Fotoğrafım
Okuduklarım... Dinlediklerim... İzlediklerim... Aklıma takılanlar...

3 Ocak 2014 Cuma

Schnitzler: Çağının ötesinde bir yazar

Adını sıklıkla duyduğum Arthur Schnitzler’i ilk kez Ölmek (Sterben) ile okumuş oldum. Yüz sayfayı bulmayan oylumuyla, rahatlıkla okunan bir novella. Ilık bir Mayıs gününde, huzurlu bir parkta, kitabını okuyarak Felix’i bekleyen Marie’nin görüntüsüyle açılan kitap, sonrasında bitmek bilmeyen bir huzursuzluğun resmini çiziyor. Tedirgin ve örtük konuşmalar kısa sürede, Marie’yi (ve biz okurları) acı gerçekle yüzleştiriyor. Felix’in ölümcül bir hastalığa yakalandığını öğreniyoruz. Böylece Marie’nin (ve yine biz okurların) sayfalar boyunca taşımak zorunda kalacağı bir yükü omuzlamış oluyoruz. Üstelik yük giderek daha da ağırlaşıyor ve romantik bir duruştan, varoluşsal bir noktaya taşıyor okuru. Çünkü iki aşığın son yolculuğa birlikte çıkmak konusundaki gelgitli ruh halleri, Felix’in Marie’ye “Benimle gel,” demesine kadar uzanıyor.


Schnitzler, bütün eylemleri gösteren, karakterlerin hareketleri üstünden duygusal tablolarını çizmeye çalışan ve bütün bu yapının içinde akışkan diyaloglara önem veren bir anlatı kuruyor. Elbette konu derinleştikçe, kitap bizi psikolojik bir anlatıma ve içseslere taşıyor. Çoğunlukla Felix’in, kimi zaman da Marie’nin zihninde ilerliyoruz. Schnitzler’in hayat hikayesine bakınca bu psikolojik çerçeveyi daha iyi anlıyoruz.


Schnitzler, günümüz okuru için Stanley Kubrick’in “Eyes Wide Shut/Gözü Tamamen Kapalı” uyarlamasını yaptığı Rhapsody (Traumnovelle) adlı kitabın yazarı. 1925-26 yılları arasında yazdığı bu kitapla, 1895’te kaleme alınan Ölmek arasında koskoca bir dünya savaşı var. Bu savaşın yıkıcılığı anlatım tarzını değiştirmiş olsa da Schnitzler’in temel meseleleri, burjuva yaşamının ikiyüzlülüğüne, orta sınıf ahlakına ve duygusal şiddete bakışı aynı. Elimizdeki kitapta da, romantik edebiyatın ezberlerini, psikolojik bir bakışla ters yüz eden yazar, iki sevgili arasındaki duygusal şiddeti adım adım, her yönüyle ilerleterek okura yaşatıyor. Tekrar eden duygular, iletişimsizlikler, çözümsüzlükler, bizi de o bunalımın ve hesaplaşmanın parçası haline getiriveriyor.

Bir tıp doktoru olan, psikiyatri alanında çalışan, telkin ve hipnoz yönetmlerine özel ilgi duyan, Sigmund Freud’un çalışmalarına kafa yoran bir Viyanalı Arthur Schnitzler. Tiyatro alanında verdiği eserlerle ve özellikle de Rondo adlı eseriyle hem çok tanınmış, hem de çok tartışılmış. Bu eseri önce Max Ophüls, ardından Roger Vadim ve son olarak da Fernando Meirelles sinemaya aktarmış. Zaten Schnitzler’in eserleri, her daim sinemacıların gözdesi olmuş. Bir diğer tiyatro oyunu Anatol, 1921 yılında Cecil DeMille tarafından sinemaya uyarlanmış örneğin. Okuduğumuz kitap, Ölmek (Sterben), 1971’de, Peter Beauvais imzasıyla bir televizyon filmi olarak çekilmiş. IMDB verilerine bakacak olursak, yazarın eserlerinden 97 tane sinema ve televizyon uyarlaması yapılmış.

Okuyunca, sinemanın yazarı bu kadar sevmesine şaşırmıyor insan. Anlattıkları ne kadar psikolojik çözümlemelerle dolu olsa da sahne kurmaya ve durumu diyaloglarla aktarmaya özen gösteriyor Schnitzler. Karakterlerinin zihninde yaptığı yolculuklarla da, çerçeveyi iyi çiziyor. Hiç kuşku yok, özel bir yazar. Uzun yıllar tiyatro metinleri yazdıktan sonra yöneldiği roman ve öykü türünde de, korkusuz ve deyim yerindeyse sivri eserler vermiş. Arthur Schnitzler, nitelikli edebiyat severlerin mercek altına alması gereken bir isim. Bütün bu söylediklerimizin toplamında, Ölmek, özel bir okuma deneyimi yaşatıyor okura.

Bir küçük not da Dedalus Yayınları için. Zeynep Tuğçe Özcan’ın yetkin çevirisi, daha iyi bir ‘düzelti’ çalışmasını hak ediyor. Bu konunun çoğu yayınevinin sorunu olduğunu biliyorum ama daha iyisini istemek, okurun en doğal hakkı. Aynı şekilde, kendi başına iyi bir desen ama kitabın ruhunu ve dönemini daha iyi yansıtan bir kapak deseni beklemek de okurun en doğal hakkı. Şu ana kadar çok nitelikli bir seçki yayımladı Dedalus, böyle devam etmesi dileğiyle.

Hiç yorum yok: