Fotoğrafım
Okuduklarım... Dinlediklerim... İzlediklerim... Aklıma takılanlar...

18 Aralık 2014 Perşembe

Siyasetin huzurunda diz çökenler korosu

Nuri Bilge Ceylan, “Kış Uykusu” ile Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye ödülünü ve yumruğunu havaya kaldırdı. Dünya sinemasının en önemli ödüllerinden biri. Belki de en önemlisi.

NBC ödülünü gururla kucakladığında, Türkiye basını yanında değildi. Birkaç isim, kişisel çabasıyla dünyanın merceği altındaki haberi izlerken, basınımız konuyu “yeterince popüler” bulmamış olsa gerek, uzaktan izlemeyi yeğledi. “Yalnız ve güzel ülkenin” ayakta alkışlanan yönetmenini “yalnız” bıraktık.

“Bu konuda sınıfta kaldık, orada olmalıydık,” diyen basına en güzel cevaplardan birini filmin başrol oyuncusu Haluk Bilginer verdi: “Siz zaten Gezi’de de yoktunuz!”

Birçoğumuzun göğsünü kabartan bu başarı için “Nuri Bilge’nin Cannes lobisiyle arası iyi olmasaydı, gelmezdi o ödül,” diyenler de çıktı.

Fazıl Say, müthiş eserlerle dinleyicisinin karşısına çıktı bu yıl. Hermias efsanesinden esinlendiği “Yunus Sırtındaki Çocuk”, “Sait Faik’i Hatırlamak”, Serenad Bağcan ile “İlk Şarkılar” ve dahası...

Günümüzün en önemli bestecilerinden biri olarak kabul gören Fazıl Say, böylesine verimli olduğu bir yılda, Antalya Piyano Festivali’ndeki genel sanat yönetmenliğinin elinden alınması ve eserlerinin CSO programından çıkarılması ile anıldı.

Doğudan batıya bütün dünyanın kucakladığı sanatçımıza bizim hediyemiz yasaklar ve sansür oldu.

Say’ın ve sanatının yanında duranlar çoktu ama “Bu Fazıl Say da çok konuşuyor yahu,” korosu bir köşede şarkısını söylemeye devam etti.

Orhan Pamuk, altı yıl aradan sonra “Kafamda Bir Tuhaflık” romanıyla okurlarıyla buluştu. Yakın tarihimiz üstüne derinlikli bir okuma olanağı veren kitap, aynı zamanda roman sanatının dinamiklerini sarsan yapısıyla da dikkat çekti.

Kitap çıktıktan sonra Orhan Pamuk, romanın içeriğinden çok verdiği-vermediği siyasi mesajlarıyla gündeme getirilmek istendi. “Orhan Pamuk romanlarını bize değil, batıya yazıyor,” cümleleri kitabı sevenlerin bile ağzından düşmedi.

Kime kimseyi sevmek, sanatsal üretimini alkışlamak zorunda değil. Sağlıklı bir eleştiri kurumu sanatın ve sanatçının da istediği bir şey. Ama böylesi söylenmeler, kültür-sanat ortamını karartmak, kültür-sanat haberciliğini popülist bir cendereye sokmak isteyenlerin ekmeğine yağ sürüyor sadece. Akademik değerlendirmelere, nitelikli ve nesnel eleştiri kurumuna, yargılamadan soru soran kültür-sanat haberciliğine ihtiyacımız var. Yoksa dedikodu kazanında, gittikçe koyulaşan bir bulamacın içinde boğulup gideceğiz.

Kaan Müjdeci, ilk uzun metraj filmi “Sivas” ile Venedik Film Festivali’nden Jüri Özel Ödülü ile döndüğünde “Aslında sinemacı değilmiş,” yaygarası koparanlar, filmden çok yönetmenin ve eleştirmenler özel ödülü alan başrol oyuncusu Doğan İzci’nin kişisel hikayelerine odaklanmayı seçtiler.

Lars Von Trier imzalı “Nymphomainac (İtiraf)” sansüre uğradığında, “Bu Lars Von Trier denen ırkçı, işi iyice pornoya vurdu,” diyenler, sansür karşıtlığının ilkesel bir duruş olduğunu hiçe saymaktan çekinmediler.

Miro sergisi için söylenecek söz önceden hazırdı zaten. Picasso’dan Rodin’e bütün sergilerin ezber cümlesi devreye girdi hemen: “Önemli eserlerini getirtememişler, sıradan bir sergi işte...”

Rock müziğin efsanesi Neil Young unutulmaz bir konser verdiğinde “Adam iyi de, sürekli seyirciye arkasını dönüp çaldı,” takımı tezahürata başlamıştı. İstanbul için bir şarkı yazan Morrisey için söyleyecek söz bulamayanlar “Yahu baba çok kilo almış be!” diyerek sıyrıldılar işin içinden.

Bu coğrafyaya “saydırmak” yeterli gelmeyince dünyaya da uzandı diller. Yıllar sonra, Rick Wright hayattayken yaptıkları stüdyo kayıtlarından bir albüm oluşturduklarını dürüstçe söyleyen Pink Floyd bile nasibini aldı: “Bu ne be, babalar resmen asansör müziği yapmışlar!”

Altın Portakal Film Festivali sansür fırtınasıyla savrulurken, Şinasi ve Akün sahneleri satılırken, Şehir Tiyatroları Genel Müdürlüğü’ne güreş hakemi, zabıta müdürü ve İETT yöneticisi Şevket Demirkaya atanırken, Devlet Tiyatroları oyuncularına Yunus Emre, Mevlana, Tolstoy, Puşkin kıyafetlerinin özel bir davet için giydirilmesine kurumdan “Karışmayın işimize,” açıklamaları gelirken bile detone notalar duyuldu ama neyse ki bu konularda daha net bir ses birliği sağlanabildi.

Elbette, kültür-sanat olaylarında teksesli bir şarkı beklemiyor kimse. Farklı görüşler, farklı sesler olacak. Olmalı. Bu sesler, birbirlerini dinleyecek. Ancak farklı sesler ile kültür-sanatı karanlığa hapseden, yalnızlaştırmak isteyen ve siyasi iktidara biat eden sesleri birbirine karıştırmamak gerekiyor.


Siyasetin önünde diz çöken seslerin, özgürlükçü bir kültür-sanat ortamının şarkısında yeri yok.

Hiç yorum yok: