17 Aralık 2013 Salı

Apollinaire Davasında Erteleme

17 Aralık 2013, Türkiye Yayıncılığı açısından önemli bir gün. 

Sel Yayıncılık yayın yönetmeni İrfan Sancı ve çevirmen İsmail Yerguz’un, Guillaume Apollinaire’in 1911 tarihli romanı Genç Bir Don Juan’ın Maceraları’nı çevirmek ve yayınlamaktan, “müstehcenlik” maddesine dayanılarak hapis istemiyle yargılandıkları davayı izlemek için İstanbul’a gelenler arasında Uluslararası Yayıncılar Birliği Yayınlama Özgürlüğü Komitesi Başkanı ve PEN İsveç Merkezi Uluslararası Sekreteri Ola Wallin de vardı. 

Açıkçası davayı izleyenler beraat bekliyordu. Ama erteleme geldi. 2. Asliye Ceza Mahkemesi ise Yargıtay’ın iddiasını uygun bulmayarak,  çocuk istismarı ile ilgili suç oluşmadığı, suçun aynı maddenin 2. fıkrası kapsamında olduğu ve yargılamanın 3. Yargı Paketi olarak bilinen 6352 Sayılı Kanun kapsamında kaldığı sonucuna vardı. Mahkeme beraat verilmesinin 6352 Sayılı Kanun’a göre usulen mümkün olmadığını belirterek yargılamayı üç yıl erteledi.


Ola Wallin’in duruşma çıkışında söylediklerini dikkatle okumak gerekiyor: “Bunun gibi davalar yayıncıların zamanı ve kaynakları üzerinde ağır bir yük oluşturuyor, bir tehdit ve gerilim atmosferi yaratıyor ve onları mükemmelen meşru eserleri yayınlamaktan vazgeçiriyor, sıklıkla da onları doğrudan yasal yolla taciz ediyor. Ayrıca bu davalardaki uzmanların tutarlılığı ve bağımsızlığıyla ilgili de sorunlar var. Şu anda Türkiye mahkemelerinde yayıncıları, çevirmenleri, yazarları ve gazetecileri etkileyen hükümet sansürünün engelleyiciliğinin pek çok örneği var. Uluslararası Yayıncılar Birliği ve Uluslararası PEN de Türkiyeli ve uluslararası diğer örgütler gibi konuyla çok yakından ilgilidir ve hükümet ve hukuk müdahalesinin bu örneklerinin Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne kabulüyle ilgili taleplerini baltalayabileceği inancındadır.”

“Rob’da Bul, Maya’da İzle”


Robinson Crusoe 389, kapanmamak için direnen şehir kitapçılarının sembolü haline geldi. 

2013 yazının ortalarından itibaren, iyice daralan ekonomik çemberini kırmak için ses çıkaran Robinson’a özellikle yazarlardan ve okurlardan büyük bir destek geldi. İmza günleri düzenlendi hemen. Okurlar imza günlerinde hem kitapçıyı hem de yazarları yalnız bırakmadılar, kuyruklar Beyoğlu’na taştı. 

Bir yandan da RobKart uygulaması başladı. Dünyanın önde gelen kitapçılarından da benzerlerini sıklıkla gördüğümüz bir uygulama ile, isteyen istediği miktarda nakitle “dolduracağı” RobKart’ını cebine koydu. Hem nakit para akışını hem de uzun vadede okurun kitapçıya gelme alışkanlığını etkileyecek olan bu girişim de karşılığını buldu. 

Ama Robinson Crusoe, yenilikler aramaktan vazgeçmedi. Son uygulamasıyla tiyatronun da desteğini arkasına aldı. Aralık ayı boyunca okurları RobKart’larıyla satın aldıkları kitapların sayfaları arasında bir sürpriz bekliyor: Tiyatro Gerçek’in Maya Cüneyt Türel Sahnesi’nde sergiledikleri oyunlardan birine davetiye! “Rob’da Bul, Maya’da İzle” kampanyası, oyunlu haliyle de okurun ilgisini çekti. 


Açıkçası bu buluşma, kitapçıların sadece edebiyatçılar için değil, bütün sanat disiplinleri açısından önemli olduğunu hatırlatması açısından da önemli. Tiyatrodan müziğe, mimariden plastik sanatlara bütün disiplinlerin üreticileri, şehir kitapçılarının yaşaması için, daha atak davranmalı kanımca. “Tiyatro’da Bul, Maya da İzle” kampanyası devam edecek. 

Bu arada diğer sanat üreticilerinden nasıl katkıların geleceğini de bekleyip göreceğiz.

15 Aralık 2013 Pazar

Alberto Manguel "Borges'in Evinde"

Kitabın adından başlayalım. Özgün adı "With Borges" olan kitabın Türkçe adı "Borges'in Evinde". İyi yazar, iyi çevirmen Cem Akaş'ın tercihi olsa gerek. Kitabın sayfalarında ilerlemeye başladıkça bu tercihin ne kadar yerinde olduğunu, kitabın ruhuna ne kadar yakıştığını düşünüyor insan. Çünkü Alberto Manguel'in anlatısı ve Arjantinli fotoğraf ustası Sara Facio'nun Borges'in evinde çektiği özel fotoğraflar bizi tam da bu dünyaya davet ediyor.

 
Bu kısa anlatısında bizi Borges'le geçirdiği günlere götürüyor Alberto Manguel. 1948'de Arjantin'de doğan Manguel, okulu bitirdikten sonra Buenos Aires'teki Anglo-Alman kitapçısı Pygmalion'da çalıştığı yıllarla giriyor kitabına. Ve bu kitapçıda akşamüstleri geç saatte, Ulusal Kütüphanedeki yöneticilik görevinden dönen Borges ile tanışmasıyla başlıyor yolculuk. Artık doksan yaşını geride bırakmış annesinin yerine "okuyucu" gereksinimi duyan Borges, hemen herkese sorduğu gibi Manguel'e de akşamları evine gidip kitap okumasını öneriyor. Böylece on altı yaşındaki Alberto Manguel, haftanın üç-dört günü Borges'in evine gidiyor ve ona kitap okuyor.


Kısa süre önce benzersiz kitabı "Okumalar Okuması"nı okuduğum ve önüme gelen herkese önerdiğim Manguel'in, deneme-anlatı metindelerdeki ustalığı tam da bu andan itibaren kendini gösteriyor.

Bir yandan kurmaca ve heyecanlı bir metnin içinde ilerlediğinizi düşünüyorsunuz. Hani neredeyse Borgesyen bir metin. Oyun kurmaya düşkünlüğüyle tanıdığımız yazarın kurduğu bir oyun belki de. Görme yeteneğini yitirmiş bir usta yazar ve on altı yaşındaki kitapçı çırağının hikayesi.

Bir yandan da sıradan bir gözlem metninin içinde Borges'in evini ve düşünce dünyasını keşfetmemize kapı açan noktalara bastırıyor kaleminin ucunu. Okumaya hevesli bir bir ergenin bakış açısıyla, Borges'e hakm usta bir yazarın bakış açısı arasında yumuşacık geçişler yapıyor. Kimi zaman bir ev haline tanık oluyoruz, kimi zaman da "Don Quixote'nin Yazarı Pierre Menard" ile ilgili önemli bir değerlendirmeye.

Anılar ve bilgi arasında böylesi bir denge tutturmak da Manguel'in işi.

Kitabın bir başka güzelliği ise Sara Facio'nun Borges fotoğrafları. Ben de Sara Facio'nun bir fotoğrafını paylaşmak istedim Fil Uçuşu'nda.

 
 "Borges'in Evinde" YKY etiketiyle kitapçı raflarına çıktı. Benim gibi kitaplığında Borges rafı oluşturmaya çalışanların kaçırmaması gereken bir kitap.

8 Aralık 2013 Pazar

Güncel Sanat dünyasında neler oluyor?

Geçen ay güncel sanat camiası bir başka alemdi. Fil Uçuşu'ndan bir selam çakalım o zaman.

İşte bazı başlıklar:


Geçen ay her zaman severek okuduğum, “sanatatak.com” ile beni yine heyecanlandıran Ayşegül Sönmez, beyin tokatlayan cinsten bir açıklama yaptı ve Contemporary İstanbul sürecinde fuarların artık bienallerin yerini aldığı iddiasını gündeme getirdi. Ama sanat fuarlarının vitrinlerinde sanat eserlerinin sunulduğu bir alışveriş merkezinden farksız olduğu şeklinde karşıt görüşler de vardı. Böylece güncel sanat camiası ‘konuşmaya’ başladı. 

O konuşmaların ilk repliğini yazarak, perdeyi açan Ayşegül Sönmez’e, “Ben sussam, siz konuşsanız, ne dersiniz?” diye sordum. 

Kendi deyimiyle ‘kişiye özel’ cevabında şunları söyledi: Fuarlar neticede şenlikli yerler, ama şenlikli pazar yerleri. Sıcak bir ticaret dönüyor. Aklımızın ermeyeceği pazarlıklar, ermek isteyeceği yatırımlar... Ama bizim gibi memleketlere fuarların yaradığı kanaatindeyim son kertede. Pazarları de gezmeyi severiz zaten biz. Bakarak konuşmayı, konuşarak bakmayı. Opera Galeri’ye sordum; o muhteşem Robert Longo'nun galericisi. ‘Türk koleksiyoner en çok ne almayı seviyor sizce?’ dedim. O da ‘Renkli,’ dedi. Renkli şeyler. ‘Göze hitap eden şeyler yani değil mi?’ dedim. ‘Evet, belki de haklısınız,’ dedi. Özeti budur. Fuarlar gözlere hitap ediyor. Zihinleri de boş verebiliyor. Yani Charles Esche'ye katılıyorum. Vitrin alışverişi demişti fuarlar için; haklı. Öte yandan çok güzel, iyi işler görüyorsunuz. Etkilenmemek mümkün değil. O zaman onları doğal ortamlarından kopartılmış vahşi hayvanlara benzetiyorum.  Kafes arkasında olduklarına üzülüyorum ama hayvanat bahçesi olmayan bir ülkede yaşadığım için de onları gördüğümde seviniyorum.”

Kasım ayında ‘muhbir vatandaş’ sanat dünyasında da iş başındaydı ve TÜYAP Sanat Fuarı’nda sergilenen bir eserle ilgili olarak suç duyurusunda bulundu. Muhbirimize göre Nova Kosmikova’nın “Akıyordu!” başlıklı kolaj çalışması “hakaret” içeriyordu. Başbakan Erdoğan’ın portresi üzerine bir kolaj yapan sanatçı, petrol ve duble yollar politikasını eleştirmişti. Ayşegül Sönmez çok konuşulan bu konuda da ters köşeden bir yorum yaptı ve ‘muhbir vatandaşın’ suç duyurusundan çok, bu esere sergi tarafından yapılan müdahaleye dikkat çekerek, yeni bir tartışmanın da kapısını açmış oldu.


Güncel sanat cephesinde tartışmalar sürerken, bienali rekor katılımcıyla geride bırakan İKSV, İstanbul Tasarım Bienali’nin ikincisini 18 Ekim-14 Aralık 2014 tarihleri arasında gerçekleştireceğini açıkladı. Üstelik bienal küratörü Zoë Ryan tarafından açıklanan tema, yine “sivri” bir konuyu işaret ediyordu: “Gelecek Artık Eskisi Gibi Değil”. Önceki tasarım bienalinden memnuniyetle ayrılmış biri olarak merakla bekliyorum.

Sanat Hukuku hakkında ne biliyoruz?

Başlıktaki sorunun ortaya çıkışında edebiyatçı ve Sanat Hukuku alanında çalışan arkadaşım Pınar Sönmez’in sohbetlerimizdeki cümlelerinin payı var. Pınar Sönmez, geçenlerde yazdığı uzun bir mektupla, konuyu daha da derinleştirdi. Mektubun bir bölümünü paylaşmak hem aydınlatıcı hem de soruları çoğaltıcı olacak. 

Söz, konunun uzmanında:

Sanat Hukukuna bakış ile hukuka genel bakış farklı yönlere düşmüyor. Hukukta hakkaniyete, hak aramaya, hakkını vermeye nasıl bakıyorsanız Sanat Hukukunda da böyle. Ama genel hukuk kurallarından ve Ticaret Hukukundan çok farklı, teknik, özel kurallarla… Öncelikle sanat sektörü açısından kavrayış ve yasalar açısından politika gerekiyor.

KAVRAYIŞ: Konu sanatsa sıradan bir ticaret metasından ve anlayışından söz edilemez. Hâlâ, onların deyimiyle parasını verdiği anda, şarkının, kitabın, video klibin, resmin vd. tüm sanat eserlerinin kayıtsız şartsız, tüm haklarıyla birlikte kendisine “ait” olduğunu sananlar var; bu algı değişmeli. Çünkü sanatçının ve mirasçılarının mali ve manevi hakları, yasa gereği devam etmekte. Aralarında yapılan sözleşme ile mali hakların bir bölümü, o da sıralamak suretiyle yazıldığı takdirde geçerli olmak üzere, devredilebilir. İsmin belirtilmesi, eserde değişiklik yapılmasını men etmek gibi manevi hakların devri ise yasal olarak mümkün değil. Yasa, eser sahibini korumakta ve boşluk halinde eser sahibi lehine yoruma gidilmesi gerekmekte.

POLİTİKA: Anayasa m. 64’te yer alan “Devlet, sanat faaliyetlerini ve sanatçıyı korur,” ifadesi ise yeterli değil, eser sahiplerinin fikri mülkiyet hakkının korunduğu açıkça yer almalı. Sanatçı sadece “korunmalı” denilerek korunamaz. Neyi koruyacaksınız? Eser sahibinin ve mirasçılarının fikri mülkiyet haklarını. Nedir bu haklar? Mali ve manevi haklar. Samimiyetle çalışılıp, tüm mevzuatın birbirine uyumu sağlanmalı.

Sıkı bir örnek: 1952’de Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu hazırlanırken bile yasada yer alan ve “Eser sahibine eserin değerinde sonradan (ikinci, üçüncü, vd. satışlar ile) meydana gelen artışlardan pay talep etme hakkı veren pay ve takip hakkı”nın uygulaması ile ilgili m. 45’te Bakanlar Kurulunca çıkarılacak bir kararname ile belirlenecek usul ve esaslar çerçevesinde” deniyordu. Peki, plastik sanatlarla ilgili pek çok kişinin “en önemli sorun” olarak belirttiği bu hususa ilişkin kararname ne zaman mı çıkarıldı? 2010’da… İşte, olmaması gereken! Uygulamayı sorarsanız, hak kullanılmayı bekliyor, aranmayı bekliyor, emsal bekliyor. Asıl hedef, yasal yollara başvurmaya gerek kalmaksızın ressama, heykeltıraşa kanuni payın ayrılarak teslimini bekliyor.

YA ESER SAHİBİ, SANATÇI? İRADE: Zincirin güçlü halkası hakların aranması. Genel hukuk kurallarına göre hakkınızı nasıl aramalıysanız, Sanat Hukuku kapsamındaki haklarınızı da aramalısınız. Peki hak aranıyor mu? Haklar bilinmiyor ki… Meslek birlikleri, gruplar, platformlar yolu ile bilinçlenmenin adım adım sağlanması ve hakların kullanılması gerek. Sanat eseri, sıradan bir ticaret unsuru olamaz, değildir dedik. Nitekim Fikir ve Sanat Eserleri Kanunun en önemli maddelerinden biri, mali hakların ihlali halinde verilen zararda rayiç değerin üç katı tazminat istenebilmesine ilişkindir. Yakın zamanda, bir sanatçı arkadaşımızın mali haklarının ihlali nedeniyle açtığımız tazminat davasında, daha davanın başında, karşı taraftaki müzik şirketi yetkilileri haksız olduklarını anlayarak eser sahibinin hakkını teslim etmek istediklerini bildirdiler, sonuçta uzlaştık. Uzlaşma, ancak dava açtıktan sonra mümkün oldu.

Eser sahiplerinin üzerinde durması gereken iki husus var: Birincisi, aynı önleyici hekimlikte olduğu gibi bir sözleşmeyi imzalamadan önce mutlaka bir hukuk danışmanına, avukata başvurmak ve böylelikle iradesine uygun olarak imza attığından ve yasal haklarının korunduğundan emin olmak, ikincisi de hakkı ihlal edilirse ve şartları gerçekleşmişse yasal yollara başvurmak. Çünkü Sanat Hukukundaki mücadele sadece o kişinin mücadelesi değil. Gerek kulaktan kulağa dolaşarak sektörde örnek oluşturuyor ve tarafları doğru harekete motive ediyor, gerek davanın sonuna dek gidildiği takdirde Yargıtay’dan gelecek emsal kararla aynı sorunu yaşayanlara fayda sağlanıyor. Anlattıklarım sinema, plastik sanatlar, müzik ve diğer  tüm sanat alanları için geçerli.

Sonuçta Sanat Hukuku incelikli, detaylı, hassas bir konu.  Devlet politikası, sektörün duruşu ve sanatçının iradesi sağlam, belirleyici olmalı. Ve bunların hepsi sanat, hukuk, hak, hakkaniyet ve itibar meselesi...

İşte Pınar Sönmez’in mektubu böyle. Görünen o ki, sanat alanındaki zenginleşme, üretim artışı, henüz işin hukuki boyutundaki karşılığını yeterince bulamıyor. Öncelikle bir bilgilenme ve bilinçlenme sürecinden geçmek zorundayız. Demek ki yeri geldikçe, bu dosyayı açmaya devam...

1 Aralık 2013 Pazar

O esnada başka bir yerde...

…Melih Cevdet, yakın dostları Sait Faik ve Orhan Veli ile, bir biranın başında, bir umudun eşiğinde, beyazlar içinde...


Melih Cevdet Anday 
(13 Mart 1915 - 28 Kasım 2002)


Kuşlar yağmur yağdırır da
Yağmur güneşe vururdu ya
Ben sana gelirdim

(Sevincin Yarısı şiirinden) 

Dashiel Hammett'ın Karanlık Sokakları

Dashiel Hammett adı ile tanışmam "Malta Şahini" filmiyle olmuştu. Arkası geldi. 'Kara Polisiye'lere olan merakım, düşkünlüğüm yıllar içinde, hem Hammett'ın hem de türün diğer önemli isimlerinin bulabildiğim kitaplarına sarılmamla iyice arttı.  Açıkçası kimi zaman çözümleri pek sevmem, kimi zaman sahneleri fazla "kurulmuş" bulurum, kimi karakterler tam anlamıyla "yapıştırma" gelir, falan filan… Ama türün öyle örnekleri vardır ki, sadece bir polisiye değil, toplumsal bir harita, bir dönem yorumu ve hatta giderek karanlık sokaklara bakmaktan çekinmeyen bir sivil tarih okuduğunuzu anlarsınız. Hammett'ın romanları da bu cinstendir işte.


Yazarın kişisel hikayesiniyse yıllar sonra öğrendim. Müthiş bir hikaye. 'Pinkerton Ulusal Detektiflik Bürosu' ajanlığından Birinci Dünya Savaşı'na, Hollywood'un aranan ismi olmaktan Komünist Parti bağlantısı nedeniyle yaşadığı soruşturmalara uzanan bir yaşam. Lillian Hellman'ın adını anmadan olmaz. Böyle üç-dört başlıkla geçiştirilemeyecek kadar yoğun bir yaşam. Hep iki ucun arasında gidip gelmek zorunda kalan, keskin kararları büyük bir süratle vermesi gereken bir karakter. Yaşama, yazdıklarına ve alkole bağlı bir adam.


Hammett deyince aklıma hep Humphrey Bogart'ın görüntüsü gelir. Doğaldır. Ustanın unutulmaz karakteri Samuel Spade'i "Malta Şahini" filminde o oynamıştı. John Huston'un senaryosunu yazıp yönettiği 1941 tarihli film, hala kimi sahneleriyle aklımdadır. İki romanın toplamıyla Coen Kardeşler'in senaryolaştırdığı "Miller's Crossing" ise ayrı bir yer tutar zihnimde.

Polisiye severim. Arada bir yazmak gerekiyor. Bunun için de Dashiel Hammett iyi bir başlangıç. Meraklısına...