30 Kasım 2014 Pazar

Not defteri kullanır mısınız?

Kendimi bildim bileli not defteri kullanırım.

Çocukken, babamın yazı yazmak için kullandığı samanlı kağıtlardan payıma düşenleri dörde katlar, düzgünce keser, sonra sırttan zımbalayıp kendime not defterleri yapardım. Eğri büğrü olurdu çoğu zaman. Üstelik zımba iyi tutmaz, sayfalar açılırdı. Durumu gören annem, katladığım kağıtların sırtını dikerek defterlerimi sağlamlaştırmaya başladı. Derken bir gün babam cilt yapmayı öğretti ve ilk ciltli not defterime ulaştım. Kapağı kalın-sert mukavvadan, sayfaları saman kağıdından (açıkçası kullanımı da pek rahat olmayan) defterimle gurur duyuyordum. Bugüne kalmış olmasını isterdim.

O tarihten bugüne kalan defterlerim az sayıda. Dokuz yaşında kullandığım (bir yıl öncesine ait) küçük-kırmızı Ece Ajandası bunlardan biri. Ergen yaşlarımdan sonra kullandığım defterlerin çoğu duruyor ama. Kimilerini okuduğum kitaplara ayırmışım, kimini izlediğim filmlere. Hayatımın iki yılı dışında düzenli günlük tutmamışım. Bunu daha önce Fil Uçuşu'nun "Günden Kalanlar" bölümünde de yazmıştım sanırım.


Nereden aklıma geldi bunlar?

İstanbul Tasarım Bienali'nin gezerken, çoğu "işin" bünyesinde bir defter barındırdığını gördüm. Hatta fütürsitik işlerde sergilenen defterler, bugünden çok dünün havasını yansıtmalarıyla daha çok ilgimi çekti. Dijital ortamların olası egemenliğinden bahsettiğimiz bir devirde, defterlerin varlıklarını sürdürecek olması beni keyiflendiren bir gelecek tasarımı oldu.

Aynı şekilde yılbaşı çılgınlığıyla coşan kırtasiye reyonlarında, hediyelik eşya dükkanlarında da çok sayıda defter-ajanda görüyorum. Moleskine çoktan şehrli insanın ezberine yerleşmiş bir marka oldu örneğin. Bu markanın yabancı rakipleri de var. Ece gibi, Keskin Color gibi gibi kimi markalar da güzel tasarımlarla geliyor. Kısacası şu anda her yaşa, her bütçeye göre defter satılıyor.

İyi ama bu defterleri kim kullanıyor? Yıl boyunca o kadar az insanın elinde ajanda görüyorum ki. Aralık ayında satılan ajandalar, birkaç ay kullanılıp unutuluyor mu? O güzelim defterler sadece birer hediyelik eşya olarak mı alınıyor? O güzelim sayfalara kimler, neler yazıyor?

İflah olmaz bir defter-kalem tutkunu olarak merak ediyor insan…

Dolayısıyla cevap verme inceliği gösterecek herkese soruyorum: Siz, not defteri ya da ajanda kullanır mısınız?


29 Kasım 2014 Cumartesi

Birinci Tekil Şahıs.30

Ben bir kâğıt ağırlığıyım; uçmasına izin vermediğim sayfadaki hikâyenin yüreğinde bir kaya…


Tarkovsky'nin Okulunda Türkiye Sineması

İki yüzden fazla tiyatronun aktif olduğu Moskova. Dünyanın en çok milyarder barındıran ve belki de en pahalı kenti Moskova. Dört yüz civarında kütüphanesiyle övünen ve elinde kitaplarıyla benzersiz metrolarına koşturan halkın yaşadığı Moskova. Ve insanı yarım saatte çıldırtmaya yetecek kadar yoğun trafiğiyle Moskova.

Bütün bu manzaranın içinde, Moskova’ya dair bilinen soruların dışında bir soru daha var zihnimde. “Rus Sineması’nda animasyon ne durumda ve neden bizim bu konudaki gelişmelerden haberimiz yok?”

Tuhaf gelebilir ama benim gibi bir animasyon meraklısı için anlaşılır bir soru. Hatta konuyu derinleştirince durum vahimleşiyor: Festivaller de olmasa günümüz Rus Sineması’ndan neredeyse hiç haberimiz olmayacak. Sinemayı sanat yapan nice ismin yaşadığı bir ülkeden söz ediyoruz. Rus Sineması’nın bu içine kapalı halini anlamak gerekiyor. Her tür ticari alanda ortaklıklar içinde olduğumuz bir ülkenin sinemasıyla bunca zamandır dirsek temasında bulunmamış olmamızın nedenlerini öğrenmek için de gerekli bu.

İşte ‘Türkiye Sineması Dünya Akademik Buluşmaları’ bu nedenle oldukça önemli. Bu buluşmaların birincil önemi tanışmak. Gidilen ülkenin sinema sektörü dinamiklerini anlamak. Kendi sinemamızın güçlü olduğu alanları ve sorunlarını doğruca ifade edebilmek.

Dünya sinemasında güçlendiğimizi söylüyoruz. Kesinlikle doğru. Değerli filmler, önemli festivallerden ödüllerle dönüyor. Ama bu başarılar, bizim kendimize anlattığımız hikayeler olarak kalmamalı. Bu başarıların sürekliliği için sinemamızın dinamiklerini doğru anlatmalı, kalıcı ortaklıklar için karşı tarafı iyi dinlemeliyiz. Akademik dilin önemi burada ortaya çıkıyor. Üstelik sadece ‘şimdi’ye ait bir dil kurmuyor akademi. Zamana yayılan, yarını da oluşturacak dil sayesinde oluşuyor süreklilik.

Türkiye Sineması Dünya Akademik Buluşmaları (TSDAB), için ilk seçim Rusya olmuş. Kesinlikle doğru bir başlangıç. Sonrasında Çin, Birleşik Arap Emirlikleri, Fas, Filistin, İspanya gibi ülkeler var planlamada. Dedik ya, öncelik doğru anlamak-doğru anlatmak.

1986’da Sergei Gerasimov’un adı verilen VGIK (All-Russian State University of Cinematography) binasından içeri girerken bu çerçevenin genişletilmesinin nasıl katkılarının olacağını düşünüyorum. 1919 yılında Vladimir Gardin tarafından kurulmuş ve Kuleshov, Batalov, Eisenstein, Pudovkin gibi önemli yönetmenlerden oluşan bir eğitimci kadrosu ile Bondarchuk, Klimov, Patajanov, Sokurov, Tarkovsky gibi ünlü mezunlar vermiş bir okul.



Okulda 34üncü kez düzenlenen Uluslararası Öğrenci Festivali’nin bu yıl bünyesine kattığı ‘TSDAB’ komitede belirgin bir heyecan yaratmış. Öğrencilerin panellerdeki katılımı bu heyecanın yoğunluğunu göstermeye yetiyor. Türkiye’den gelen sinemacılara soracakları çok soru var. En çok ortak yapımlar konusundaki yasal düzenlemeleri, film üretimi için sağlanan destekleri, yapım aşamasında karşılaşılan zorlukları-kolaylıkları öğrenmek istiyorlar. Ama soruları bunlarla bitmiyor; Türkiye’de çekilen filmlerde en çok hangi kameranın kullanıldığı bile merak konusu onlar için.

VGIK, sadece tarihiyle övünen bir okul değil. Sinema başta olmak üzere sanat üretimi konusunda sürekli aktif olan, öğrencilerin çalışmalarını yücelten bir yapıya sahip. Teknik donanımları da buna göre. Avrupa çapında bir foley stüdyolarının olduğunu görmek bile, nasıl bir eğitim sürecinden geçtiklerini anlamaya yetiyor.

VGIK-T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı- İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi üçgeninin kurulması ile oyun kuralına göre oynanmış. Çünkü bu buluşmanın ilk olarak VGIK bünyesinde gerçekleşmesi sayesinde her iki taraf için de ‘kazan-kazan’ bir proje oluşmuş. Düzenlenen panellerin sadece bugünün üretimiyle sınırlı kalmayıp, akademik bakış açısın anlatması da bu yüzden önemli. Türkiye’deki sinema üretiminin dünya akademik literatüründe kalıcı hale gelmesi için önemli bir adım bu.

Bu buluşma ile VGIK 34. Uluslararası Öğrenci Festivali kapsamında, Türkiye sinemasından seçilmiş olan üç film (Bir Zamanlar Anadolu’da, Kuzu, Patron Mutlu Son İstiyor) VGIK akademisyenleri, öğrencileri ve sektör çalışanları ile halka açık ve ücretsiz olarak filmin yapımcı, yönetmen ve/veya oyuncularının katılımı ile gerçekleştirildi. Gösterimlerden sonra ekiplerin, akademisyenlerin, öğrencilerin ve davetlilerin katılımı ile seminerler düzenlendi.

Projenin katkıları konusunda daha net cümleler edebilmek için, diğer ayaklarında tamamlanmasını beklemek ve ardından gelecek raporlamayı incelemek daha sağlıklı olacaktır. Projenin ikinci ayağında bir İspanya buluşması hedefleniyor.


Ancak ilk ayağın, yani Moskova buluşmasının, hedefine ulaştığını da söylemek gerek. Etkinlik sonrasında yönetmenlik okuyan Oleg ve senaryo yazarlığı okuyan Ludmilla ile Tarkovsky’nin yürüdüğü koridorlardan geçerken ayaküstü gerçekleştirdiğim sohbet kafamdaki soruların cevabını verir nitelikte. “Dünyayı sanat kurtaracaksa,” diyor Ludmilla, “dünya sanatında neler olup bittiğinden haberdar olmalıyız.”

25 Kasım 2014 Salı

O esnada başka bir yerde…

…sırf popülerliğinin doruğunda olan Cruyff ile hesaplaşmak için topu ceza sahasına değil, orta sahaya sürüp "Sarı Fare"ye bacakarası yapan Georges Best, hayata aldırmaz bir bakış fırlatmaktadır.


Georges Best
(22 Mayıs 1946 - 25 Kasım 2005)

24 Kasım 2014 Pazartesi

Dünya Sahnelerinde Genç Müzisyenler

Sanatın en büyük destekçisi sanatçı.

Doğru projeyi doğru sponsorla buluşturmak, ürettiği sanat dalına gönülden bağlı olan, geleceğe katkı sağlamak isteyen sanatçılara düşüyor.

“Dünya Sahnelerinde Genç Müzisyenler” de böyle bir proje. Güher- Süher Pekinel’in katkı sağlayıcı projeleri beşinci yaşına girdi.

Hemen özetleyeyim: Konservatuvarlarda okuyan öğrenciler arasında yapılan seçmeler sonucunda seçmeleri kazanan öğrencilerin Avrupa’nın en iyi müzik okullarında eğitim gördüğü ve sonrasında her birinin Türkiye’yi uluslararası yarışmalarda temsil ettiği bir çalışma var karşımızda.

Bu projeden şimdiye kadar on bir öğrenci yararlandı: Dorukhan Doruk (Viyolonsel), Veriko Cumburidze (Keman), Yunus Tuncalı (Piyano), Kıvanç Tire (Keman), Elvin Hoxha (Keman), Can Çakmur (Piyano), Cem Esen (Piyano), Doğa Altınok (Keman), Gülru Ensari (Piyano), Nilay Özdemir (Viyola).


Aslında hikaye Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel’in 7 Temmuz 1948’de imzaladığı Harika Çocuklar Yasası’na kadar dayanıyor. Hani şu İdil Biret ve Suna Kan’ın yurtdışına devlet bursuyla gönderilip yetiştirilmeleri için çıkarılan, bu yüzden de “İdil-Suna Yasası” olarak bilinen 5245 sayılı yasa. 1956 ve 1976’da alanı genişletilen ya da farklılaştırılan uygulama sayesinde yurtdışında eğitim alma olanağına kavuşan müzisyenlerimizin arasında kimler yok ki; önce Verda Erman, Gülsin Onay, Hüseyin Sermet, Selman Ada, sonrasında da Burçin Böke, Fazıl Say, Şölen Dikener, Çağıl Yücelen ve daha birçok isim. 1998 tarihi, bu özel statülerin sonu anlamına geliyor ve yurtdışına eğitime gönderilen ‘harika çocuklar’ devri de kapanıyor.

İşte Güher-Süher Pekinel, bu noktada devreye giriyor. Ne de olsa Türkiye’nin dünya sanatına hediye edeceği daha çok isim var. Sonunda Pekineller kendi çabaları ve sponsor desteğiyle ‘Harika Çocuk Yasası’nın bir benzerini hayata geçiriyorlar.


Sponsor deyip duruyorum. Böyle bir konuda o desteği verenin adını anmanın da, benzer katkılar için özendirici olacağına inanıyorum. Projeye beşinci yılında sahiplenen Tüpraş ile ilgili övgü Güher-Süher Pekinel kardeşlere bırakayım. Diyorlar ki; “Projemizin çıkış noktasını Türkiye’nin uluslararası platformlardaki varlığını sürdürmek ve güçlendirmek, genç yeteneklerimizin bizi dünyada temsil etmesini sağlamak oluşturuyordu. Projemizin meyvelerini toplamaya başladığımız ve daha çok desteğe ihtiyaç duyduğumuz beşinci yılımızda Yönetim Kurulu Başkanı Ömer M. Koç’un önderliğinde Tüpraş’la buluşmamız ve projemizin Tüpraş tarafından sahiplenilmesi baş koyduğumuz yolumuzda emin adımlarla ilerlememizi sağlıyor.”
Doğru projeye doğru destek alkışlanmaya değer.

Bu sayede, 15-23 yaş arasındaki üstün yeteneklerinin gelişimi için 4-5 senelik burs sağlanıyor. Şu anda eğitimlerini Viyana, Paris, Berlin, Münih, Leipzig, Köln, Zürih ve Brüksel’de sürdüren genç sanatçılar için, ülkemizin önde gelen orkestralarında ve üst düzey eğitim mevkilerinde yer almalarının yanı sıra, dünya çapında kariyer yapmaları hedefleniyor. Bu gençler, dört senede altı birincilik ve iki üçüncülük ödülüne layık görülmüş, çok saygın uluslararası festivallerden ve saygın orkestralardan da davet almış durumdalar.

Genç ve yetenekli müzisyenlerimizin Zürih Tonhalle’de yaptıkları son konserlerinin CD’si 13 Kasım’da piyasaya çıktı, 15 Kasım’da da CRR’de konser verdiler. Bir sonraki konserlerinin tarihi henüz belli değil, ama internet üstünden takip etmekte fayda var.




23 Kasım 2014 Pazar

En kült festival, Fantasturka Film Festivali!


Ankara Kısa Filmciler Derneği tarafından, 12- 14 Aralık 2014 tarihleri arasında İstanbul/Kadıköy- Nazım Hikmet Kültür Merkezi'nde 18- 21 Aralık 2014 tarihleri arasında Ankara/ Çağdaş Sanatlar Merkezi'nde üçüncüsü düzenlenecek olan, Türkiye'nin en kült festivali Fantasturka Film Festivali'nin programını paylaşmalı.


Bu yıl 12 filmin yer alacağı gösterim programı; 1953- 2014 yılları arasında çekilen filmleri kapsayacakmış. Filmler şöyle: 

Atını Seven Kovboy (Aram Gülyüz- 1974)
Dabbe / Zehr-i Cin (Hasan Karacadağ-2014)
Drakula İstanbul'da (Mehmet Muhtar-1953)
Dünyayı Kurtaran Adam (Çetin İnanç-1982)
Kara Murat Şeyh Gaffar’a Karşı (Ernst Hofbauer, Natuk Baytan-1976)
Ölümün Nefesi- La Mano Che Nutre La Morte (Sergio Garrone-1974)
Sihirbazlar Kralı Mandrake Killing'in Peşinde (Oksal Pekmezoğlu- 1967)
Tarkan Altın Madalyon (Mehmet Aslan- 1972)
Vahşi Kan (Çetin İnanç- 1983)
Yılmayan Şeytan (Yılmaz Atadeniz-1972)
Zagor- Kara Bela (Nisan Hançer-1971)
Şeytan- The Turkish Excorcist (Metin Erksan-1973)

Listede izlemediğim iki film var. Aslında birinden de emin değilim, hadi onu da sayalım ve üç diyelim. Dilerim gidebilirim. 

Bakmayın siz bazı filmlerin hoyratça ötelendiğine ya da kibirle sevildiğine. Onlar daha samimidir çoğundan. Aklınızda olsun.


Günden Kalanlar.38

* Moskova deneyimi ilginç. Karşılaştırmalı bir şehir turu zor. Şehri okuyacaksan, hani varsa böyle bir isteğin, kendi dilinde-bilgisinde okuman gerekiyor. Üstelik türlü tevatürü ve yanlış tarih okumasını bir kenara bırakıp. Aslında bir şehre dalmanın olmazsa olmazlarında biri bu; bildiğini unutmak ve öylece yürümek. Ama bir yandan da olmayacak şey söylediğim; kişisel tarihinde biriktirdiklerinle, hayallerinle ve beklentilerinle giriyorsun şehrin ana kapısından.

* Moskova deyince herkes soğuktan dem vurdu. Soğuk dediğin ne ki, doğanın bir parçası. Asıl dert, insanın kargaşası; yani trafik. Gerçekten trafik delirticiydi. Pes!

* "Pes!" deyince aklıma geldi. Sevilmeyi anladığı kadar sevilmemeyi de anlamalı insan. Güzeldir sevilmemek. Bir denge getirir insana.

* "Sevilmemek," deyince aklıma geldi. Bunu anlar da insan, sevmeyen insanın dilini anlamakta zorlanır. Eski bir dostum, en sevdiği şarkının "Don't let me be missunderstood" olduğunu söyler ve bunu da şöyle gerekçelendirirdi: "Yanlış anlaşılmaktan öyle korkarım ki…" Kötüdür, fenadır yanlış anlaşılmak. Daha da fenası anlattığının bir duvara çarpması ve o duvarda sağının solunun kırılmasıdır. Kimi zaman nefret duvarıdır bu, kimi zaman öfke, kimi zaman kıskançlık. Hepsi insana dair duygular, bunda bir sorun yok. Ama o duvarda, karşı tarafın hikayesini bozmaya da kimsenin hakkı olmamalı. Yazıktır yahu…

* "İki Şiirin Arasında" çıktıktan sonra, adı çokça anılan öykünün "Öğretmen" olmasının benim için özel bir karşılığı var. Bu öykü bugüne kadar, gerçekliği içine en çok aldığım öykü oldu. Hatta kimi zaman, gerçekliğin ateşini kıstığım bir anlatı. Öylesine yürek yakıcıydı ki Antakya'da dinlediklerim, abartlı gelebilirdi okuyana. Zaten, aksini istememe rağmen, içli-dertli akan bir mürekkebim var. Gerçekliği olduğu gibi aktarsaydım vay halime… Çok daha sert, acımasız.


* Hayalperest Yayınları'nın güzel baskılı, özel tasarımlı kitabı "Modanın Tüm Öyküsü" pek ilgi alanıma girmez diye düşünüyordum. Kuşe kağıda, ciltli, kalın ve elbette pahalı bir kitap. Ama değer. Neden mi? Çünkü kitap, bildiğimiz anlamda moda konusundan çok, bu olgunun arka planına, tarihsel akışına ve kimi yerlerde sosyolojisine odaklanıyor. Japon hanedanınından Gaultier'ye, Ortaçağ'dan Madonna'ya çizgi çeken bir başucu kitabı. Bu aralar fırsat buldukça kartıştırıp duruyorum.


Vicdanımız kurtaracak mı bizi?

4.Uluslararası Suç ve Ceza Film Festivali’nin Uluslararası Altın Terazi Uzun Metraj Film Yarışması’nda en iyi film ödülü dün sahibini buldu.

Dyana Gaye’nin yönettiği Fransa-Belçika-Senegal ortak yapımı olan “Yıldızlar Altında/Under The Starry Sky” adlı film yarışmada en iyi film ödülüne değer görüldü. 1975 doğumlu Senegalli bir yönetmenin elinden çıkan film, üç ayrı coğrafyada geçen sarsıcı bir hikayeyle buluşturuyor izleyenleri. Yurdundan uzak kalanların yeni bir hayat kurmak konusundaki çaresiz bocalamalarıyla, yurdunda köksüz kalanların hayata tutunma çabaları sert bir dille kesişiyor. Yerel oyuncularla ve kimi rollerde de amatörlerle çalışmayı tercih etmiş Gaye. Ama oyunculuklarda bir dil birliği kurmayı başarmış. Torino, Dakar ve New York’ta geçen hikayelerde görsel bütünlüğü kurmayı başardığı gibi.


En İyi Kısa Film Ödülü de bir kadın yönetmenin oldu. Azra Deniz Okyay “Küçük Kara Balıklar” ile ödülün sahibi oldu.

Suç ve Ceza Filmleri Festivali’nin dördüncüsü düzenleniyor. İlgi gören bir festival. Peki bu ilgi yeterli mi? Bence değil. Salonlar orta dolulukta. Paneller orta dolulukta. Oysa samimiyetle söyleyebilirim ki, seçkiye alınan filmler ve festivalin çıkış cümlesi çok daha fazlasını hak ediyor.

Hatta bu festivalin İstanbul’la sınırlı olması bile üzücü. Keşke diğer şehirlerdeki hukuk fakülteleri, ortaklaşa bir çalışmaya nasıl girilebileceği sorusunu sormaya başlasalar. Örneğin Ankara Hukuk Fakültesi, bir an önce harekete geçse fena olmaz mı?

Masasının üstünü sürekli derleyip toparlayan herkes gibi ben de “tematik” meseleleri pek severim. Elbette bu festivale olan ilgim sadece bundan kaynaklanmıyor. Benzeri pek olmayan, akademi-çıkışlı bir festival karşımızda. Böyle bir festivalin yapılması düşüncesi İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Adem Sözüer tarafından ortaya atılmış. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi, düşünceye öncülük edip hayata geçirmiş. Şu cümlenin peşinde koşmuş festival: “Değişik sorunların hem akademik olarak farklı disiplinler hem de sinema sanatı açısından tartışılacağı bir festivalde, sinema sanatının çarpıcı dilinden yararlanarak hukuk, adalet, demokrasi, kişi hak ve özgürlükleri konularında geniş kapsamlı düşünce alışverişi zeminleri oluşturabilmek.”

Etkileyici bir cümle. Güzel bir buluşma. Festivalin önceki yıllardaki temalarını hatırlayalım: Darbeler, Kadına Şiddet ve Ayrımcılık, Genç Suçluluğu.

“Herkes İçin Adalet” sloganıyla yola çıkan festivalin bu yılki teması da Göç/Migration oldu. Düşündürücü ve üzücü olan, festivalin kendisine tema bulmakta hiç zorlanmaması.

Sanat, kendimizle ve çağımızla yüzleşmemiz için elinden geleni yapıyor. Yapmaya da devam edecek. Muktedirler bir gecede yok ettikleri ağaçlar gibi, sanatın gücünü de yok edebileceklerini sanmaya devam etsinler. Dünya tarihi, onların anlattıklarıyla değil, sanatın fısıltılarıyla yazılıyor.

Raskolnikov suçunun cezasını, bitmek bilmeyen bir vicdan muhasebesi ile ödedi. Çağımız o vicdan hesaplaşmasının bile yapılamadığı bir çağ. Peki bütün bu suçların cezaları hangi kara tahtaya yazılacak?

Kusura bakma Bergman; bizi artık vicdanımız bile kurtaramaz.