12 Ocak 2014 Pazar

Altın Küreleri kimler kazanır?

Altın Küre Ödülleri sahiplerini bulacak. Aslında bir süre önce başladı ama bu ödüllerle birlikte "ödül mevsimi konuşmaları" da başlamış olacak. Oscar'ların verileceği geceye herkes donanımlı bir şekilde ulaşacak. Sektörün acar oyuncuları, bu süre içinde hangi filmleri konuşmamız gerektiğine çoktan karar vermiş olacak. İnsanlar "Ben şu filmciyim, ben bu filmciyim," diye ikiye ayrılacak. Yarış heyecanı herkesin damarlarına zerk edilecek. Adı anılan filmlerin dışında bir yıllık üretimden geriye bir şey kalmamış gibi davranılacak. Falan filan

Paragrafı uzatmak olası. Ama gereksiz. Sektör dediğinizde ve kapitalist bir yapı içinde durduğunuzda şaşırılmayacak bir durum. Kıymeti kendinden menkul bir hikaye yaratmak önemli olan. Her yıl, bir ya da birkaç film için yaratılabilen o hikayenin peşinde yeni bir ticari alan yaratabilmek. Üstelik bu tavandan gelme bir karar değil, tabanın arzusu. O hikayelere hepimizin ihtiyacı var.


"Ödül mevsimi konuşmaları"na nasıl baktığım ortada. Daha nitelikli bir bakışı sinemanın uzmanlarına bırakayım. Altın Küre gecesinde, sıradan bir sinemaseverin "ödül toto" oyununu oynayayım. Öncelikle bir not; Her ve The Wolf Of Wall Street gibi henüz izlemediğim filmler var, bunlarla ilgili değerlendirmeleri, güvendiğim bazı eleştirmen ya da sitelerden kopya çekerek yapabilirim. Bu durumda az sonra vereceğim liste, kendiliğinden yetersiz ve gereksiz duruma düşüyor ama sorun etmiyorum. Sonuçta amaç biraz olsun eğlenmek. 


Bir başka nokta da şu; "ödül şu isme gider" ve "bence şu ödüle gitmeli" diye iki seçenek var listemde. Bu şu anlama geliyor; adamlar falan filme verecek ama bence filan film çok daha iyi. Bunu bir iddialı olma hali ya da üstten bakış olarak değerlendirmemek gerekiyor. Sadece "keşke şu olsaydı" durumu. Üstelik bu listenin içinden seçerek "şu olsaydı" demek zorundasınız. Abartmamak lazım


Neyse girişi uzattımİşte Altın Küre Ödülleri tahminlerim. (İlk yazılanlar "şu kazanacak", ikinci yazılanlar "bence şu kazanmalı" şeklinde.)



En İyi Film (Drama)
12 Years a Slave / 12 Years A Slave (o da Steve McQueen hatırına)


En İyi Film (Komedi / Müzikal)
American Hustle / Inside Llewyn Davis


En İyi Yönetmen
Alfonso Cuaron - Gravity / Paul Greengrass ya da Alexander Payne alsa daha iyi sanki. 


En İyi Erkek Oyuncu (Drama)
Tom Hanks - Captain Phillips / Tom Hanks ya da Robert Redford yakın duruyor gibi.


En İyi Kadın Oyuncu (Drama)
Cate Blanchett - Blue Jasmine / Cate Blanchett dururken, örneğin Sandra Bullock'un aldığını düşünsenize


En İyi Erkek Oyuncu (Komedi / Müzikal)
Christian Bale - American Hustle / Oscar Isaac - Inside Llewyn Davis 


En İyi Kadın Oyuncu (Komedi / Müzikal)
Amy Adams - American Hustle / Greta Gerwig ya da Julia Louis-Dreyfus alsa keşke...


En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu
Daniel Bruhl - Rush / Barkhad Abdi - Captain Phillips


En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu
Jennifer Lawrence - American Hustle / Sally Hawkins - Blue Jasmine


En İyi Senaryo
American Hustle - David O. Russell ve Eric Warren Singer / Spike Jonze ya da John Ridley çıkabilir.


En İyi Müzik
12 Years a Slave - Hans Zimmer / Açıkçası Hans Zimmer'in en iyi işi değildi ama alır sanki.

En İyi Özgün Şarkı
Ordinary Love - Mandela: Long Walk to Freedom / Please Mr.Kennedy - Inside Llewyn Davis

Yabancı Dilde En İyi Film
Blue Is The Warmest Colour (Fransa) / Japonya filmini izlemedim ama diğerlerinin hepsini çok seviyorum. İtalya'nın kazanmasını isterim. Winterberg'in ahlakçılığı ile ilgili meseleme karşın yine de iyidir. Fahradi zaten sevilenler rafında oturuyor. Keşke bu filmleri izleyip, "Biz işin hay-huy'undayken, siz neler yapmışsınız yahu, hepinize ödül veriyoruz," deseler.

En İyi Animasyon
Frozen

Gelelim Televizyon Kategorisi'ne

Açıkçası bu alanda gerçekten kulaktan dolma bilgilere başvurmam gerekebilir. Artık bu kadar da abartmayayım. Sinema kategorisinde üç ya da dört filmi izlememiş durumdayken, burada izlemediğim daha fazla iş var. Sağdan soldan duyduklarıyla sinema yazarlığı yapanlara dönmeden, sevdiğim dizilerin adlarını genel olarak yazayım. Breaking Bad özellikle sevdiğim bir dizi. The Good Wife için de olumlu şeyler söylerim. Komedilerde net bir şekilde Modern Family taraftarıyım. Mini dizilerde Top of the Lake'i izledim ve çok beğendim. İzlediğim bir başka mini dizi Phil Spector, oyuncularıyla ödüller alabilir. Diğer oyuncu ödülü dağılımları da bu minvalde ilerler ve bir gecenin daha sonuna gelinir.


Bu tip ödüller iyidir. Biraz heyecan verir. Tahminler tutarsa insanı havaya falan sokar. Ama abartmamak lazım. Birileri sanatı yarıştırırken, bizi de o yarışın vahşi izleyicisi kılmalarına izin vermeden, sakince takip etmek yeterli.

8 Ocak 2014 Çarşamba

O esnada başka bir yerde...

Metin Göktepe, öldürüldüğünde 27 yaşındaydı. 

8 Ocak'ta haber peşindeyken gözaltına alındı ve işkencede dövülerek öldürüldü.
27 yaşındaydı. 
Hala 27 yaşında.


Metin Göktepe
(10 Nisan 1968 - 9 Ocak 1996)

7 Ocak 2014 Salı

2013'te Türkiye'de kişi başına düşen kitap sayısı kaç oldu?

Söyleşilerimde, kimi zaman okurlarla konuştuğum bir konu, sorduğum bir sorudur: "Sizce Türkiye'de yılda, kişi başına düşen kitap sayısı kaçtır?" Sayının okumayı seven ülkelerdeki oranlarından sonra Türkiye'deki "tersine oran" söylendiğinde herkes güler. Ama duruma şaşırmaz da. Çünkü aslında herkes okuma-yazma ile olan ilişkimizin pratikteki karşılığını bilir.

Son birkaç yılda bu "ters oran"da ciddi bir değişim var. Kişi başına düşen kitap sayısında pozitif bir artış var. Bu yıl da geçen yola oranla %12'lik bir artış gerçekleşmiş. Açıkçası, Milli Eğitim Bakanlığı tarafından okullarda ücretsiz dağıtılan kitapların da istatistiğe dahil edilmesinin bu artışta ciddi rolü olduğunu düşünüyorum.

İstatistiklere çılgınca bağlanan insanlardan değilim. Ama bu konuda daha fazla kanalda bilgiye gereksinim duyduğumuzu da biliyorum. Kimi zaman, kimi uygulamaların pratikte karşılığının olmadığını, bazı gelişmişlik göstergelerinin peşinde rakamlarla koşulduğunu düşünüyorum.

Sözü fazla uzatmayayım. Bu konuda Türkiye Yayıncılar Birliği'nden gelen değerlendirmelere güvenirim ve Fil Uçuşu'nda bunları paylaşmak istiyorum.

Bakalım 2013'te Türkiye'de kişi başına düşen kitap sayısı kaç olmuş?

Türkiye Yayıncılar Birliği’nin Kültür ve Turizm Bakanlığı ISBN Ajansı ile Telif Hakları ve Sinema Genel Müdürlüğü’nden edindiği bilgilere göre;

2013 yılında Türkiye’de 47.352 çeşit (başlık) kitap yayınlandı.

2013’de toplam 536.259.040 adet kitap üretildi (MEB tarafından okullara ücretsiz dağıtılan ders kitapları dahil). Bu kitaplar için 330.017.405 adet bandrol satın alındı. 

Milli Eğitim Bakanlığı 2013 yılında ilk ve orta öğretim öğrencilerine 206.241.635 adet ücretsiz ders kitabı dağıttı.



TÜİK rakamlarına göre Türkiye’nin nüfusu (01.01.2013 itibariyle) 75.627.384. Toplam kitap sayısının nüfusa oranına göre, 2013 yılında kişi başına 7,1 kitap düştü.



2012'de Türkiye'de 42.337 çeşit (başlık) kitap yayınlanmış, 480.257.824 adet kitap üretilmişti. Kişi başına düşen kitap sayısı 6,4’dü. 2013 verileri göz önüne alındığında, geçen yıla göre yayınlanan kitap çeşidinde % 11,6,  üretilen kitap adedinde % 12 artış olduğu görülüyor.

UNESCO verilerine göre Türkiye 2013 yılında 42.337 çeşit (başlık) kitapla dünyada 13. sırada. Uluslararası Yayıncılar Birliği’nin (IPA) 2013 araştırmasına göreyse Türkiye 1 Milyar 682 milyon Euro ciro ile dünyanın en büyük 13. yayıncılık sektörüne sahip.

Yani; 2013’te Kitap Üretimi Yüzde 12 Arttı. Türkiye'de Kişi Başına 7,1 Kitap Düşüyor.

5 Ocak 2014 Pazar

Rutu Modan'dan The Property: Sırlar ve Yalanlar

Rutu Modan, 1966 doğumlu İsrailli bir çizer. 2013 tarihli çalışması The Property, geçen yılın en beğenilen işlerinden biri oldu. Daha çok kısa hikayeleri ve bant çalışmalarıyla tanınan Modan bu kitapta, uzun soluklu bir anlatıya atılmış ve inanılmaz etkileyici bir sonuç elde etmiş.


Aslında uzun süre önce Michel Kichka'nın yayımlandığı bütün ülkelerde çok konuşulmuş otobiyografik çizgi-romanı İkinci Kuşak/Babama Söyleyemediklerim hakkında bir yazı yazmak istemiştim. Demek ki başka bir okuma sürecinin bunu tetiklemesi gerekiyormuş. İkinci Dünya Savaşı sonrası ailenin hayatta kalan tek ferdi Henri Kichka'nın zorlu ama tuhaf hikayesi çevresinde büyüleyici bir öykü olan İkinci Kuşak, Türkiye'de Gözlem Kitap tarafından İzel Rozental'in önsözü ve çevirisiyle ve iyi bir baskıyla 2012 yılında yayımlandı. Karabasanlarla dolu bir çağın ardından gelen ikinci kuşağın, normalleşmiş bir hayata ulaşmak istemesine rağmen, nasıl derin bir çukurda yaşadığını, beklenmeyecek kadar neşeyle anlatan müthiş bir yüzleşme kitabıydı bu. Kitabı okuduktan sonra Henri Kichka'nın gerçek fotoğraflarına bakmak ve hakkında yazılanları okumak ihtiyacı duyduğumu hatırlıyorum.


Tekrar Rutu Modan'a dönelim. Bu isimle elbette çizgi romanlar konusundaki uzman dostum Levent Gönenç sayesinde tanıştım. Levent, Ankara-İstanbul arası bitmek bilmez kargo trafiğimizide Jamilti and Other Stories cildini yollayınca, bizim evde bir heyecan fırtınası başladı. Rutu Modan'ın anlatım tarzına, okurun hikayeyi zihninde tamamlamasına olanak tanıyan karelerine hayran olduk. Gölgelemeden ve taramadan uzak sakin çizgilerine, keskin renklendirmesine ve Belçika ekolüne yakın karakter yaratımına… 


Sonra The Property ile tanıştık. 

Oğlunun ölümünden sonra torunu Mica ile Varşova'ya giden Regina Segal'in hikayesi, İkinci Dünya Savaşı, Nazizm, Anti-Semitizm, soykırım ve hesaplaşma eksenlerinde güçlü bir okuma sağlayabilir. Ama tam yedi günde ve yedi bölümde ilerleyen hikaye, çok daha vurucu bir yerden, insanın yaşı kaç olursa olsun, ruhu canlı tutan bir sevginin çerçevesinde okununca da oldukça yaralayıcı oluyor. 

Kitabın sırlarla dolu hikayesi konusunda daha fazla sır vermeyeceğim ama bir önemli bir sahne var… Yaşlı kadın "Bir hayata kaç kere baştan başlanabilir ki?" dediği hüzün dolu bir konuşma sonrasında elindeki bisküvileri bir gözlük gibi gözlerinde tutup "Reuben de çocukken hep böyle yapardı," diyor. Reuben kim mi? Yaşlı kadının kısa süre önce kanserden kaybettiği oğlu… Bu sözleri kime mi söylüyor? Onu da okuyunca kendiniz görün.

Üstelik anlatının içine bir çizgi-romancı karakter de yerleştirerek meta-anlatının dinamiklerinden de faydalanıyor Rutu Modan. Babaanne torun sevgisinden beklenmedik aşka, işleri karıştıran para düşkünü karakterden kitap boyunca süren gizeme her şey var. Yakın zamanda sinema uyarlaması yapılırsa şaşırmam doğrusu…

Rutu Modan'ın Etgar Keret ile birlikte yazdığı bir çocuk kitabı olduğunu da söyleyerek noktayı koyuyorum.

The Property, aile içi sırların tarihin acımasızlığıyla çerçevelendiği müthiş bir çizgi-roman.


Castro: Bir devrimcinin öyküsü!

Alman gazeteci Karl Mertens, bir röportaj yapabilme umuduyla, her tür riski göze alıp Sierra Madre dağlarına gider ve kamp yerinde bin aramadan geçip zorlukla ulaşır hamağında dinlenen Castro'ya… Bütün bu gizemin, aramaların, suikast korkusunun, ulaşılmazlık çemberinin farkındalığıyla sorar Castro: "Bunun nasıl bir devrim olduğunu öğrenmek istiyorsun değil mi?" Hep böyledir zaten. Karşısındakinin sormasını beklemeden cevap verir Castro. Sözlerini "Yılın sonunda ya kahraman olacağız ya şehit!" diye bitirir.


İçi kahve dolu termosunu kürsüye koyup, partagas'ını yakıp dört buçuk saat boyunca Amerika Birleşik Devletleri'nin nasıl işgalci bir ülke olduğunu, Avrupa'nın bu işgalci yaratığa nasıl göz yumduğunu dört buçuk saat boyunca susmadan anlattığı ünlü Birleşmiş Milletler konuşmasında da, yoldaş Ernesto Guevara'yı sonsuzluğa uğurlarken yaptığı konuşmada da hep ateşlidir, hep öfkelidir, hep yüksek perdeden seslenir kitelelere.


Aslında hikaye henüz on iki yaşındayken, babası Don Angel'in çiftliğinde çalışan işçileri, düşük ücretler nedeniyle, babasına karşı greve çağırmasıyla başlar. Çoğunluğu siyah olan işçiler babasına baş kaldıran bu çocuğu hayretle izler. Sonuçta sağlam bir dayak yer babasından Fidel. "Bana vurmuş olman bir şeyi değiştirmiyor çünkü hala ben haklıyım," der. Jose Marti'nin öğretisiyle ilerler yolunda. Kardeşi Raul Castro da onunla yürür. Zaten Fidel'le bir kere tanışan bir daha onun yolundan ve yanından ayrılamaz.


Alman çizer Reinhard Kleist ile daha önce Türkiye'de de Flaneur Yayınevi tarafından yayımlanan "Cash - I see a darkness / Her Yer Karanlık" kitabıyla tanışmıştım. (Bu kitap da Fil Uçuşu'na konuk olmuştu.)


ICON'dan Sondermann'a çok sayıda ödülü kazanmış, Eisner Ödülleri'ne de aday olmuş genç ve yetenekli bir isim Kleist. Senaryolarını da kendisinin azydığı kitaplarında, biyografik çalışmalara ve ikonlaşmış isimlerin hayatlarına odaklanmayı seviyor. Johnny Cash, Elvis Presley ve Fidel Castro gibi. Bütün bu ciltlerde senaryolama tekniği genelde, bir anlatıcı karakter üstünden şimdiki zamandan geçmişe gitmek, çocukluktan başlayarak tekrar şimdiki zamana gelmek biçiminde. Bu geniş anlatı alanı kitaplarının oylumlu olmasına neden oluyor. Bu yüzden de yarattığı karakterlerde sürekliliği sağlamak konusunda hassas davranıyor. Kalın hatları seven, siyah-beyaz dengesine gönülden bağlı bir çizer Reinhard Kleist. Farklı kamera açılarındansa, okurun hemen kabullenebileceği standart açıları tercih ediyor. Bu da, tam olarak çizgi-roman mantığıyla ilerleyen kitapla sıcak bir ilişki kurmamıza neden oluyor. Sonrasında çevrilsin sayfalar, gelsin macera…

Kitap Castro biyografileriyle tanınan Volker Skierka'nın önsözüyle başlıyor. Zaten Reinhar Kleist, Skierka'nın danışmanlığında ilerletiyor senaryosunu. Ancak, biraz çizgi-romanını macera üstüne kurmak istediğinden, biraz da belli sahnelere yoğunlaşmayı yeğlediğinden, kimi yerlerde karakterlerin psikolojik derinliğine inmiyor. Neden-sonuç ilişkisi duyma isteği yok. Castro'nun öfkesinin kaynaklarını, kadınlarla olan ilişkilerini çoğunlujla yüzeyde bir yerlerde görüyoruz. Yine de hikayeyi o kadar rahat akıtıyor ki, bir an bile kopmadan bitiyor koca cilt.


Eddy Chibas'ın önderliğindeki Sosyal Demokrat Parti'ye katılışından, Machado'nun diktasına karşı koyuşuna, ünlü 26 Temmuz 1953 ayaklanmasından (M-26-7), "Ben kendimi savunabilirim, ben bir avukatım," diye mahkleme karşısına çıktığı yargılamaya, Küba Devrimi'nden Domuzlar Körfezi çıkartmasına, koca bir tarih.

Devrim hikayelerinin içinde kimi zaman romantik masallara dönüşmüş sahneler de var elbette; Che ile tanışması, Radio Rebelde yayını, Bohemia gazetesinin Sierra Maestra manifestosunu basışı gibi… Puro, rom ve kadınlar da var; çünkü bu Fidel'in yaşamı.

Castro henüz Türkçeye çevrilmedi. Ama yakın zamanda çevrileceğine inanıyorum.

Ben de bu arada Kleist'in son çalışmasını okumaya hazırlanıyorum: Boxer.


3 Ocak 2014 Cuma

Balkan Sineması: Alevler İçinde Sinema

Agora Kitaplığı, uzun süredir bir "sinema kütüphanesi" oluşturma yolunda önemli kitaplar yayımlıyor. Yetkin çevirilerle, kaçırılmayacak, kaynak kitaplar bunlar.

Yayınevi bir süredir de "Ülkeler Sineması" adında özel bir seriyle, bu kütüphaneyi çoğaltıyor. Serideki Kürt Sineması, İran Sineması ve Filistin Sineması'ndan sonra şimdi de Balkan Sineması geldi.

Dina Iordanova'nın "Balkan Sineması - Alevler İçinde Sinema" isimli çalışmasının Burcu Erdoğan tarafından yapılmış çevirisi, Türkiye'de de çok konuşulan bir sinema ile ilgili önemli bilgiler, ipuçları veriyor. Gerçekten çok derinlikli bir çalışma. 

Agora Kitaplığı'na bir kez daha teşekkürler.



Arka kapağa göz atmakta fayda var…. Meraklılarına özellikle öneriyorum:

Yugoslavya’nın dağılması, uluslararası çapta bir film selinin ortaya çıkmasına vesile oldu. Yeraltı, Ulysses’in Bakışı, Yağmurdan Önce, Saraybosna’ya Hoşgeldiniz ve Pretty Village, Pretty Flame, barış özlemi arttıkça sayıları çoğalan ve hem Balkanlar’ın kendisinde, hem de Batı Avrupa’da ve dünyada tartışmalara yol açan filmlerin bazılarıydı.İç savaşın patlak vermesi, Balkanlar’ı bir süreliğine Batı’nın bilincinin odağına yerleştirdi. Batı medyası, özellikle Batı sineması, dünyanın ilgisini bu bölgeye ve vahşi savaşa çekmekte öncü fakat mesajları karışık bir rol oynadı. Yine aynı dönemde Balkanlar’da çekilen oldukça nitelikli, konulu ve belgesel sinema ve televizyon çalışmaları da Batı’daki izleyicilere pek ulaşamadı ve ulaştırılmadı. Elinizdeki kitap, Balkanlar’ın Avrupa’nın kültürel alanından dışlanması ve bunun anlatı stratejilerine etkisi, Saraybosna’nın kozmopolit imgesi, diasporalar, Balkanlar’a dair filmlerde keskin nişancılar, hainler, kurbanlar, kadınlar ve etnik azınlıkların yeri gibi konulara el atarak, Balkan kimliği ve temsili konusunda bir başucu kitabı olmuştur…




Schnitzler: Çağının ötesinde bir yazar

Adını sıklıkla duyduğum Arthur Schnitzler’i ilk kez Ölmek (Sterben) ile okumuş oldum. Yüz sayfayı bulmayan oylumuyla, rahatlıkla okunan bir novella. Ilık bir Mayıs gününde, huzurlu bir parkta, kitabını okuyarak Felix’i bekleyen Marie’nin görüntüsüyle açılan kitap, sonrasında bitmek bilmeyen bir huzursuzluğun resmini çiziyor. Tedirgin ve örtük konuşmalar kısa sürede, Marie’yi (ve biz okurları) acı gerçekle yüzleştiriyor. Felix’in ölümcül bir hastalığa yakalandığını öğreniyoruz. Böylece Marie’nin (ve yine biz okurların) sayfalar boyunca taşımak zorunda kalacağı bir yükü omuzlamış oluyoruz. Üstelik yük giderek daha da ağırlaşıyor ve romantik bir duruştan, varoluşsal bir noktaya taşıyor okuru. Çünkü iki aşığın son yolculuğa birlikte çıkmak konusundaki gelgitli ruh halleri, Felix’in Marie’ye “Benimle gel,” demesine kadar uzanıyor.


Schnitzler, bütün eylemleri gösteren, karakterlerin hareketleri üstünden duygusal tablolarını çizmeye çalışan ve bütün bu yapının içinde akışkan diyaloglara önem veren bir anlatı kuruyor. Elbette konu derinleştikçe, kitap bizi psikolojik bir anlatıma ve içseslere taşıyor. Çoğunlukla Felix’in, kimi zaman da Marie’nin zihninde ilerliyoruz. Schnitzler’in hayat hikayesine bakınca bu psikolojik çerçeveyi daha iyi anlıyoruz.


Schnitzler, günümüz okuru için Stanley Kubrick’in “Eyes Wide Shut/Gözü Tamamen Kapalı” uyarlamasını yaptığı Rhapsody (Traumnovelle) adlı kitabın yazarı. 1925-26 yılları arasında yazdığı bu kitapla, 1895’te kaleme alınan Ölmek arasında koskoca bir dünya savaşı var. Bu savaşın yıkıcılığı anlatım tarzını değiştirmiş olsa da Schnitzler’in temel meseleleri, burjuva yaşamının ikiyüzlülüğüne, orta sınıf ahlakına ve duygusal şiddete bakışı aynı. Elimizdeki kitapta da, romantik edebiyatın ezberlerini, psikolojik bir bakışla ters yüz eden yazar, iki sevgili arasındaki duygusal şiddeti adım adım, her yönüyle ilerleterek okura yaşatıyor. Tekrar eden duygular, iletişimsizlikler, çözümsüzlükler, bizi de o bunalımın ve hesaplaşmanın parçası haline getiriveriyor.

Bir tıp doktoru olan, psikiyatri alanında çalışan, telkin ve hipnoz yönetmlerine özel ilgi duyan, Sigmund Freud’un çalışmalarına kafa yoran bir Viyanalı Arthur Schnitzler. Tiyatro alanında verdiği eserlerle ve özellikle de Rondo adlı eseriyle hem çok tanınmış, hem de çok tartışılmış. Bu eseri önce Max Ophüls, ardından Roger Vadim ve son olarak da Fernando Meirelles sinemaya aktarmış. Zaten Schnitzler’in eserleri, her daim sinemacıların gözdesi olmuş. Bir diğer tiyatro oyunu Anatol, 1921 yılında Cecil DeMille tarafından sinemaya uyarlanmış örneğin. Okuduğumuz kitap, Ölmek (Sterben), 1971’de, Peter Beauvais imzasıyla bir televizyon filmi olarak çekilmiş. IMDB verilerine bakacak olursak, yazarın eserlerinden 97 tane sinema ve televizyon uyarlaması yapılmış.

Okuyunca, sinemanın yazarı bu kadar sevmesine şaşırmıyor insan. Anlattıkları ne kadar psikolojik çözümlemelerle dolu olsa da sahne kurmaya ve durumu diyaloglarla aktarmaya özen gösteriyor Schnitzler. Karakterlerinin zihninde yaptığı yolculuklarla da, çerçeveyi iyi çiziyor. Hiç kuşku yok, özel bir yazar. Uzun yıllar tiyatro metinleri yazdıktan sonra yöneldiği roman ve öykü türünde de, korkusuz ve deyim yerindeyse sivri eserler vermiş. Arthur Schnitzler, nitelikli edebiyat severlerin mercek altına alması gereken bir isim. Bütün bu söylediklerimizin toplamında, Ölmek, özel bir okuma deneyimi yaşatıyor okura.

Bir küçük not da Dedalus Yayınları için. Zeynep Tuğçe Özcan’ın yetkin çevirisi, daha iyi bir ‘düzelti’ çalışmasını hak ediyor. Bu konunun çoğu yayınevinin sorunu olduğunu biliyorum ama daha iyisini istemek, okurun en doğal hakkı. Aynı şekilde, kendi başına iyi bir desen ama kitabın ruhunu ve dönemini daha iyi yansıtan bir kapak deseni beklemek de okurun en doğal hakkı. Şu ana kadar çok nitelikli bir seçki yayımladı Dedalus, böyle devam etmesi dileğiyle.

Eva Cassidy dinlerken bir şeyler için… İyi gelir!

Yeni yıla güzel şeyler söyleyerek, umutlarla başlamak gerekir. Gerekir mi? Neden böyle bir gereklilik olsun. Bir yılda öbür yıla geçişle, takvimdeki rakamın artışıyla büyük değişiklikler olacağına inanlardan değilim. Ama umudu canlı tutmalı, enseyi karartmadan adım atmalı.

2013 blog yazıları konusunda, önceki yıllar kadar çalışkan olmadığım bir yıl oldu. Dilerim, bu yıl daha çok çalışırım.

Yeni yılın ilk yazısında çok şey söylemek istedim. Ama her yazıya, her duruma bir anlam yüklemeyi sevmem. Yıl boyunca yaşadıklarım zihnimde nasıl olsa. Çıkar bir gün, bir yerlerden. Sadece şunu demek yeterli şimdilik: Hırs, ikiyüzlülük ve kibir, ne kadar makyaj yaparlarsa yapsınlar, hemen kendilerini belli ediyorlar.

Sözü uzatmadan, bir şarkıyla başlamak istedim yeni yıla. Nedendir bilmem, aklıma Eva Cassidy düştü. Bilenler bilir hikayesini; 1963 doğumlu, Amerikalı bir şarkıcı Cassidy. Country-gospel şarkılarının tarihinde hüzünlü bir hikaye… İlk albümü, yanılmıyorsam, 1992 tarihli. Ama daha iyi bilinen albüm, doksanların ikinci yarısında yayınlanan ve benim de çok sevdiğim Live At Blues Alley. Bu albüm, belli bir dinleyici kitlesine ulaşmasını sağlamış ama açıkçası çok da tanınmış, albümleri çok satan bir şarkıcı haline getirmemiş Eva Cassidy'i. Zaten hikaye daha fazla ilerlemeden sonlanmış. Cassidy, bir deri kanseri türü olan melanoma yüzünden 1996 yılında hayatını kaybetmiş. 33 yaşındayken.


Sonrasında bir BBC yapımcısının şarkılarını yayınlamasıyla ünlendi Cassidy. Ben de ilk olarak o yıllarda dinledim. Uzun bir gecenin tek konusu ve sohbeti olmuştu bu hüzünlü ses. Cassidy'nin hüzünlü hikayesi, bir başka hüzünlü hikayeye, Judy Garland'a savurdu beni. Sonuçta da Over The Rainbow'a kadar geldim.

Çok yorumu var bu şarkının. En güzeli bu mudur, bilemem. Ama bizi öfkeyle ve hüzünle imtihan eden 2013'ün ardından, bütün erken ölümlere öfkemle ve hüzünle paylaşıyorum.

Eva Cassidy, Over The Rainbow söylerken bir şeyler için… İyi gelir.