6 Mayıs 2014 Salı

Gündüz Güzeli: Edebiyatla sinemanın kesişme noktası

Joseph Kessel'in romanı, bir cerrahla evli genç ve güzel Severine'in kocasına duyduğu aşka rağmen tensel haz arayışı içinde gündüzleri lüks bir randevuevinde fahişe, akşamları ise sevgi dolu bir eş olarak sürdürdüğü çifte yaşamının beklenmedik bir karşılaşma sonrasında altüst olmasının hikayesini konu alıyor.


“Alışılmış ahlaka, geleneksel hayallere, duygusalcılığa, toplumun tüm ahlaksal pisliğine karşıyım. Burjuva ahlakı, benim için ahlakın tersidir, çünkü ters kurumlar üstüne kuruludur: Din, vatan, aile ve toplumun diğer temel direkleri...”
 
Joseph Kessel’in son noktasını 20 Şubat 1928’de Davos’ta koyduğu romanı "Gündüz Güzeli" ile ilgili yazıya, Luis Bunuel'in burjuva ahlakını sorgulayan cümleleriyle başlamak gayet doğal. Ne de olsa, "Gündüz Güzeli" denildiğinde akla ilk olarak Kessel’in romanı değil, Bunuel'in yaptığı sinema uyarlaması geliyor. 
 
Bunuel anılarında, bu filmi çekmeyi kabul ettiği günlerle ilgili bir yorumunu aktarıyor: “Romanın konusu bana pek içler acısı gelmişti, ama yapı iyi kurulmuştu. Bunun dışında film, Catherine Deneuve’ün oynadığı baş karakter Severine’in bazı düşlerini de görüntülemek ve mazoşist genç bir kadının kişiliğini sergilemek fırsatı verecekti.”
 
Filmden bir adımda uzaklaşalım ve Bunuel'in konusunu içler acısı bulduğu romana gidelim. Kessel romanı, 1928 yılında Gringorie gazetesinde tefrika halinde yayımlamış öncelikle. Bu süreçte okurların ateşli tepkileriyle karşılaşmış. Tepkilerin çoğunda pornografi yapmakla suçlanmış. Bütün bunları, elimizdeki baskıda da yer alan önsözden öğreniyoruz. İki sayfalık bu kısa önsöz, bir anlamda Kessel’in romanının ahlaki savunması. Burjuva ahlakını sorgulayan bir metin için tuhaf bir önsöz olarak algılanabilir. Hele ki, yazarın şu açıklamasını okuduktan sonra: “'Gündüz Güzeli’nin konusu, Severine’in tensel sapkınlığı değildir, Pierre’in bu sapkınlıktan bağımsız olarak duyduğu aşk ve bu aşkın ortaya koyduğu trajedidir.”


 
Burjuva ahlakıyla hesaplaşma
 
Oysa Kessel, üçüncü tekil şahıs anlatısı olarak kurduğu romanında, Pierre’in dünyasından çok Severine’in zihnine ve eylemlerine yoğunlaşmış durumda. Kocası Pierre’e derin bir aşk duyan ama tensel arayışlarını ve sado-mazoşist oyunlarını gündüzleri lüks bir randevuevinde fahişe olmakla gidermeye çalışan Severine’in yolculuğu sırasında, Pierre giderek bir dekor oluyor romanda. Bu durum, Kessel’in önsözünü sadece okurun saldırısına karşı bir koruma duvarına çeviriyor elbette. Daha romanın başlarında genç kadının bedeni ile zihninin arasındaki köprüyü şu satırlarla kuruyor Joseph Kessel: “Kendi bedenine duyduğu sevginin yanında kocasının ona duyduğu sevginin ne ağırlığı olabilirdi? Bedeni o kadar değerli, o kadar engin, o kadar vericiydi ki! Severine kendisini besleyen o tatlı kanın damarlarında mırıldanarak dolaşmasını duyar gibi oluyordu. Gücünün, kuvvetinin yerine gelmesini her gün derin bir şehvetle izliyordu.”
 
Severine’i günlük hayattan koparıp sadece cinselliğin havuzunda yüzerken göstermek isteyen yazar, klinik bir vakadan söz etmek konusundaki isteğini sıklıkla hissettiriyor okuruna. Özellikle kitabın kısa öndeyişiyle, yaşananların psikolojik temellendirmesini yapmaya çalışırken, Severine’i anlamaya ve onu sevmeye çalıştığını söylemek de zor. Genç kadının arayışlarını olay örgüsünün gergin atmosferine teslim etmeyi tercih ediyor. Bunu yaparken de burjuva ahlakıyla bir hesaplaşma içinde olduğu kadar, bu ahlak sisteminin bir parçası olduğunu da asla unutturmuyor.


Değişen son
 
Romandan yine filme geçecek olursak, burjuva ahlakıyla hesaplaşma konusunda Bunuel'in de, Kessel’den bir farkı olmadığını söylemek gerekiyor. Özellikle de romanın sonunu değiştirmesiyle. Farklı bir bitiş öneriyor film: Severine bütün bu fantezilerini gerçekleştirmek için kocasına mı dönmelidir yoksa her şeyden vazgeçmeyi göze mi almalıdır? Film boyunca, cinsel fanteziler konusunda romanda daha cesur olan Bunuel'in değiştirdiği sonda, bir anlamda ahlakçı çerçevenin içine girmeyi göze alıyor.
 
Bunuel'in romanla ilgili yorumunda çok doğru olan bir nokta var: “Yapı iyi kurulmuş,” diyor İspanyol yönetmen. Gerçekten de akıcı, sayfaları hızla çevirten, merak ettiren bir kurgusu var romanın. Kessel, sahne kurmayı, atmosfer yaratmayı iyi bilen bir yazar. Üstelik 1928 tarihli bir romanı, neredeyse zamansız hale getirmeyi, her döneme uyarlanabilir bir psikolojik yapı kurmayı da başarmış. Bütün bunlar, "Gündüz Güzeli"nin heyecanla ve merakla okunan bir roman olmasını sağlıyor. Üstelik bir de hem edebiyat hem de sinema dünyasının, akıllarda yer eden karakterlerinden biri var elimizde: Severine.
 
1928’den gelen, ama her daim genç olmayı başarmış bir roman "Gündüz Güzeli". Okuma sonrasında, Severine’in unutulmayacak bir karakter olacağı tartışılmaz. Üstelik roman bittikten sonra bir kez daha filmi izleme isteği uyanacağı da kesin. Edebiyatla sinemanın kesişme noktasında bir zihin yolculuğu yapmak için bulunmaz fırsat.


Hiç yorum yok: