Fotoğrafım
Okuduklarım... Dinlediklerim... İzlediklerim... Aklıma takılanlar...

28 Haziran 2014 Cumartesi

"Yanımda yürü ve dostum ol!"

Camus'nün 100.doğum günü nedeniyle gerçekleştirilen Paris gezisi sonrasında notlar



Yaşadıkları şehirler edebiyatçıları ne kadar etkiler? Yaratılarının yolculuğunda ne kadar söz sahibidir binalar, kaldırımlar, kafeler, parklar, sokaklar? Bazen birini tanımak için önce yaşadığı şehri tanımanız gerekir.  Sokak sokak gezerek oturduğu bankları, kahvesini yudumladığı köşe başlarını, kaldığı otel odalarını ve evleri bilmelisiniz. Çünkü şehirlerin hafızaları vardır. Aradığınız bilgi başka bir zamana ait olsa da size usul usul her şeyi anlatır ve öğretir…

Paris! Işık şehri. Her daim güzel... Ama Albert Camus’nün 100.doğum gününde bu şehrin sokaklarında olmanın başka bir anlamı var. Yüz yıl önce doğup trajik ve biraz da anlaşılmaz bir kazayla hayatı alelacele terk eden, ardından gelen her kuşağı ilk günkü gibi büyüleyen, her biri kendine has bir ruha bürünmüş eserlerin yazarı Albert Camus. Biliyoruz ki, bir yazarın tüm eserlerini ezberden okusak bile, onu besleyen şehri sadece hayal etmek yeterli değil. O’nu aramak, ararken sözlerini duymak gerekiyor. Ne demişti Camus: “Arkamda yürüme, yol göstermeyebilirim. Önümde yürüme, arkandan gelmeyebilirim. Yanımda yürü ve dostum ol.”

6 Kasım sabahı uçaktan iner inmez başlıyor iz sürüş. Montmartre’a ulaşana kadar genel bir şehir turu yapılıyor. Geziye katılanların kimi önceden görmüş Paris’i, kimi ilk kez tanışıyor. Ama bu şehri edebiyatın alanı içinde tanımak, Camus’nün satırlarıyla algılamak konusunda herkes çok istekli. Serin bir hava var. Ama arada bir yüzünü gösteren güneş, geziye katılanların yüzünü güldürmeye yetiyor. Saint Germain’de Hotel Madison’a geldiğimizde, bu keyif yerini güzel bir sohbete bırakıyor.  Camus’nün burada o kadar çok anısı var ki! Benzersiz eseri “Yabancı”nın büyük bir bölümünü, henüz 28 yaşında bu otelde yazdığını biliyoruz. Hatta son noktayı burada koymuş olabilir “Bugünlerin yaşanması uzun sürüyordu, kuşkusuz, ama öylesine gevşemişlerdi ki sonunda birbirinin içine taşıyor ve orada adlarını yitiriyorlardı. Benim için anlamlı olan yalnız dün ve yarın sözcükleriydi.” O cümleler, buralarda bir yerlerde yazıldı demek…

Akşam yemeği için seçilen mekan yine özel bir sohbete götürüyor bizi. Montparnasse’daki “La Coupole”, Camus’nün Nobel Edebiyat Ödülünü almasından sonra, yakın dostlarıyla kutlama yemeğini yediği restoran. Zaten edebiyatçıların ve sanatçıların uğrak yeri olan mekanda, kutlama yemeğinin yenildiği 149 numaralı masadayız. Buranın diğer ziyaretçilerini anıyoruz; Picasso, Man Ray, Brassai, Aragon, Simenon, Josephine Baker, Breton ile başlayan sohbet daha yakın zamanlara Cohn-Bandit ve Patti Smith’e kadar uzanıyor. Bu sohbet ister istemez bizi Camus-Sartre dostluğuna ve kavgasına taşıyor. Gecenin bir vakti elimizde şarap kadehleri ve sigaralarla restoranın önüne çıkıyoruz: Sartre ve Camus’nün, dostluklarını noktalayan o tartışma buralarda bir yerde yaşanmış olabilir. Diyorum ki içimden; “Bu ağaçlardan biri tanıktır o kavgaya. Çünkü ağaçlar, her kavganın tanığıdır ve gerçek tarihi onlar yazar!”

Ertesi gün 7 Kasım. Yani Camus’nün 100.doğum günü. Gün, “Sanatçılar Tepesi”nde başlıyor. Elbette “Sacre Coeur” da geziliyor. Paris’i gezerken bir yandan kendi şehirlerimizin sanatla ilişkisini de düşüneceğimiz kesin. Çünkü burada tüm sanat eserleri, sokaklar, binalar, parklar koruma altında. Parklar mı dedim? Neyse… Eyfel Kulesi, Opera Garnier, köprüler, saraylar, parklar müzeler ilk günkü gibi, öylece ve dimdik duruyorlar. Bu süreklilik, zaman algımızı yitirmemizi de kolaylaştırıyor. Zihinlerimizde hep aynı cümle var: “Camus bir zamanlar buralardaydı. Severken, direnirken, düşünürken, yazarken bu sokaklardan geçiyordu.”

Montparnasse Mezarlığı’nda Jean Paul Sartre ve Simone de Beauvoir’ı ziyaret etmek yetmiyor hiçbirimize. Beckett, Duras, Baudelaire, Durkheim, Ionesco, Fuentes ve daha niceleri burada yatıyor. Cortazar’ın, her daim ziyaret edilen mezarının başında biraz daha uzun kalıyorum ben. Ölmüş de olsa, usta bir yazarla dertleşmek iyidir.

Direnişin efsane gazetesi Combat’ın çıkarıldığı binadan, ustanın “Veba”yı yazdığı eve kadar çoğu yaşam alanını gördüğümüz uzun yürüyüş turunun ardından efsanevi Cafe de Flores karşımıza çıkıyor. Bu yürüyüş boyunca hiçbir yerde Camus’nün afişlerine, fotoğraflarına, kitaplarına rastlamamak, büyük bir hayal kırıklığı yaratıyor bende. Kutlamalar bütün yıla yayıldığı için, heyecanlarını yitirmiş, etkinlikleri tüketmiş olabilirler ama tam da 7 Kasım günü, şehrin bu kadar ilgisiz olması üzücü. Adını andığım özel mekanlar bile, Camus ile ilgili bir şey yapmamışlar. Cafe de Flores, aynı gün bir edebiyat ödülü veriyor ve o ödül törenine kilitlenmiş durumda. “Ah, keşke bizde de edebiyat ödülleri veren kafeler olsa,” diyerek, Catherine Camus’nün “Babam Camus” metnini okumak ve gezi ekibiyle uzun bir sohbet edebilmek için başka bir kafeye geçiyoruz. Uzun günün bu durağında sohbet-kahve-tatlı üçlüsü iyi gidiyor.

Yeni gün doğduğunda ve Seine Nehri’ne vardığımızda, kıyı boyunca aristokrasinin ‘sevimli’ hatırasının hala yaşatıldığını görebiliriz. Ama bizim amacımız yakası kalkık pardösüsü, dudaklarının kenarından eksik etmediği Gitanes’ıyla Camus’yü bulmak. Çalıştığı gazeteyi, yayınevini ve efsanevi yayınevi Gallimard’ı görmek herkesi heyecanlandırıyor. Çoğumuzun elinde Can Yayınları’nın bu gezi öncesinde hazırladığı 100.doğum gününe özel baskılar var. Theatre Hebertot ve Theatre Antoine ziyaretleri, Camus’nün gerçekle yüzleşmedeki en büyük aşkını, tiyatroları konuşmamızı sağlıyor. Geziye katılanların, sadece Camus konusunda değil, dünyayı bir sanat penceresinden algılamak konusundaki istekli ve bilgili tavırları, sohbetlere ayrı bir tat katıyor. Sonuçta, hep birlikte, şehir denen yanılsamanın içinde Camus’nün gerçeğini arıyoruz. Bunun olanaksızlığını biliyoruz ama zaten amaç o gerçeği bulmak değil, o arayışı birlikte yaşamak.

Şehir kendisine bakan gözlere, aradıkları neyse onu gösterir. Fazlasını istiyorsan, fazlasını aramalı ve görmelisin, kural son derece basit. Bu, sabahın erken saatlerinde işe yetişmek için koşturarak geçtiğiniz o uzun ve eski binaların hükmettiği, güzel caddeye benzer. Öyle telaşlısınızdır ve aklınız ‘başladı başlayacak mesai’ye öyle yoğunlaşmıştır ki başınızı kaldırıp hiç bakmamışsınızdır; binalar, insanlar, olanlar ve kısacası hayat, sizin göz hizanızca sınırlandırılmıştır.

Çünkü şehir denen şey, baştan ayağa üzerinize sinendir… Yarım yamalak tanışıklığınıza aldırış etmez, hiç hissettirmeden hücrelerinize yerleşir, sizi şair de yapar, yazar da! Yeter ki o yolu yürürken başınızı kaldırın.

3 yorum:

KısaKahveMolası dedi ki...

Yazınız bana inanılmaz tatlı bir Paris yolculuğu yaşattı. Her tarafında muhteşem izler olan bu şehre, ben de çoğu edebiyat tutkunu gibi aşığım. Bu yazıya ait fotoğraflarınız varsa onları da görebilmeyi dilerdim. Sevgiler...

mutdnz dedi ki...

Kopan....
....yeterki yolu yürüken başınızı kaldırın.
....ama zaten amaç o gerçeği bulmak değil, o arayışı birlikte yaşamak.
....Ölmüş de olsa, usta bir yazarla dertleşmek iyidir.
....Parklar mı dedim? Neyse…
....Çünkü ağaçlar, her kavganın tanığıdır ve gerçek tarihi onlar yazar.
...."bugünlerin yaşanması uzun sürüyordu"
...."Yanımda yürü ve dostum ol”
Camus...

hd film izle dedi ki...

pariste sayenizde gezmiş bulundum, yazılarınızı bundan sonra takip edeceğim süper bir anlatım olmuş, tebrik ediyorum....