22 Mayıs 2014 Perşembe

Ankara dediğin bir büyük yalan Şekip!

Levent Cantek, Dumankara/Hayat Bir Yangındı cildiyle başlattığı Ankara Üçlemesi grafik roman dizisine Emanet Şehir’le devam ediyor. 
Yanında da önceki cildin iki öyküsünde birlikte çalıştığı Berat Pekmezci var.


Cantek bu anlatısında, Dumankara ile başlattığı havayı sürdürmekle kalmıyor, yapıyı bir basamak yukarı çıkarıyor. Cumhuriyetin kurucu kadrolarının elinden aldığı itibarla, kendini önemli hissetmeye başlayan ve neredeyse bu yalana inanır hale gelen 1940’ların Ankara’sını sadece dekor olarak kullanmayan, doğrudan hikayenin önemli bir karakteri haline getiren bir grafik roman var elimizde. Neredeyse vücuda gelip salınan Ankara’nın ve Şekip’in hikayesinde fon ise o yılların siyasi haritası ve tümüyle dünya. Üstelik bu siyasi coğrafya ve Cumhuriyet tarihi kazısında, bir başka açıdan da cesur karar veriyor Cantek. Anlatının kahramanı/merkez figürü, mitoman diyebileceğimiz bir yalancı. Kendi yalanına inanan Ankara’yla yalanlarla yürüyen Şekip’in buluşması benzersiz bir alt okuma olanağı veriyor. Siyasi ve entelektüel bir çevrenin içinde omurgasız ve değer yargısız bir karakter olarak salınan Şekip, bir anlamda övgülerle ve başarı menkıbeleriyle aktarılan Cumhuriyet Projesi resmi tarihine, ters köşeden ve sivil bir cevap olarak karşımıza çıkıyor. Şekip’in dokunduğu kişileri de birer alt hikayeyle, diyalog özellikleriyle tip olmaktan çıkarıp karaktere dönüştürebiliyor hikaye. Levent Cantek’in en büyük başarısı da burada gizli; yazdığı bütün karakterlere aynı mesafeden yaklaşabiliyor. Bütün karakterleri eşit ölçüde anlamaya çalışan bir yazar var karşımızda. Bu da okurla hikaye arasındaki olası zaviye farklarını ortadan kaldıran bir tercih.


Evet, ortaya benzersiz bir Ankara manzarası, dönem aktarışı çıkıyor çıkmasına ama gelin biz yine de büyük resmi oluşturan küçük hikayelere odaklanalım. Fahriye’nin hikayesine vurulalım örneğin. Orhan’ın ani parlayışlarında bir kuşağın varoluşuyla yüzleşme tedirginliğini görelim. Doktor’un cümlelerinde aklın sesini arayalım. Ya da isterseniz bütün bunları bir kenara koyup, bir okur olarak benim aklımı başımdan alan o olağanüstü Emel hikayesinde kaybolalım. Levent Cantek bu yazıyı okuyorsa bilsin ki, Emel hikayesi kıskandırıcı güzellikte. Başlı başına bir film, bir roman konusu yatıyor orada. Müthiş.



Berat Pekmezci, sadece karakter tasarımında değil kareleme ve her bir karede oluşturduğu bakış açısıyla da okuru hemen anlatının içine alan bir iş çıkarmış. Siyah-beyaz dengesini, karakterin ruh halini iyi yansıtan gölgelemeleri, konturları seven ifadeler önemli bir katkı sağlıyor. Nurullah Ataç gibi gerçek karakterlerin hemen anlaşılacak sadelikte aktarımı kadar, Cantek’in senaryosundan gelen Orhan Veli, Mithat Cemal Kuntay gibi isimlere gönderme yapan karakterlerin tiplemeleri çok iyi. Dönemin gerçekliğini ve ruhunu iyi yakalayan Pekmezci, grafik romanın panellerine yerleştirdiği sürprizlerle hikaye içinde bir hikaye yaratmayı da başarıyor. Hem dengeli, hem detaycı. Okurlara özel ricam, karelerde sadece konuşma balonlarının içine bakmakla yetinmeyip detaylara odaklanın. Genelde karakterlerin göz seviyesinden gördüğümüz kareler, hikaye ile aramızdaki mesafeyi daraltıyor ve çok daha hızlıca o yılların Ankara’sında dolaşmamızı sağlıyor. Üstelik Berat Pekmezci kitabın tasarımıyla da şapka çıkarmamızı sağlıyor. Tasarım dediğimizde, bir hayranlık cümlesi de “Sonsöz” için olsun. Bu bölüm, özellikle kitabın geçtiği dönem hakkında bilgi sahibi olmayan okurlar için bulunmaz kaynak. Başlı başına edebi bir metin.
Emanet Şehir, sadece grafik romancıları değil, edebiyat tarihinden siyasi tarihe, zamana yayılmış büyük anlatılardan küçük insan hikayelerine odaklanmayı seven herkesi mutlu edecek. Şekip, Levent Cantek’in edebiyatımıza armağan ettiği bir karakter olarak hafızalarımızdan silinmeyecek.

Rahatlıkla şunu söyleyebilirim: Emanet Şehir, Levent Cantek ve Berat Pekmezci’nin, Türkiye’de grafik roman alanına takla attıracak bir katkısı olmuş. Bugüne kadar bu alanın çok seçkin örneklerini gördük, o yüzden “ilk/tek” gibi abartılı sıfatlara girmeyeceğim, takla attırmak tam da bu anlamda kullandığım bir yakıştırma. Anlatısını zamana yayışı, atmosferden yoğunluklu yararlanışı, meselesi ve özellikle de karakterlerin yazılışı ve çizilişi ile alanına ters takla attıran bir kitap Emanet Şehir.



Ama aklıma gelmişken Levent Cantek ve Berat Pekmezi’ye, Şekip ile Orhan’ın hamama gittiği sahne ile ilgili bir soru. Acaba o yıllarda hamamda plastik terlik mi giyilirdi ahşap takunya mı? Aslında cevabı da belli: Kadı kızında kusur arayan okurdan uzak durunuz!

Hiç yorum yok: