürürken eğer karşılaşırsanız bir fotoğraf çekip #DirenGeziParkı başlığıyla paylaşmanız. Yani bir şekilde bu işi beş gün boyunca canlı tutabilmek için tüm sosyal ortamlardan destek vermenizi isteyeceğim.”

Ankara dediğin bir büyük yalan Şekip!

Levent Cantek, Dumankara/Hayat Bir Yangındı cildiyle başlattığı Ankara Üçlemesi grafik roman dizisine Emanet Şehir’le devam ediyor. 
Yanında da önceki cildin iki öyküsünde birlikte çalıştığı Berat Pekmezci var.


Cantek bu anlatısında, Dumankara ile başlattığı havayı sürdürmekle kalmıyor, yapıyı bir basamak yukarı çıkarıyor. Cumhuriyetin kurucu kadrolarının elinden aldığı itibarla, kendini önemli hissetmeye başlayan ve neredeyse bu yalana inanır hale gelen 1940’ların Ankara’sını sadece dekor olarak kullanmayan, doğrudan hikayenin önemli bir karakteri haline getiren bir grafik roman var elimizde. Neredeyse vücuda gelip salınan Ankara’nın ve Şekip’in hikayesinde fon ise o yılların siyasi haritası ve tümüyle dünya. Üstelik bu siyasi coğrafya ve Cumhuriyet tarihi kazısında, bir başka açıdan da cesur karar veriyor Cantek. Anlatının kahramanı/merkez figürü, mitoman diyebileceğimiz bir yalancı. Kendi yalanına inanan Ankara’yla yalanlarla yürüyen Şekip’in buluşması benzersiz bir alt okuma olanağı veriyor. Siyasi ve entelektüel bir çevrenin içinde omurgasız ve değer yargısız bir karakter olarak salınan Şekip, bir anlamda övgülerle ve başarı menkıbeleriyle aktarılan Cumhuriyet Projesi resmi tarihine, ters köşeden ve sivil bir cevap olarak karşımıza çıkıyor. Şekip’in dokunduğu kişileri de birer alt hikayeyle, diyalog özellikleriyle tip olmaktan çıkarıp karaktere dönüştürebiliyor hikaye. Levent Cantek’in en büyük başarısı da burada gizli; yazdığı bütün karakterlere aynı mesafeden yaklaşabiliyor. Bütün karakterleri eşit ölçüde anlamaya çalışan bir yazar var karşımızda. Bu da okurla hikaye arasındaki olası zaviye farklarını ortadan kaldıran bir tercih.


Evet, ortaya benzersiz bir Ankara manzarası, dönem aktarışı çıkıyor çıkmasına ama gelin biz yine de büyük resmi oluşturan küçük hikayelere odaklanalım. Fahriye’nin hikayesine vurulalım örneğin. Orhan’ın ani parlayışlarında bir kuşağın varoluşuyla yüzleşme tedirginliğini görelim. Doktor’un cümlelerinde aklın sesini arayalım. Ya da isterseniz bütün bunları bir kenara koyup, bir okur olarak benim aklımı başımdan alan o olağanüstü Emel hikayesinde kaybolalım. Levent Cantek bu yazıyı okuyorsa bilsin ki, Emel hikayesi kıskandırıcı güzellikte. Başlı başına bir film, bir roman konusu yatıyor orada. Müthiş.



Berat Pekmezci, sadece karakter tasarımında değil kareleme ve her bir karede oluşturduğu bakış açısıyla da okuru hemen anlatının içine alan bir iş çıkarmış. Siyah-beyaz dengesini, karakterin ruh halini iyi yansıtan gölgelemeleri, konturları seven ifadeler önemli bir katkı sağlıyor. Nurullah Ataç gibi gerçek karakterlerin hemen anlaşılacak sadelikte aktarımı kadar, Cantek’in senaryosundan gelen Orhan Veli, Mithat Cemal Kuntay gibi isimlere gönderme yapan karakterlerin tiplemeleri çok iyi. Dönemin gerçekliğini ve ruhunu iyi yakalayan Pekmezci, grafik romanın panellerine yerleştirdiği sürprizlerle hikaye içinde bir hikaye yaratmayı da başarıyor. Hem dengeli, hem detaycı. Okurlara özel ricam, karelerde sadece konuşma balonlarının içine bakmakla yetinmeyip detaylara odaklanın. Genelde karakterlerin göz seviyesinden gördüğümüz kareler, hikaye ile aramızdaki mesafeyi daraltıyor ve çok daha hızlıca o yılların Ankara’sında dolaşmamızı sağlıyor. Üstelik Berat Pekmezci kitabın tasarımıyla da şapka çıkarmamızı sağlıyor. Tasarım dediğimizde, bir hayranlık cümlesi de “Sonsöz” için olsun. Bu bölüm, özellikle kitabın geçtiği dönem hakkında bilgi sahibi olmayan okurlar için bulunmaz kaynak. Başlı başına edebi bir metin.
Emanet Şehir, sadece grafik romancıları değil, edebiyat tarihinden siyasi tarihe, zamana yayılmış büyük anlatılardan küçük insan hikayelerine odaklanmayı seven herkesi mutlu edecek. Şekip, Levent Cantek’in edebiyatımıza armağan ettiği bir karakter olarak hafızalarımızdan silinmeyecek.

Rahatlıkla şunu söyleyebilirim: Emanet Şehir, Levent Cantek ve Berat Pekmezci’nin, Türkiye’de grafik roman alanına takla attıracak bir katkısı olmuş. Bugüne kadar bu alanın çok seçkin örneklerini gördük, o yüzden “ilk/tek” gibi abartılı sıfatlara girmeyeceğim, takla attırmak tam da bu anlamda kullandığım bir yakıştırma. Anlatısını zamana yayışı, atmosferden yoğunluklu yararlanışı, meselesi ve özellikle de karakterlerin yazılışı ve çizilişi ile alanına ters takla attıran bir kitap Emanet Şehir.



Ama aklıma gelmişken Levent Cantek ve Berat Pekmezi’ye, Şekip ile Orhan’ın hamama gittiği sahne ile ilgili bir soru. Acaba o yıllarda hamamda plastik terlik mi giyilirdi ahşap takunya mı? Aslında cevabı da belli: Kadı kızında kusur arayan okurdan uzak durunuz!

21 Mayıs 2014 Çarşamba

Kış Uykusu: İnsan ruhunun her köşesi


Cannes Film Festivali'nde Haluk Bilginer Nuri Bilge Ceylan’a rakip


Yakılmış andızlar. Başıboş dolaşan yılkı atları. Kadim bir coğrafya. Yakılmış bir üretkenliğin içinde artık görkemli günlerinden uzak yılkı atları gibi dolaşan orta yaşı geride bırakmış tiyatro oyuncusu Aydın. Kapadokya’da Othello Otel. Tiyatronun tozu artık sadece babadan kalma zenginliğin getirdiği otelin adında kalmış. Bir de kibirli bir gülümsemede.

Nuri Bilge Ceylan ve Ebru Ceylan, “Kış Uykusu”nun insan ruhunun her köşesine gitmek arzusunu replik replik hissettiren senaryolarında Dostoyevski ile Shakespeare’e ve en çok da Çehov’a yaslamışlar sırtlarını. Birçok hikayesinin incelikli ilişkileri, farklı sahnelere sindirilmiş. Ama Ceylan’ların Çehov’unun bildiğimiz usta yazardan bir farkı var. Bu Çehov, Albert Camus ve Yaşar Kemal’le rakı masasına oturup, geceyi sobada kebap yapılan kestanenin tadıyla bitiren bir yazar artık.



Kendini Kapadokya sahnesinin bir parçası hissetmek için ne yapsa da, hatta o coğrafyanın sorunları için kalem oynatmaya çabalasa da, bir tiyatro sahnesinde olduğunu biliyor Aydın. Repliklerini söyleyecek ve sahneyi terk edecek. Bütün o sarkastik tiratlar, figüran olmaktan kurtulup hayat sahnesinde daha önemli bir rol kapmak için sanki. Ne de olsa, tiyatroyla ilgili tek anısı, bir komedide oynadığı imam rolü. Aydın, buralı olmak-oralı olmak duygusuna sıkışmışken, sahnenin gerçek sahiplerinden imam Hamdi’nin derdi hayatta kalmak. Tıpkı, yakılan hayallerinden yeniden bereketli bir tarla yaratmaya çalışan Nihal, bir diğer yılkı atı gibi odasının içinde gezinen ve kötülük nedir sorusuna yanıt arayan Necla, tek odasını ısıttığı evinde ölümü sükunetle bekleyen Suavi, bir şişe şarapla varoluşunu sorgulamaya başlayan öğretmen Levent, gezgin Timur hatta Japon turist gibi. Hepsi ama hepsi konuşmak isteyen, üstelik dinlemekten de zevk alan insanlar. Mağaralarına sığınmış vahşi hayvanlar gibi, o derin kış uykusu bedenlerini teslim alıncaya kadar homurdanan-mırıldanan, anlatan-dinleyen canlılar.

Nuri Bilge Ceylan’ın “Kış Uykusu” üstüne çok yazılacak. Ama film Cannes’da yarışırken, biraz da olup bitene odaklanmak gerekiyor. İlk günden başlayarak Soma’daki facia-cinayetin bütün ağırlığını hissediyor ekip. Sürekli haber alma, bilgileri güncelleme çabası. Doğru ve gerçek bilgiye ulaşamama tedirginliği. Nuri Bilge, arada bir dalıp gidiyor. Ülkesinin derdini yüklenmiş bir yüz ifadesi. Burada gelebilecek sorulara vereceği cevaplarda “yalnız ve güzel ülkesinin” insanlarını incitmek istemediği belli. Öncelikle ölen her bir kişinin hikayesini düşünüyor. Her bir ölümün “bizi biz yapan hikayeleri” biraz daha azalttığını biliyor. Zeynep Özbatur Atakan’ın siyah kurdele fikri, film ekibinden çıkıp herkese yayılıyor. Sonunda gala gününde, Türkiye’den gelen herkesin yakasında siyah kurdeleler ve hatta Yamaç Okur’un hızlıca hazırlattığı “SOMA” çıkartmaları var. Bu göstermelik bir duruş değil, acıyı içinde hisseden ve “önce insan” diyebilenlerden küçük bir saygı duruşu. Tıpkı gösterim öncesi yapılan fotoğraf çekimlerinde Ceylan ve başrol oyuncularının kameralara “SOMA” yazan fişleri göstermeleri gibi. Sanki ilkokul fişleri var ellerinde. Belki de iktidar hırsıyla kirlenmiş dünyada, acıyı en iyi çocuklar anlayacağı için.



Film ekibi Grand Théatre Lumiére’den içeri girdiğinde bütün salon ayaklanıyor ve dakikalarca süren bir alkış başlıyor. Nuri Bilge Ceylan ekiplerinin önceki yıllardaki galalarını da görmüş biri olarak, bu sefer özellikle uluslararası coşkunun daha üst düzeyde olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Entelektüel ablası ve ayakta durmaya çalışan karısının arasında “kendine ait bir oda”da yaşamaya çalışan Aydın’ın hikayesi seyirciyi hemen içine alıyor. Sanat eserlerini ezberlediğimiz verilerden konuşmayı sevdiğimizden midir nedir, dilimizden düşmeyen “Ama film üç saatten uzunmuş ha!” cümlesi benzersiz bir sinema anlatımı, alıştığımız NBC’den farklı olarak hareketli kamera kullanımları, Gökhan Tiryaki’nin ödüllük görüntüleri, Bora Gökşingöl katkılı hızlı kurgu, Gamze Kuş imzalı sanat yönetimi ile anlamını yitiriyor. Bir de oyuncular var tabi... Ah o oyuncular. Duyguların sıcaklığı ile abarttığımı sanmıyorum ama her birinin beyazperdedeki en yüksek performansı olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Filmi omuzlayan isimlerden kısa bir sahneye imza atanına kadar bütün oyuncular gözümüzün önünde nakış işliyor. NBC bu filminde, oyuncusuna daha çok alan tanıyan bir yönetmen olarak da bir yeniliğe imza atıyor. Zaten kanımca Jane Campion başkanlığındaki jüriyi etkileyecek olanlar da, filmin insan ruhunun her köşesine giden hikayesi ile birlikte, Nuri Bilge’nin bol diyalog, hareketli kamera, müzik kullanımı, hızlı ve cesur bir kurgu, farklı kadrajlar deneme arzusu olacak. Bir başka olumlu etkinin de, yönetmenin bu uzunlukta bir film yapmaya cesareti olacağına inanıyorum. Evet, herkesin olumsuz vurgusuyla karşımıza çıkan süre, ödülü getirecek etkenlerden biri olabilir.

Ödül demişken... Beklenti belli. Altın Palmiye istiyor herkes. Nuri Bilge bu konuda konuşmayanlardan elbette. Ama gala gecesi saatlerce hesaplar yapılıyor. Cem Yılmaz’dan Belçim Erdoğan’a, Reis Çelik’ten Cansel Elçin’e herkesin arzusu aynı. Bir ara Haluk Bilginer’e yanaşıp “Nuri Bilge Ceylan’ın tek rakibi var bu yıl,” diyorum. Ciddiyetle “Kim?” diyor. “Her filme bir ödül verileceğine göre, o rakip Haluk Bilginer,” dememle basıyor kahkahayı. Ceylan ya da Bilginer, Cannes’da ödülü kimin alacağı belli olmaz, ama zaten bu ekip böylesine güzel bir film yaparak çoktan  “yalnız ve güzel ülkelerine” bir ödül daha vermiş durumdalar.


9 Mayıs 2014 Cuma

HBS/Hayat Bilgisi Sınavı.4: Yolculuk nedir?

Aşağıdakilerden hangisi doğrudur? Ya da doğru değildir?

a) Yolculuk, bir noktadan diğerine giderken yaşanan fiziksel değişimdir.
b) Yolculuk, bir noktadan diğerine giderken yaşanan düşünsel değişimdir.
c) Yolculuk, hareket etmeye cesaret etmektir.
d) Yolculuk, hareket etmemeye cesaret etmektir.
e) Yolculuk, çok kullanılmaktan yorulmuş bir metafordur.

8 Mayıs 2014 Perşembe

Bir Borges Labirenti

Yirmili yaşlarımda sıklıkla tekrar ettiğim bir oyun vardı. Ben o zamanlar bunu bir oyun olarak adlandırıyordum ama belki de bir çeşit hastalıktı söz konusu olan. Odamdaki ışıkları kapatır, hatta yeterince karanlık olmazsa gözlerimi yumar ve kütüphanedeki kitapları el yordamıyla bulmaya çalışırdım. Yerini yurdunu ezbere bildiğim kitabın olduğu rafa yönelir, parmak uçlarımla cildi tanımaya uğraşırdım. Her başarısızlık oyunun yeniden oynanması anlamına gelirdi. Yanılmak hem can sıkıcıydı hem öğretici. Yanılmama neden olan kitabın sayfaları arasında kaybolur ve ertesi gece onu da parmak uçlarımın detektifliğiyle bulacağıma söz verirdim. Zamanla kitapları sadece kütüphanedeki yerleriyle değil, cilt kalınlıklarıyla, kapak kartonlarıyla, yıpranmışlıklarıyla da tanımaya başlamıştım. Bu oyunun hayatıma Borges’in edebiyatıyla tanışmamdan sonra girdiğini söylememe gerek yok herhalde.


Deneme yazınının usta ismi Alberto Manguel’in 2002 yılında yayımlanan “Borges’in Evinde” kitabını okuduğumda, artık çoktan oynamayı bıraktığım oyunu bir kez daha hatırlamıştım. Kitap Yapı Kredi Yayınları’nın özenli-büyük boy baskısı, Cem Akaş’ın çevirisiyle ‘İzdüşümler/Düş İzleri” serisinden yayımlanmıştı. (Geçen ay YKY’nın standart boyutunda yeniden basıldı.) İlk okuyuşta beni en çok etkileyen sahnelerden biri, Borges’in her bir cildin kütüphanesinin neresinde barındığını bilmesi ve ulaşmak istediğinde de hiç sektirmeden oraya yönelmesi olmuştu. Gençlik yıllarımdaki oyunumun da bir nedeni vardı demek ki. Bilinçaltım, günün birinde görme yeteneğimi kaybedersem, kitaplarımla olan ilişkimin de yok olmaması için hazırlanmamı söylüyordu belki de. Kimilerine –haklı olarak- hastalıklı gelecek bu oyunu artık oynamadığımı söylemeliyim. Bu yeniden başlamayacağım anlamına gelmiyor.

Kitabın bu yeni baskısını okurken başka bir soru düştü aklıma. Soru basit: Fotoğraflarına hiç bakmadan, sadece yazıya dönüşmüş bir tanıklıktan yola çıkarak Borges’in evinin resmini yapmak olası mı?


Soruyu biraz daha farklı bir yerden sormalı belki de: Yazar, gerçekliğin kelimeler dünyasındaki karşılığını bulmak için ter dökerken, ressam yarı bellek-yarı kurmaca bir metin üzerinden gerçekliği yeniden kurgulayabilir mi? Tıpkı, gerçekliğin ya da belleğin izdüşümlerini gördüğümüz gibi, kelimelerin karşılığını da görebilir miyiz resimlerde?

Basit sorumun cevabını vermek zor değil. Elbette görebiliriz. O zaman soru ikinci aşamasıyla karşımıza geliyor: Peki ama nasıl?

Önce kitabın dünyasına girelim. Alberto Manguel, bu kısa deneme kitabında, bizi Borges’le geçirdiği günlere götürüyor. 1948'de Arjantin'de doğan Manguel, okulu bitirdikten sonra Buenos Aires'teki Anglo-Alman kitapçısı Pygmalion'da çalıştığı günlerden söz ediyor önce. Derken, akşamüstleri geç saatte, Ulusal Kütüphanedeki yöneticilik görevinden dönen Borges ile tanışıyor. Artık doksan yaşını geride bırakmış annesinin yerine, kolayca yorulmayan, daha çok okuyabilen bir "okuyucu" gereksinimi duyan Borges, hemen herkese önerdiği gibi Manguel'e de akşamları evine gelip kitap okumasını öneriyor. Böylece on altı yaşındaki Alberto Manguel, haftanın üç-dört günü Borges'in evine gitmeye ve ona kitap okumaya başlıyor.

Çevresinin bu buluşmalarla ilgili notlar almasını, hatta bir günlük tutmasını önerdiği Manguel, ergenliğin verdiği küstahlıkla sıradan bir durum yaşadığını düşünüyor. Kayıt altına almıyor o günleri. Yıllar sonra, bu kitabı yazarken biraz belleğine biraz da –kitabın içinde de olan- Sara Facio’nun, Borges’in evinde çektiği fotoğraflara sarılıyor. Aslında ‘kelimelere dönüşmüş gerçeklik’ sorumuzun ilk evresi burada karşımıza çıkıyor. Çünkü biliyoruz ki, o kelimeler de, gerçekliğin belleğimizdeki izdüşümleriyle ortaya çıkıyor.


Buenos Aires’te, Charcas ile Maipú’nun köşesindeki 994 numaralı kızıl mermer binadaki 6B numaralı daireyi ayrıntılarıyla anlatıyor Manguel. Borges’in evini yumuşak, sıcak, hoş kokulu bir yer olarak anımsıyor. Bunu da ünlü yazar ve annesinin hizmetçileri Fanny’nin kaloriferleri iyice yakmasına ve Borges’in mendiline hep kolonya damlatmasına bağlıyor. Belleği, bir bilgiden, bir durum yaratıyor yani. Sonrasında detaylara giriyor ve evin yerleşim düzenini anlatıyor.

Oturma odasında sağ tarafta dantelli örtüsü, sırtı düz dört iskemlesiyle, koyu renk bir masa yemek bölümünü oluşturuyor; solda, bir pencerenin önünde, iyice eskimiş bir kanepe ve iki üç koltuk duruyor. Hatta detaylar bile giriyor araya; büyükbabadan kalma, üstünde gümüş bir kupa bulunan masa, duvara monte edilmiş ansiklopedilerle dolu iki beyaz kitap rafı ve koyu ahşaptan iki alçak kütüphane. Bu konuda bir hayal kırıklığını da paylaşıyor Manguel. Cennet’i bile bir kütüphane şeklinde hayal eden Borges’in evindeki kütüphanenin şaşırtıcı derecede küçük olduğunu söylüyor. Her delikten kitap fışkıran bir ev değil, kitapların göze batmayan birkaç köşede toplandığı bu apartman dairesi, görenlerin çoğunu şaşırtıyormuş.

Kitabın okuru da tam bu noktada şaşırıyor işte. Bu satırlara kadar okurun zihnindeki imgeler tanıdık. Bir yanda uçsuz bucaksız bir okuma haritası, bir yanda Ulusal Kütüphane. Yani kitaplar, kitaplar, kitaplar... Ama tam bu noktada, o imgeyi yıkıp yeniden yaratmak gerekiyor. Okur, burada Manguel’in kelimeleri üstünden bir imge yaratmakla yetinemiyor elbette ve sayfaları hızla çevirip, Arjantinli fotoğraf sanatçısı Sara Facio’nun o yıllarda çektiği karelere bakıyor. Beyaz kitaplık beş katlı, uzun iki bölüm ve onların çıkıntısı denebilecek iki kısa bölüm. Açıkçası günümüzün seri üretim kütüphanelerinden farkı yok. Hemen ona bitişik duran koyu ahşap kütüphanede ise az sayıda kitap var. İşte tam bu anda ‘fotoğrafa bakan’ ile ‘zihnine bakan’ arasındaki uçurum büyüyor. Basit sorunun ikinci aşamasına yeniden dokunmak gerekiyor: Gerçekliğin yeniden kurgulanmasında kelimelerin imgesel izdüşümleri yeterli olmayacak mıdır, bir fotoğrafın rehberliğine mi ihtiyaç duyarız? Bellek, yaşamsal gerçekliği bir tuvalde yeniden üretirken (yani kurmaca bir gerçeklik yaratırken) nelerin desteğini ister?


Sorunun bunaltıcı evreninden bir anlığına çıkalım. “Bildiğiniz gibi kör değilmişim gibi davranmaktan hoşlanıyorum ve gözleri gören bir adam gibi koşuyorum kitapların peşinden,” diyen Borges’in zihninde ilerlemeye çalışalım. Alberto Manguel, evdeki ilk karşılaşmalarını anlatırken, Borges’in bu kadar iyi bildiği bir yerde bile duraksayarak hareket ettiğini söylüyor. Yatak odalarına giden koridorda, bir keşişinki kadar sade odasında, gereksiz eşyadan arındırılmış salonda yürürken hep bir tedirginlik halindeymiş Borges. Korumacı bir tavır elbette; otuzlu yaşlarında başlayan ve elli sekiz yaşına basmasından sonra kesinleşen körlüğün kaçınılmaz sonucu. Ama söz konusu kişi Borges olunca, yıllardır içinde yaşadığı evin, zihninin aynasındaki yansımasını da merak ediyor insan. Ancak altmışlarının ortalarından sonra (yani kör olduktan sonra) üniversiteler ve vakıflar tarafından dünyanın çeşitli yerlerinden davet alan yazarın, gittiği şehirleri okumalarının bir temsili olarak gördüğünü düşünecek olursak, evini de bir kelimeler dünyası olarak şekillendirdiğini söyleyebiliriz. Böylece, peşimizi bırakmayan o basit soruya yeniden dönüyoruz. Bu kez başka bir koridordan. İnsan ister istemez düşünüyor; yoksa sorunun cevabı bir labirentin merkezinde mi?

Borges’in, karısı Maria Kodama ile yolculuklarının notlarından oluşan “Atlas” kitabında, kısa bir İstanbul bölümü vardır.  Tümüyle okumalarının izdüşümünden yola çıkarak çizdiği İstanbul portresinde şöyle diyor bu bölümde Borges: “Üç günde Türkiye’yi ne kadar tanıyabilirim? Benim gördüğüm, çok güzel bir kent, Boğaziçi, Haliç ve kıyılarında Rünik alfabeyle yazılmış taşlar bulunmuş olan Karadeniz girişi. Kulağıma çalınan, yumuşak bir Almancayı andıran hoş bir dil. Buralarda, birçok değişik ulusun hayali dolaşıyor olsa gerek: Ben, Bizans imparatorunun onur kıtasını oluşturmuş olan ve Hastings’de olup bitenlerden sonra İngiltere’den kaçan Saksonların katıldığı İskandinavları anımsamayı seçiyorum. Kuşku yok ki, keşfe başlamak için Türkiye’ye yeniden gelmeliyiz.”

Biraz tarih, biraz efsaneler, biraz coğrafya, biraz ses...  Kelimelerin dünyasından yola çıkılarak, yine kelimelerle çizilmiş bir tablo. Dış gerçekliğin yazınsal gerçekliğe dönüştürülme an’ı. Giderek, harflerden oluşan bir kent tasarımı.  Nasıl ki kurmaca bir metin okuduğumuzda, gerçeğin yansımasına değil, yapıtın kurduğu gerçekliğin yansımalarına bakıyorsak, Borges’in İstanbul’unda da benzer bir okuma yolculuğundan geçiyoruz. Önemli bir farkla; bizim gayet iyi bildiğimiz (ya da bildiğimizi sandığımız) bir coğrafyanın, yazınsal gerçeklikle dolu bir zihinde ne şekilde karşılık bulduğunu anlamaya çalışıyoruz. Daha sade kuralım cümleyi: “Üstat, İstanbul’u iyi anlatmış mı?” diyoruz.

Ancak, yaşamsal gerçeklikteki karşılığını görmediğimiz (ancak fotoğrafların rehberliğiyle kontrolünü sağlayabildiğimiz) bir evi, Alberto Manguel’in satırlarında okuduğumuzda bu basit cümleyi kurmuyor zihnimiz. Ortak bir kabullenmeyle çeviriyoruz sayfaları. Örneğin Borges’in yatak odası artık net bir görüntü: Beyaz örtülü demir bir yatak, bir iskemle, küçük bir masa ve iki alçak kütüphane. Kitapta fotoğrafı olmayan bu oda konusunda, Manguel’in satırlarından başka veri yok elimizde. Mobilyaları, yaşam deneyimimizle şekillendirmek, odayı hayal gücümüzle yerleştirmek zorundayız. Tabii bunu yapmak, kelimeler dünyasından yola çıkarak yeni bir gerçeklik yaratmak istiyorsak. Ressam bu noktada boyamaya başlayarak, sorunun cevabını veriyor; yarı bellek-yarı kurmaca bir metin üzerinden gerçekliği yeniden kurguluyor.


“Borges’in Evi” bu tuhaf yazınsal bellek-kurmaca bellek oyunundan çok daha fazlasını sunuyor bize. Borges’in okuma ve düşünce dünyasının labirentlerinde ferah bir gezintiye çıkıyoruz sayfaların arasında. Ayna içinde ayna görüntüleriyle. Borges’in aynasını Manguel’in aynasında görüp, oradan da kendi aynamızda ruhumuza bakıyoruz. Bu yapısıyla giderek daha da Borgesyen hale geliyor metin.

Biliyoruz ki her zihin, kurmaca bir dünyanın gerçekliğini yeniden yaratacaktır. Bu yaratının kelimeler dünyasındaki kadar çok bakışlı bir karşılığı var boyanın dünyasında da. O karşılığı bulmanın belki de ilk adımı, gençlik oyununa geri dönmek. Karanlık bir odada, gözlerimi yumup kütüphanenin karşısına geçiyorum. Borges kitaplarının hangi rafta durduğunu biliyorum, oraya yöneliyorum hemen. Parmak uçlarım ciltlerde dolaşırken, zihnim sayfaların arasında yolculuğa çıkmış durumda. Kurmaca bir dünyanın içinde yaşıyorum.


7 Mayıs 2014 Çarşamba

Per Petterson: Reddediyorum

Norveçce bilmiyorum.

Bu dile yakın bir dil bilmiyorum. Bu dilin konuşulduğu coğrafyalara ait bir deneyimim yok. O kültürün deyimlerini, benzetmelerini, göndermelerini, şakalarını bilmiyorum.

Ama Per Petterson'un kitaplarını okurken kendimi yabancı hissetmiyorum. At Çalmaya Gidiyoruz ve Lanet Olsun Zaman Nehrine gibi iki muhteşem kitabıyla, merakla beklediğim yazarların arasına giren Petterson şimdi de Reddediyorum diyor.


Burada romanın içeriğinden söz etmeyeceğim. Sadece şunu söylemekle yetineyim; Petterson, sanat-zaman ilişkisi konusunda bizi bir kere daha düşünmeye yönlendiriyor kitabıyla. Edebiyatın, zamanı elinde tutup istediği gibi uzatıp-kısaltma yeteneğini, tartışmasız en iyi kullanan yazarlardan biri Norveçli kalem. Dostluk denen belirsiz alanın her köşesine gitmeye cesaret eden romanında, özellikle teknik becerisi ile bir kere daha şapka çıkartıyor. Üstelik bu beceriyi, dil oyunlarıyla süslemeye gerek duymadan, olabildiğince sade anlatarak.

İşte asıl sözünü etmek istediğim nokta bu. Bu sadelik. Ve bu sadeliğin bana kendi dilimde çok rahat akıyor olması. Çeviri kitaplarda benim için temel mesele dilin akıp gidiyor olması, düşüncelerimin tökezlemesine izin vermemesi ve zihnimin koridorlarında toz toprak oluşturmaması. Banu Gürsaler Syvertsen'in çevirileri tam da bu özelliklere sahip. Akıp gidiyor, tökezletmiyor, kir bırakmıyor. Elbette Metis Yayınları etiketiyle bir kitap alıyorsak zaten güvenli alandayız demektir ama bir de kişisel başarılar var. Banu Gürsaler Syvertsen özel bir alkışı hakediyor açıkçası. Bunda belki Petterson'un sade ve gereksiz süslemelerden uzakta durmayı özellikle seçen üslubunun büyük etkisi de var. Sonuçta rahatlıkla söylemeliyim ki yazar-çevirmen buluşması okurun lehine sonuçlanıyor.


Per Petterson ilgiyle takip ettiğim bir yazar. Reddediyorum kaç basıldı ve kaç okura ulaşacak bilmiyorum ama çokça okunmasını, konuşulmasını dilerim. Metis Yayınları'na ve Banu Gürsaler Syvertsen'e özel teşekkürlerimle...

6 Mayıs 2014 Salı

Gündüz Güzeli: Edebiyatla sinemanın kesişme noktası

Joseph Kessel'in romanı, bir cerrahla evli genç ve güzel Severine'in kocasına duyduğu aşka rağmen tensel haz arayışı içinde gündüzleri lüks bir randevuevinde fahişe, akşamları ise sevgi dolu bir eş olarak sürdürdüğü çifte yaşamının beklenmedik bir karşılaşma sonrasında altüst olmasının hikayesini konu alıyor.


“Alışılmış ahlaka, geleneksel hayallere, duygusalcılığa, toplumun tüm ahlaksal pisliğine karşıyım. Burjuva ahlakı, benim için ahlakın tersidir, çünkü ters kurumlar üstüne kuruludur: Din, vatan, aile ve toplumun diğer temel direkleri...”
 
Joseph Kessel’in son noktasını 20 Şubat 1928’de Davos’ta koyduğu romanı "Gündüz Güzeli" ile ilgili yazıya, Luis Bunuel'in burjuva ahlakını sorgulayan cümleleriyle başlamak gayet doğal. Ne de olsa, "Gündüz Güzeli" denildiğinde akla ilk olarak Kessel’in romanı değil, Bunuel'in yaptığı sinema uyarlaması geliyor. 
 
Bunuel anılarında, bu filmi çekmeyi kabul ettiği günlerle ilgili bir yorumunu aktarıyor: “Romanın konusu bana pek içler acısı gelmişti, ama yapı iyi kurulmuştu. Bunun dışında film, Catherine Deneuve’ün oynadığı baş karakter Severine’in bazı düşlerini de görüntülemek ve mazoşist genç bir kadının kişiliğini sergilemek fırsatı verecekti.”
 
Filmden bir adımda uzaklaşalım ve Bunuel'in konusunu içler acısı bulduğu romana gidelim. Kessel romanı, 1928 yılında Gringorie gazetesinde tefrika halinde yayımlamış öncelikle. Bu süreçte okurların ateşli tepkileriyle karşılaşmış. Tepkilerin çoğunda pornografi yapmakla suçlanmış. Bütün bunları, elimizdeki baskıda da yer alan önsözden öğreniyoruz. İki sayfalık bu kısa önsöz, bir anlamda Kessel’in romanının ahlaki savunması. Burjuva ahlakını sorgulayan bir metin için tuhaf bir önsöz olarak algılanabilir. Hele ki, yazarın şu açıklamasını okuduktan sonra: “'Gündüz Güzeli’nin konusu, Severine’in tensel sapkınlığı değildir, Pierre’in bu sapkınlıktan bağımsız olarak duyduğu aşk ve bu aşkın ortaya koyduğu trajedidir.”


 
Burjuva ahlakıyla hesaplaşma
 
Oysa Kessel, üçüncü tekil şahıs anlatısı olarak kurduğu romanında, Pierre’in dünyasından çok Severine’in zihnine ve eylemlerine yoğunlaşmış durumda. Kocası Pierre’e derin bir aşk duyan ama tensel arayışlarını ve sado-mazoşist oyunlarını gündüzleri lüks bir randevuevinde fahişe olmakla gidermeye çalışan Severine’in yolculuğu sırasında, Pierre giderek bir dekor oluyor romanda. Bu durum, Kessel’in önsözünü sadece okurun saldırısına karşı bir koruma duvarına çeviriyor elbette. Daha romanın başlarında genç kadının bedeni ile zihninin arasındaki köprüyü şu satırlarla kuruyor Joseph Kessel: “Kendi bedenine duyduğu sevginin yanında kocasının ona duyduğu sevginin ne ağırlığı olabilirdi? Bedeni o kadar değerli, o kadar engin, o kadar vericiydi ki! Severine kendisini besleyen o tatlı kanın damarlarında mırıldanarak dolaşmasını duyar gibi oluyordu. Gücünün, kuvvetinin yerine gelmesini her gün derin bir şehvetle izliyordu.”
 
Severine’i günlük hayattan koparıp sadece cinselliğin havuzunda yüzerken göstermek isteyen yazar, klinik bir vakadan söz etmek konusundaki isteğini sıklıkla hissettiriyor okuruna. Özellikle kitabın kısa öndeyişiyle, yaşananların psikolojik temellendirmesini yapmaya çalışırken, Severine’i anlamaya ve onu sevmeye çalıştığını söylemek de zor. Genç kadının arayışlarını olay örgüsünün gergin atmosferine teslim etmeyi tercih ediyor. Bunu yaparken de burjuva ahlakıyla bir hesaplaşma içinde olduğu kadar, bu ahlak sisteminin bir parçası olduğunu da asla unutturmuyor.


Değişen son
 
Romandan yine filme geçecek olursak, burjuva ahlakıyla hesaplaşma konusunda Bunuel'in de, Kessel’den bir farkı olmadığını söylemek gerekiyor. Özellikle de romanın sonunu değiştirmesiyle. Farklı bir bitiş öneriyor film: Severine bütün bu fantezilerini gerçekleştirmek için kocasına mı dönmelidir yoksa her şeyden vazgeçmeyi göze mi almalıdır? Film boyunca, cinsel fanteziler konusunda romanda daha cesur olan Bunuel'in değiştirdiği sonda, bir anlamda ahlakçı çerçevenin içine girmeyi göze alıyor.
 
Bunuel'in romanla ilgili yorumunda çok doğru olan bir nokta var: “Yapı iyi kurulmuş,” diyor İspanyol yönetmen. Gerçekten de akıcı, sayfaları hızla çevirten, merak ettiren bir kurgusu var romanın. Kessel, sahne kurmayı, atmosfer yaratmayı iyi bilen bir yazar. Üstelik 1928 tarihli bir romanı, neredeyse zamansız hale getirmeyi, her döneme uyarlanabilir bir psikolojik yapı kurmayı da başarmış. Bütün bunlar, "Gündüz Güzeli"nin heyecanla ve merakla okunan bir roman olmasını sağlıyor. Üstelik bir de hem edebiyat hem de sinema dünyasının, akıllarda yer eden karakterlerinden biri var elimizde: Severine.
 
1928’den gelen, ama her daim genç olmayı başarmış bir roman "Gündüz Güzeli". Okuma sonrasında, Severine’in unutulmayacak bir karakter olacağı tartışılmaz. Üstelik roman bittikten sonra bir kez daha filmi izleme isteği uyanacağı da kesin. Edebiyatla sinemanın kesişme noktasında bir zihin yolculuğu yapmak için bulunmaz fırsat.