8 Mayıs 2014 Perşembe

Bir Borges Labirenti

Yirmili yaşlarımda sıklıkla tekrar ettiğim bir oyun vardı. Ben o zamanlar bunu bir oyun olarak adlandırıyordum ama belki de bir çeşit hastalıktı söz konusu olan. Odamdaki ışıkları kapatır, hatta yeterince karanlık olmazsa gözlerimi yumar ve kütüphanedeki kitapları el yordamıyla bulmaya çalışırdım. Yerini yurdunu ezbere bildiğim kitabın olduğu rafa yönelir, parmak uçlarımla cildi tanımaya uğraşırdım. Her başarısızlık oyunun yeniden oynanması anlamına gelirdi. Yanılmak hem can sıkıcıydı hem öğretici. Yanılmama neden olan kitabın sayfaları arasında kaybolur ve ertesi gece onu da parmak uçlarımın detektifliğiyle bulacağıma söz verirdim. Zamanla kitapları sadece kütüphanedeki yerleriyle değil, cilt kalınlıklarıyla, kapak kartonlarıyla, yıpranmışlıklarıyla da tanımaya başlamıştım. Bu oyunun hayatıma Borges’in edebiyatıyla tanışmamdan sonra girdiğini söylememe gerek yok herhalde.


Deneme yazınının usta ismi Alberto Manguel’in 2002 yılında yayımlanan “Borges’in Evinde” kitabını okuduğumda, artık çoktan oynamayı bıraktığım oyunu bir kez daha hatırlamıştım. Kitap Yapı Kredi Yayınları’nın özenli-büyük boy baskısı, Cem Akaş’ın çevirisiyle ‘İzdüşümler/Düş İzleri” serisinden yayımlanmıştı. (Geçen ay YKY’nın standart boyutunda yeniden basıldı.) İlk okuyuşta beni en çok etkileyen sahnelerden biri, Borges’in her bir cildin kütüphanesinin neresinde barındığını bilmesi ve ulaşmak istediğinde de hiç sektirmeden oraya yönelmesi olmuştu. Gençlik yıllarımdaki oyunumun da bir nedeni vardı demek ki. Bilinçaltım, günün birinde görme yeteneğimi kaybedersem, kitaplarımla olan ilişkimin de yok olmaması için hazırlanmamı söylüyordu belki de. Kimilerine –haklı olarak- hastalıklı gelecek bu oyunu artık oynamadığımı söylemeliyim. Bu yeniden başlamayacağım anlamına gelmiyor.

Kitabın bu yeni baskısını okurken başka bir soru düştü aklıma. Soru basit: Fotoğraflarına hiç bakmadan, sadece yazıya dönüşmüş bir tanıklıktan yola çıkarak Borges’in evinin resmini yapmak olası mı?


Soruyu biraz daha farklı bir yerden sormalı belki de: Yazar, gerçekliğin kelimeler dünyasındaki karşılığını bulmak için ter dökerken, ressam yarı bellek-yarı kurmaca bir metin üzerinden gerçekliği yeniden kurgulayabilir mi? Tıpkı, gerçekliğin ya da belleğin izdüşümlerini gördüğümüz gibi, kelimelerin karşılığını da görebilir miyiz resimlerde?

Basit sorumun cevabını vermek zor değil. Elbette görebiliriz. O zaman soru ikinci aşamasıyla karşımıza geliyor: Peki ama nasıl?

Önce kitabın dünyasına girelim. Alberto Manguel, bu kısa deneme kitabında, bizi Borges’le geçirdiği günlere götürüyor. 1948'de Arjantin'de doğan Manguel, okulu bitirdikten sonra Buenos Aires'teki Anglo-Alman kitapçısı Pygmalion'da çalıştığı günlerden söz ediyor önce. Derken, akşamüstleri geç saatte, Ulusal Kütüphanedeki yöneticilik görevinden dönen Borges ile tanışıyor. Artık doksan yaşını geride bırakmış annesinin yerine, kolayca yorulmayan, daha çok okuyabilen bir "okuyucu" gereksinimi duyan Borges, hemen herkese önerdiği gibi Manguel'e de akşamları evine gelip kitap okumasını öneriyor. Böylece on altı yaşındaki Alberto Manguel, haftanın üç-dört günü Borges'in evine gitmeye ve ona kitap okumaya başlıyor.

Çevresinin bu buluşmalarla ilgili notlar almasını, hatta bir günlük tutmasını önerdiği Manguel, ergenliğin verdiği küstahlıkla sıradan bir durum yaşadığını düşünüyor. Kayıt altına almıyor o günleri. Yıllar sonra, bu kitabı yazarken biraz belleğine biraz da –kitabın içinde de olan- Sara Facio’nun, Borges’in evinde çektiği fotoğraflara sarılıyor. Aslında ‘kelimelere dönüşmüş gerçeklik’ sorumuzun ilk evresi burada karşımıza çıkıyor. Çünkü biliyoruz ki, o kelimeler de, gerçekliğin belleğimizdeki izdüşümleriyle ortaya çıkıyor.


Buenos Aires’te, Charcas ile Maipú’nun köşesindeki 994 numaralı kızıl mermer binadaki 6B numaralı daireyi ayrıntılarıyla anlatıyor Manguel. Borges’in evini yumuşak, sıcak, hoş kokulu bir yer olarak anımsıyor. Bunu da ünlü yazar ve annesinin hizmetçileri Fanny’nin kaloriferleri iyice yakmasına ve Borges’in mendiline hep kolonya damlatmasına bağlıyor. Belleği, bir bilgiden, bir durum yaratıyor yani. Sonrasında detaylara giriyor ve evin yerleşim düzenini anlatıyor.

Oturma odasında sağ tarafta dantelli örtüsü, sırtı düz dört iskemlesiyle, koyu renk bir masa yemek bölümünü oluşturuyor; solda, bir pencerenin önünde, iyice eskimiş bir kanepe ve iki üç koltuk duruyor. Hatta detaylar bile giriyor araya; büyükbabadan kalma, üstünde gümüş bir kupa bulunan masa, duvara monte edilmiş ansiklopedilerle dolu iki beyaz kitap rafı ve koyu ahşaptan iki alçak kütüphane. Bu konuda bir hayal kırıklığını da paylaşıyor Manguel. Cennet’i bile bir kütüphane şeklinde hayal eden Borges’in evindeki kütüphanenin şaşırtıcı derecede küçük olduğunu söylüyor. Her delikten kitap fışkıran bir ev değil, kitapların göze batmayan birkaç köşede toplandığı bu apartman dairesi, görenlerin çoğunu şaşırtıyormuş.

Kitabın okuru da tam bu noktada şaşırıyor işte. Bu satırlara kadar okurun zihnindeki imgeler tanıdık. Bir yanda uçsuz bucaksız bir okuma haritası, bir yanda Ulusal Kütüphane. Yani kitaplar, kitaplar, kitaplar... Ama tam bu noktada, o imgeyi yıkıp yeniden yaratmak gerekiyor. Okur, burada Manguel’in kelimeleri üstünden bir imge yaratmakla yetinemiyor elbette ve sayfaları hızla çevirip, Arjantinli fotoğraf sanatçısı Sara Facio’nun o yıllarda çektiği karelere bakıyor. Beyaz kitaplık beş katlı, uzun iki bölüm ve onların çıkıntısı denebilecek iki kısa bölüm. Açıkçası günümüzün seri üretim kütüphanelerinden farkı yok. Hemen ona bitişik duran koyu ahşap kütüphanede ise az sayıda kitap var. İşte tam bu anda ‘fotoğrafa bakan’ ile ‘zihnine bakan’ arasındaki uçurum büyüyor. Basit sorunun ikinci aşamasına yeniden dokunmak gerekiyor: Gerçekliğin yeniden kurgulanmasında kelimelerin imgesel izdüşümleri yeterli olmayacak mıdır, bir fotoğrafın rehberliğine mi ihtiyaç duyarız? Bellek, yaşamsal gerçekliği bir tuvalde yeniden üretirken (yani kurmaca bir gerçeklik yaratırken) nelerin desteğini ister?


Sorunun bunaltıcı evreninden bir anlığına çıkalım. “Bildiğiniz gibi kör değilmişim gibi davranmaktan hoşlanıyorum ve gözleri gören bir adam gibi koşuyorum kitapların peşinden,” diyen Borges’in zihninde ilerlemeye çalışalım. Alberto Manguel, evdeki ilk karşılaşmalarını anlatırken, Borges’in bu kadar iyi bildiği bir yerde bile duraksayarak hareket ettiğini söylüyor. Yatak odalarına giden koridorda, bir keşişinki kadar sade odasında, gereksiz eşyadan arındırılmış salonda yürürken hep bir tedirginlik halindeymiş Borges. Korumacı bir tavır elbette; otuzlu yaşlarında başlayan ve elli sekiz yaşına basmasından sonra kesinleşen körlüğün kaçınılmaz sonucu. Ama söz konusu kişi Borges olunca, yıllardır içinde yaşadığı evin, zihninin aynasındaki yansımasını da merak ediyor insan. Ancak altmışlarının ortalarından sonra (yani kör olduktan sonra) üniversiteler ve vakıflar tarafından dünyanın çeşitli yerlerinden davet alan yazarın, gittiği şehirleri okumalarının bir temsili olarak gördüğünü düşünecek olursak, evini de bir kelimeler dünyası olarak şekillendirdiğini söyleyebiliriz. Böylece, peşimizi bırakmayan o basit soruya yeniden dönüyoruz. Bu kez başka bir koridordan. İnsan ister istemez düşünüyor; yoksa sorunun cevabı bir labirentin merkezinde mi?

Borges’in, karısı Maria Kodama ile yolculuklarının notlarından oluşan “Atlas” kitabında, kısa bir İstanbul bölümü vardır.  Tümüyle okumalarının izdüşümünden yola çıkarak çizdiği İstanbul portresinde şöyle diyor bu bölümde Borges: “Üç günde Türkiye’yi ne kadar tanıyabilirim? Benim gördüğüm, çok güzel bir kent, Boğaziçi, Haliç ve kıyılarında Rünik alfabeyle yazılmış taşlar bulunmuş olan Karadeniz girişi. Kulağıma çalınan, yumuşak bir Almancayı andıran hoş bir dil. Buralarda, birçok değişik ulusun hayali dolaşıyor olsa gerek: Ben, Bizans imparatorunun onur kıtasını oluşturmuş olan ve Hastings’de olup bitenlerden sonra İngiltere’den kaçan Saksonların katıldığı İskandinavları anımsamayı seçiyorum. Kuşku yok ki, keşfe başlamak için Türkiye’ye yeniden gelmeliyiz.”

Biraz tarih, biraz efsaneler, biraz coğrafya, biraz ses...  Kelimelerin dünyasından yola çıkılarak, yine kelimelerle çizilmiş bir tablo. Dış gerçekliğin yazınsal gerçekliğe dönüştürülme an’ı. Giderek, harflerden oluşan bir kent tasarımı.  Nasıl ki kurmaca bir metin okuduğumuzda, gerçeğin yansımasına değil, yapıtın kurduğu gerçekliğin yansımalarına bakıyorsak, Borges’in İstanbul’unda da benzer bir okuma yolculuğundan geçiyoruz. Önemli bir farkla; bizim gayet iyi bildiğimiz (ya da bildiğimizi sandığımız) bir coğrafyanın, yazınsal gerçeklikle dolu bir zihinde ne şekilde karşılık bulduğunu anlamaya çalışıyoruz. Daha sade kuralım cümleyi: “Üstat, İstanbul’u iyi anlatmış mı?” diyoruz.

Ancak, yaşamsal gerçeklikteki karşılığını görmediğimiz (ancak fotoğrafların rehberliğiyle kontrolünü sağlayabildiğimiz) bir evi, Alberto Manguel’in satırlarında okuduğumuzda bu basit cümleyi kurmuyor zihnimiz. Ortak bir kabullenmeyle çeviriyoruz sayfaları. Örneğin Borges’in yatak odası artık net bir görüntü: Beyaz örtülü demir bir yatak, bir iskemle, küçük bir masa ve iki alçak kütüphane. Kitapta fotoğrafı olmayan bu oda konusunda, Manguel’in satırlarından başka veri yok elimizde. Mobilyaları, yaşam deneyimimizle şekillendirmek, odayı hayal gücümüzle yerleştirmek zorundayız. Tabii bunu yapmak, kelimeler dünyasından yola çıkarak yeni bir gerçeklik yaratmak istiyorsak. Ressam bu noktada boyamaya başlayarak, sorunun cevabını veriyor; yarı bellek-yarı kurmaca bir metin üzerinden gerçekliği yeniden kurguluyor.


“Borges’in Evi” bu tuhaf yazınsal bellek-kurmaca bellek oyunundan çok daha fazlasını sunuyor bize. Borges’in okuma ve düşünce dünyasının labirentlerinde ferah bir gezintiye çıkıyoruz sayfaların arasında. Ayna içinde ayna görüntüleriyle. Borges’in aynasını Manguel’in aynasında görüp, oradan da kendi aynamızda ruhumuza bakıyoruz. Bu yapısıyla giderek daha da Borgesyen hale geliyor metin.

Biliyoruz ki her zihin, kurmaca bir dünyanın gerçekliğini yeniden yaratacaktır. Bu yaratının kelimeler dünyasındaki kadar çok bakışlı bir karşılığı var boyanın dünyasında da. O karşılığı bulmanın belki de ilk adımı, gençlik oyununa geri dönmek. Karanlık bir odada, gözlerimi yumup kütüphanenin karşısına geçiyorum. Borges kitaplarının hangi rafta durduğunu biliyorum, oraya yöneliyorum hemen. Parmak uçlarım ciltlerde dolaşırken, zihnim sayfaların arasında yolculuğa çıkmış durumda. Kurmaca bir dünyanın içinde yaşıyorum.


1 yorum:

Mehpare Kileci dedi ki...

Merhaba,
Bu paylaşımınız bana babamın çocukken gözlerini yumup 'ekmek almaya gitme' oyunu oynadığında başını nasıl sokak lambasının direğine çarptığını anlatışını hatırlattı.
Dün akşam Sismanoglio Megaro'da hemen arkanızda oturuyordum. Konuşmanız sırasında düşünceleri ve davranışları sesiyle bu denli uyum içinde olan bir güzel insan gördüm. Söyledikleriniz hayatı sorgulama sürecimde yardımcım olacak, teşekkür ederim.

Mehpare
@MehpareKileci