Fotoğrafım
Okuduklarım... Dinlediklerim... İzlediklerim... Aklıma takılanlar...

31 Temmuz 2014 Perşembe

Vicdan

Radikal gazetesinde 11 Haziran 2014 tarihinde yayımlanan yazı.

Artık hepsinin adını ezbere biliyoruz. Uzak akrabaların adını hatırlamakta zorluk çeken büyükanneler “Ali İsmail,” deyince derin derin iç geçiriyor. “Ne işi varmış sokaklarda, uslu uslu otursun evinde,” diyenler bile, tekmelerle öldürülmüş bir delikanlının, bir fotoğrafa hapsolmuş gülüşü karşısında susup kalıyorlar. Ethem, Ahmet, Berkin ve diğerleri... İktidarların ölümleri rakamlarla ifade etme tutkusundan sıyrılıp adlarıyla yaşıyorlar hafızalarımızda.

Ben Bir Slogan Buldum: Annem Benim Yanımda belgeselini izlerken “otur oturduğun yerde”ci ve “çık sokağa, yürü ön saflara”cı anne-babaların yüz ifadelerini kıyaslamaya çalışıyorum. Sonra bakışlarım yanlarında oturan gençlere kayıyor. Çoğunun yüzünden, anne-babalarının  söyledikleri karşısında şaşkınlık yaşadıklarını okuyabiliyor insan. Hatta anne-babaların kamera karşısında olmanın getirdiği hafiften rol kesme hallerine bile gülüyorlar. Direniş günlerinde çokça izlediğimiz Bunu Ben Kırdım Çünkü... sürecin mizah gücünü bir kere daha hatırlatıyor. Ali: Düşlerinde Özgür Dünya ve Direnen Sevgi, izleyeni o günlerin en sarsıcı gerçekleriyle yüzleştiriyor. Evlatlarını toprağa vermiş annelerin acısı Anne ile karşımıza çıkıyor. Kimi belgesel direnişe dışarıdan bakıyor, Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek gibi kimileri de içeriden.


Altyazı dergisinin Haziran 2014 tarihli 140ıncı nüshasının kapak konusu, Senem Aytaç imzalı bir dosya: Gezi’den Sonra. Bazıları geçen yıl boyunca çeşitli festivallerde gösterilen ama en geniş kapsamlı şekilde 9.İşçi Filmleri Festivali’nde izleyebildiğimiz Gezi belgesellerine odaklanan yazı, “tarihin kaydını tutan görüntülerin kaydını tutan yazı” olması nedeniyle önemli bir iş başarmış. Arşivlik bir dosya, arşivlik bir Altyazı.

Yazıda sözü geçen belgesellerin bir kısmını izleyebildim. Bir kısmının tanıtım görüntüleri ile genel bir fikir edinmiş oldum. Hepsine mükemmel diyemem. Kimi hamasi bir dil kullanıyor, kimi tanıdık-benzer müziklerin ve yavaşlatılmış hareketlerin dramatik gücüne yaslanıyor, kimi sadece öfke ya da hüzün duygusunu köpürtecek bir kurguyla çıkıyor karşımıza. Ama sonuçta hepsinin özel bir tanıklık çabası içinde olduğunu söyleyebiliriz. Bütün bilgi kaynaklarının kurutulmaya çalışıldığı, akıllara zarar bir manipülasyon sürecinin yaşandığı günlerden delirmeden çıkmanın tek yolu kişisel tanıklıkların aktarılması ve hafızanın toplumsallaştırılması.

Senem Aytaç’ın yazısını okurken, diğer cepheden bir tanıklığın mümkün olup olmadığını düşündüm. İktidar cephesinin hayal gücü kıt sanat yönetmeni tarafından sahneye yerleştirilmiş ‘ayakkabı-deri pantolon-kutu bira’dan söz etmiyorum. Ya da destan yazan polislerin, görevlerini ne zorluklarla yaptıklarını göstermeye odaklanmış bir kahramanlık belgeseli değil aklıma takılan. Parti destekli trollerin sakil kara propaganda görüntüleri de değil elbette. Gerçekten de kendini iktidar partisinin politikalarına ve yönetim biçimine yakın hisseden gençlerin bütün bu süreci nasıl yaşadıklarını, yaşıtları ölürken neler hissettiklerini, kendilerinde ve yaşadıkları toplumda nelerle yüzleşebildiklerini anlatan ve bunu tarafsızca gerçekleştiren bir belgesel izleyebilir miyiz acaba?

Hiç sanmıyorum.

Gezi direnişinin hafıza kaydını tutan belgeseller, dilerim memleketin güzide kurumu TÜBİTAK’ın terazisinde tartılmaz. Montaj demenin mümkün olmadığı görüntülerde, kefelerden birine vicdanı koymak gerekiyor çünkü. 

Hiç yorum yok: