29 Nisan 2014 Salı

HBS/Hayat Bilgisi Sınavı.3: Yazar kimdir?

Aşağıdakilerden hangisi doğrudur? Ya da doğru değildir?

a) Yazar, yazan kişidir.
b) Yazar, okuyan kişidir.
c) Yazar, bir imzadan ibarettir.
d) Yazar, bir yalandan ibarettir.
e) Yazar, yoktur.

24 Nisan 2014 Perşembe

Bir Kol Boyu Mesafe

Bir kafede otururken yan masada, yolda yürürken otobüs durağında, fazla şekerli bir manzaranın önünde, gece eğlencesinin en kahkahalı anında, elindeki akıllı telefonu yüzüne çevirmiş, kendi fotoğrafını çeken birini görmeden gün geçmiyor. Artık herkes biliyor bu eylemin adını; selfie. Yani bir kişinin telefon kullanarak kendi fotoğrafını çekmesi ve daha sonra internette paylaşması. Kelime, 2013 yılı içindeki kullanım oranıyla Oxford Dictionary tarafında yılın kelimesi seçildi. Çağın, dile yeni armağanı.

Suretine bir kol boyu mesafede duran insanlar. Akıllı telefonu, avuç içlerinde maharetli bir şekilde tutan, yüzlerinin daha iyi görülmesi için vücutlarını geriye doğru tatlı bir açıyla yatıran insanlar. Objektifi üstte tutup, kısık gözlerle ve ördek gagası dudaklarla kendi kendilerine seksi poz veren insanlar. Objektifi altta tutup, şişirilmiş yanaklarıyla çizgi film karakteri taklidi yapan insanlar. Hatta objektifi popolarına tutup bootyselfie/buttselfie çeken insanlar. Liste uzayıp gider. Değişmeyen şey, ortaya çıkan fotoğrafın bir kol boyu mesafede olması.


Oysa, hikayenin başlangıcı farklı. Tarih yolculuğu yaptığımızda, ilk dönemlerde bu “kol boyu” meselesinin olmadığını görüyoruz. Otomatik çekime kurulan makinelerin karşısına geçmek, ancak günümüz selfie’lerinin ataları olarak kabul edilebilir. Bu bakış açısıyla bilinen ilk selfie, 1839 yılında kameranın karşısında bir dakikadan uzun bir süre kıpırdamadan durarak bu deneyi başarıyla sonuçlandıran Robert Cornelius’a ait. Cornelius’un zorlu çekim sürecinin teknoloji sayesinde birkaç adım öteye taşınmasıyla, 1900 yılında çekilmiş selfie’ye bakınca çok daha derin bir okumayla karşılaşıyor insan. Kodak Brownie makineyle çekilmiş bu fotoğrafta, objektifin karşısında bir kadın var. İngiliz tarzı döşenmiş odanın bir köşesindeki raflar fotoğraflarla dolu. Bunlara bakınca, konuyla ilgilenen, belki de profesyonel olarak fotoğrafçılık işi yapan bir ortamda olduğumuzu anlıyoruz. Kadın bir boy aynasını, koltuğun üstüne dayayarak, istediği açıyı yakalamış. Taşınabilir Kodak Brownie’yi de bir sehpanın köşesine koyarak sabitlemiş. Netliği aynadaki görüntüsüne yapıp beklemiş. Bakışlarında, günümüzün selfie’lerindekinden çok farklı bir şey var: Bilimsel bir araştırmanın orta yerinde, sonucu merakla bekleyen bir insanın gerginliği diyebiliriz.


Tarih yolculuğunu yaparken Velazquez’in benzersiz Las Meninas’a uğramadan olmaz. Focault’dan Eco’ya çok sayıda ismin mercek altına aldığı tabloda, aynanın sadece mekanda değil, düşüncede yarattığı sürekliliğe şapka çıkarıp, merkezde yer alan küçük prenses Margarita Maria’ya bakalım. Çünkü bu figür bizi  Rus Granddüşesi Alexandra Nikolaevna’nın 1914 tarihli selfie’si ise bilinen ilk ergen selfie’sine getiriyor. O tarihte on üç yaşında olan Nikolaevna, fotoğrafı bir arkadaşı için çekmiş ve yolladığı mektupta da şöyle demiş: “Bu fotoğrafı, aynaya bakarak kendim çektim. Ama çok zordu, çünkü ellerim titriyordu.”


Oysa 2000’lerden beri adı konmuş şekilde olan selfie’lerde eller titremiyor. Görünürlüğü üstünde söz sahibi olmak isteyen bireyin, suretiyle yeniden tanışması çağından geçiyoruz. Bulanıklık sadece çözünürlükle ilgili bir mesele haline geliyor. Üstelik bunun tedavisi de olası; akıllı telefon ve internet üstü çok sayıda uygulama ile selfie’ler daha da özel/güzel kılınabiliyor. Kendinizi daha seksi, daha uzun, daha kısa, daha zayıf, daha komik gösterebiliyorsunuz. Fotoğraf bir anda 70’lerin havasına da bürünebiliyor ya da ucu yanık eski bir kare de olabiliyor. Seçenekler dünyası, suretinizi yeniden üretmek ve dilediğinizce çoğaltmak/paylaşmak konusunda benzersiz seçenekler sunuyor. Elipsis’in kurucusu Sinem Yörük, sanatatak.com söyleşisinde, Fotoğraf, her an, herkesin yapabileceği bir eylem haline geldi. Bu da onu son derece demokratikleştiriyor. Diğer yandan iyi olmak, farkına varılmak için de çok daha fazla çaba gerektiriyor,” diye başlıyor söze. Günümüzün akıllı telefon/uygulama/paylaşım siteleri üçgeninde okunabilecek bu yorum, selfie’ler için de geçerli. Bütün bu atmosferin pratikteki yansıması ile ilgili olarak da “Böylesi fotoğraflarla insanlar, çoğu zaman, kendilerini olduğu gibi değil; aslında olmak istedikleri gibi ortaya koyuyorlar. Ayrıca her yenilen yemek, içilen içki, giyilen kıyafet ve selfie’ler çok sıkıcı bir hal alıyor. Etkilemekten ziyade tam tersi bir etki yaratıyor çoğu zaman. Herkes aynı şeyleri yapıp, aynı yerlere gidiyor. İşi basitleştirebiliyor. Bakmaz hale geliyorsun. Bu durumda, orijinal ve dürüst kalmayı başarabilen beni etkiliyor,” diyor Sinem Yörük. Orijinal ve dürüst kalmanın olanaksızlaşmaya başladığının farkında bir yorum.

Kişinin, bir kol boyu mesafeden, varlığını görünür kılma çabasının, popüler örnekleri her gün karşımızda. Hollywood yıldızlarından politikacılara, Türk dizi oyuncularından düşünürlere, herkes bir kol boyu mesafeden kendisine bakmaya uğraşıyor ve dünyayı da bu görünürlüğü ‘beğen’meye davet ediyor. Chomsky’nin bile selfie’si var sonuçta. “İyi Bir Selfie Nasıl Çekilir?” kitaplarından, yapılmaması gerekenler kurallarına, görünürlüğü çoğaltmak için kullanılacak ‘hashtag’ listelerine kadar çok sayıda dinamik uçuşuyor ortalarda. Tuhaf haberlerle de karşılaşıyoruz kimi zaman. Geçen aylarda Birmingham'da bulunan Alabama Üniversitesi'nde öğrenci olan bir genç kızın, Instagram üzerinden paylaştığı fotoğraf, sanki etik bir sorgulamayla değil, “Neden bunu daha önce ben düşünemedim?” gerginliğiyle ayağa kaldırdı dünyayı. Genç kız, üniversitenin biyoloji departmanında bulunan kadavraların arasına girerek çekmişti fotoğrafını. Düşlerini göstererek güldüğü selfie’nin arka planında bir ceset vardı yani. Gelen şikayetlerle Instagram fotoğrafı kaldırdı, okul yönetimi de inceleme başlattıklarını duyurdu. Haber takibi yapmayacağımız, sonucunu merak etmediğimiz bir inceleme. Ama emin olduğumuz tek şey, bu fotoğraftan sonra, genç kızın takipçi sayısında ciddi bir artış olduğu. Belli ki, kızın orijinal ve dürüst davrandığını düşüneneler çoğunlukta.

Televizyon yayıncılığından reklam sektörüne yayılan bir etki söz konusu. Bütün bu karmaşa içinde tektipleşen, yok olan bireyin, kendini yeniden konumlandırmak için bulduğu yol, yeni bir tektipleşmenin başlangıcı. Özgürleşmeye kaçarken, yeni bir çerçevenin içine sıkışma hali. Etkileri sadece fotoğraf sanatıyla ya da plastik sanatların farklı disiplinleriyle sınırlı kalmayacaktır. Otoportrenin mesafesi giderek daraldı. Artık kendimize bir kol boyu mesafeden, ışığı yüzümüze düşürecek açıları eğilip bükülerek belirleme kaygısıyla, dünyanın her köşesinde kelimeleri aynı olan bir cümlenin ezberiyle bakıyoruz.

Yine de arada bir o selfie’lerin fonunda neler olup bittiğine bakmakta fayda var. Dünyanın garip yolculuğu kendini o detaylarda gösteriyor.

Emma Peel: Mutfak


Karşıdaki Adam: Çabuk o elindeki bıçağı bırak ve buraya gel!
Emma Peel: Hayır!
Karşıdaki Adam: Delirdin mi sen yahu? Bırak dedim, bir kaza çıkacak!
Emma Peel: Bu bıçağı nasıl kullanacağımı bana öğretecek kişi sen değilsin. Bunu benden, bizden iyi kimse kullanamaz.
Karşıdaki Adam: Sakin ol lütfen…
Emma Peel: Sakinim… Hem de tahmin edemeyeceğin kadar sakinim. Yıllardır bu mutfağın, bizi tıktığınız mutfakların parmaklıklı pencerelerinden dışarı bakarken öğrendim böylesine sakin olmayı. Bir elimde bıçak, günde üç öğün, karnınızı doyurmaya çalışırken öğrendim zamanı istediğim gibi kullanmayı. Bana ukalalık yapma!
Karşıdaki Adam: Saçmalıyorsun!
Emma Peel: İnsanın saçmalama hakkı olduğunu sakın unutma. Saçmalamak, özgürlüktür. Hele ki kendi hapishanendeysen. Hele ki asırlardır elinde, neredeyse vücudunun bir uzantısı haline gelmiş bir bıçak tutuyorsan. Peki, senin bu parmaklıkların arkasına, yanıma gelmeye cesaretin var mı? 

HBS/Hayat Bilgisi Sınavı.2: İyi kitap nedir?

Aşağıdakilerden hangisi doğrudur? Ya da doğru değildir?

a) İyi kitap, başkasına anlatabildiğin kitaptır.
b) İyi kitap, başkasına anlatamadığın kitaptır.
c) İyi kitap, kendine bile anlatamadığın kitaptır.
d) İyi kitap, anlamadığın kitaptır.
e) İyi kitap, yoktur.

18 Nisan 2014 Cuma

O esnada başka bir yerde...

...arkadaşlardan biri bu dünyadan ayrılır!


Fidel ve Gabo

Gabriel Garica Marquez, hayal ve düşünce dünyamızın taşlarını yerinden oynatıp bu dünyadan göçüverdi. Dostu Fidel'i yalnız bıraktı. Ama o dostluğun rüzgarını hepimiz hissediyoruz. Belki de artık yapılacak tek şey o rügarla koşabildiğimiz kadar koşmak...

13 Nisan 2014 Pazar

Bir Tuvalet Fırçası Olarak Sanat

Berlin’de, Schaubühne’de bir oyun izliyorum. Metnin kimi kırılma anlarında, oyunculardan biri zamanında popüler olmuş şarkılardan birini söylemeye başlıyor. Oyunun sorgulayıcı akışı içinde, o popüler şarkı, zihnimizdeki algısından başka bir anlamla çıkıyor karşımıza. Bir noktadan başka bir noktaya savruluyoruz.
Ben de Berlin’den Hamburg’a savruluyorum bir anda.

Hamburg’da tuhaf işler dönüyor 21 Aralık’tan bu yana. 80’li yılların ‘işgal evi’ hareketinin Hamburg ayaklarından biri olan ve 1989 yılından bu yana solcu grupların işgalinde bulunan Rote Flora Kültür Merkezi’nin boşaltılması istenince başladı her şey. Almanya usulü kentsel dönüşümün siyasi yansımalarını ilgilenenler takip etmiştir. Rote Flora’da, Schanzen’de ve Reeperbahn’da yaşananlar, kısa sürede ülkedeki diğer ‘işgal ev’lerinin olduğun bölgelerde de gerilime ve devlet şiddetinin sorgulanmasına yol açtı. Polis kontrolleri arttı. Eylemciler bu kontrollerin, üst-baş aramaların ‘saçma’lığını göstermek için ceplerinde tuhaf şeyler taşımaya başladılar. Ve ortaya bir simge çıktı: eylemcilerden birinin arka cebinde taşıdığı bir tuvalet fırçası. Sıradan, plastik, ucuz tuvalet fırçası o gün bugündür Rote Flora direnişinin sembolü.  

4 Ocak’ta Altona, Sankt Pauli ve Sternschanze ‘tehlikeli bölge’ ilan edildi. Tehlikeli olarak nitelenen bu bölgelerde, polise herhangi bir gerekçe olmadan kişileri kontrol etme yetkisi veren uygulamaya karşı tuvalet fırçası sembolü önce sosyal medyada kullanılmaya başlandı. Ardından sokak sanatında yansımalarını buldu. Grafittilerde, sprey boyamalarda o meşhur tuvalet fırçası vardı artık. Basın toplantılarında masalarda, yürüyüşlerde pantolonların arka ceplerinde, televizyon programlarında hep o vardı. Tişörtler, eşarplar, çantalar tuvalet fırçası ile kaplandı. Bir direniş sembolünün, popüler kültürün ikonlarından birine dönüşmesine tanıklık ettik kısacası.
Benzer bir süreci, bu coğrafyada Gezi direnişi sırasında başta yakın mesafeden biber gazına maruz kalan kırmızılı kadın fotoğrafı olmak üzere çeşitli fotoğraflarda yaşadık. Bir imge, bir sembol çoğu sözden daha güçlü bir duruş sergileyerek elden ele dolaşmaya başlamıştı. Öyle ki, kırmızılı kadın Temmuz ayında geniş çaplı eylemlere tanık olan Brezilya’da bile boy gösterdi. Kültür dergisi Piauí, kapak illüstrasyonunda kullandığı kırmızılı kadının eline bir Brezilya bayrağı tutuşturup, bir imge üstünden ortak bir dil yarattı. Şimdi aynı ortak dil çabası, karşılığını bir tuvalet fırçasında buluyor.
Türkiye’den Almanya’ya dönelim tekrar. Direniş kendi sembolünü yaratıp çoğaltırken gerginlik Hamburg’dan Berlin’e sıçramıştı bile. Tuvalet fırçası, Berlin´in Kreuzberg semtindeki Oranienplatz meydanında bulunan mülteci kampı etrafında da boy gösterdi. Resmi ideolojinin “şiddete meyilli aşırı sol” olarak tanımladığı gruplarla güvenlik güçleri arasında büyük çaplı çatışmalar yaşandı. Rote Flora’da yakılan meşale, kısa sürede Almanya geneline yayıldı, eylemler daha da sürecek gibi.
Olayın, anarşist sol gruplar çerçevesinin ötesine de bakmak gerekiyor. Rote Flora, 1835 yılında yazlık bir tiyatro olarak inşa edilen bir bina. O yıllarda küçük bir parkın ortasında yer alıyormuş. Sonraki senelerde balo salonu, kır lokantası ve sinema olarak da işletilen bina 1989 yılına gelindiğinde, Hamburg'un en fakir semtlerinden birinde, uzun süredir kimsenin kullanmadığı, kamuya ait metruk bir binaymış ve solcu gençler tarafından işgal edilmiş. Kafesiyle, küçük imalathaneleriyle, dükkanlarıyla, danışma ve kültür merkeziyle alternatif bir yaşam şeklini öneren bina, o zamandan beri "Rote Flora Alternatif Kültür Merkezi" olarak anılıyor. Hamburg kentinin kültürel haritasında önemli bir yere sahip olan merkez, turistik kent turlarında "alternatif kent kültürünün bir abidesi" olarak turistlere de gösteriliyor. İşte tuvalet fırçalı eylemler ve sonrasında hükümetin tartışılan uygulamaları böyle bir yapının karşısına dikilen kentsel dönüşüm mekanizmalarının sonucunda oluşuyor.
Ama bazen bir simge, bütün bu durumu farklı bir gözle okumanın dinamiğini sağlayabiliyor. Bölgedeki kentsel dönüşüm uygulamalarının “saçma”lığını, bir tuvalet fırçasından daha iyi ne anlatabilir ki? İşte, Berlin’in en ünlü tiyatrolarından Scahubühne’de David Gieselmann’ın yazdığı ve son dönemlerin efsane tiyatro adamı Marius von Mayenburg’un yönettiği “Die Tauben/Güvercinler” adlı oyunu izlerken aklıma bunlar takılıyor. Popüler kültürün nesneleri ya da popüler kültürün içine girmiş simgeleri, o farklı okumanın cümlesi haline getiren şarkıları dinliyorum birbirinden yetenekli sekiz oyuncudan. Orta sınıf ahlakı üstüne, neşeli bir oyun “Die Tauben”. Ama can acıtan, kahkaha çivisini beynimize çakan bir oyun. Kapitalizm çarkları arasındaki ikiyüzlü ahlakı anlatan bölümler arasında müthiş şarkı performansları izliyoruz. Popüler kültürün sembollerini yapıtının bütünlüğü için yeniden üreterek, överek kullanan sanatçılar da var elbette. Örneğin bu yıl Oscar’larda adını sıkılıkla duyacağımız “American Hustle/Düzenbaz” filminde yönetmen David O.Russell, popüler şarkılara atmosfer yaratmak için sırtını yaslıyor. Oysa Schaubühne oyununda yönetmen Marius von Mayenburg, hafıza tazelemenin ve ayakta kalmanın bir dayanağı olarak değil, eleştirinin bir aracı olarak kullanıyor popüler kültürü. Oyunun sonunda, bütün o mutsuzluğun ortasında, sekiz oyuncu a capella olarak “Felicita/Mutluluk” şarkısını söylemeye başladığında, bütün izleyicilerin üstüne sinmiş ikiyüzlülüğü de bir tuvalet fırçasıyla temizliyorlar. Hayatımda duyduğum en tüyler ürpertici, en can acıtıcı ‘mutluluk’ şarkısında, dünyanın dört bir yanındaki direnişçileri düşünüyorum.
Bir sembol, bir direnişin coğrafya tanımadan yayılmasında başrol üstlenebilir. Üstelik planlanmış bir üretim sürecinden, sanatsal algının dinamikleri üstüne düşünmeden, kendiliğinden ortaya çıkmış bir simgedir. Tasarlanmamış, planlanmamış. Bir gelenek sürekliliğine gereksinim duymadan. Günün birinde, siyasi otoritenin saçma kararlarını eleştirmek isteyen biri, pantolonunun arka cebinde plastik bir tuvalet fırçası taşır ve noktayı koyar. Sanat bundan sonra ancak takipçi, tekrar edici ve yeniden üretici konumundadır. Kimileri bu yeniden üretimden nemalanmaya çalışır, kimileri ise böylelikle zihinleri yeniden bulandırmaya. Soğuk bir Berlin akşamında, akla takılan soru, tuvalet fırçasının sanatın üretim alanı içinde kendisine nasıl bir yer bulacağıdır sadece. Kimi zaman sanat bir tuvalet fırçasını kullanmak değildir belki de. Sanata bu imge üstünden bakabilmek, “Bir tuvalet fırçası olarak sanat nedir?” diye sorabilmektir.

12 Nisan 2014 Cumartesi

O esnada başka bir yerde...

...1993 yılında bugün, Türkiye internete bağlandı!


Dünyaya açılan pencereyi çok sevdik. Özellikle de kapalı bir toplum olmanın tedirgin edici nefesini üstümüzden alan uygulamaları. 
"Şimdi ve burada" sesimizi duyurabilmek hoşumuza gitti. 
Kimi zaman bocaladık, kimi zaman geveledik ama devrilmeden ilerledik. 

…ve o bağlantıdan yirmi yıl sonra, sesimizin "şimdi ve burada" olmasından rahatsızlık duyanların, tedirgin edici nefesini hissediyoruz ensemizde.
Ama o nefes kar etmez artık… bağlandık bir kere.

HBS/Hayat Bilgisi Sınavı.1: Arkadaşlık nedir?

Aşağıdakilerden hangisi doğrudur? Ya da doğru değildir?

a) Arkadaşlık, taraf tutmaktır.
b) Arkadaşlık, menfaat kollamaktır.
c) Arkadaşlık, kokulu bir sıvıdır.
d) Arkadaşlık, ip cambazlığıdır.
e) Arkadaşlık, yoktur.

7 Nisan 2014 Pazartesi

Kadın Cinayetleri: Şakası Yok!

Son iki günde gazetelerde okuduğum beş kadın cinayeti haberi. O haberlerin arasına sıkışmış, bir-iki şiddet haberiyle birlikte… Bunlar sadece benim gördüklerim. Yeni haftayla birlikte bu bilgiyi twitter üstünden paylaştığımda kadın cinayetlerinin takipçisi olan bir adresten gelen bilgi ise tüyler ürpertici. 2014'ün ilk 97 gününde 65 kadın cinayeti olmuş.

65 kadın cinayeti…

Bu ölümlü olayların yanında tehdit, şiddet, dayak, aşağılama… Bir de geride kanalar var. Anne ölünce ve baba hapse girince geride kalan çocuklar. Konu, benim burada iki satırla yazdıklarımın çok ötesinde bir ciddiyette. Neler yapıldığını takip etmek isteyenler "Kadın Cinayetleri" isimli twitter adresini takip edebilir. @KadınCinayetleri

Aklıma takılan konu başka. En az bu tablo kadar vahim. Bu cinayetlerin yazılı ve görsel basında karşılık buluş şekli de tüyler ürpertici. Üstelik bu "dil" zamanla içselleştiriliyor ve kadın cinayetleri konusu, cinfikir şakaların yapılabileceği bir alan olarak görülüyor. Sosyal medyada, haber sitelerinin yorum köşelerinde saçma sapan cümleler. Bilgilenme çabası göstermeden konuyu tüketme ve normalleştirme. Şiddeti günlük dil haline getiren bir coğrafyanın en mide bulandırıcı yansımaları.

Bu ve benzeri konular toplumun turnusol kağıdı gibi duruyor karşımızda. İçler acısı. "Biz ne zaman böyle olduk?" sorusu defalarca çıkıyor karşımıza. Ama buna dur demek de, bu dili değiştirmek de bizim elimizde.

Kadın Cinayetleri: Şakası Yok!

Unutmayalım! Bütün bu olaylar uzağımızda yaşanmıyor. Bir nefes uzaklığında. Kendimizi bu saçma dilin bir parçası haline getirmeden, anlayarak ve anlatarak dur demek zorundayız.

Hemen! Şimdi!