Fotoğrafım
Okuduklarım... Dinlediklerim... İzlediklerim... Aklıma takılanlar...

27 Kasım 2013 Çarşamba

Emma Peel: "Muzip"


Karşıdaki Adam: Tuhaf gelecek ama böyle muzip baktığında korkuyorum senden. Yani… Korkmak demeyelim de, çekinmek diyelim…
Emma Peel: Tuhaf gelmedi. Böyle baktığımda zihnimden ne geçtiğini anlayamıyorsun, o yüzden çekiniyorsun değil mi?
Karşıdaki Adam: Evet, tam olarak böyle…
Emma Peel: Başka türlü baktığımda zihnimi okuyabildiğini sanıyorsun çünkü.
Karşıdaki Adam: Yani, öyle demedim ama…
Emma Peel: O kadar şaşkın, o kadar zavallı oluyorsun ki bazen, ne diyeceğimi bilemiyorum. Üzülüyorum desem, o da yalan olacak. Bütün hayatını zihnimen geçenleri okuyabildiğin, beni istediğin anda anlayabileceğin, beni dilediğince yönlendirebileceğin düşüncesine yaslamış bir zavallısın. 
Karşıdaki Adam: Çok kırıcısın. Seni anlamaya çalışmakla kötü bir şey mi yapıyorum?
Emma Peel: Ne diyeyim? Aynen böyle devam et. Ben de aynen böyle bakmaya devam edeceğim. Sana ve tüm hayata...

25 Kasım 2013 Pazartesi

Nabokov'un Solgun Ateş'i

İşte Fil Uçuşu'nda kişisel bir not. Kendi tarihime kayıt düşüyorum izninizle. İngilizce'sine cesaret edemediğim/edemeyeceğim için yıllardır Türkçeye çevrilmesini beklediğim Solgun Ateş, üç gündür başucumda. Yavaş yavaş, sindire sindire okumaya/anlamaya çalışıyorum. Kimi zaman tekliyorum, kimi zaman düşecek gibi oluyorum ama çoğunlukla yerden bir karış yukarıdayım.

Severim Nabokov'u. Çok severim. Her yazdığı, bir derstir benim için. Ama bu başkaymış, çok başkaymış. Daha ilk sayfalardan başlayarak nasıl bir heyecan sardı beni, anlatamam. Okuduğum Nabokov'ları yeniden okuma isteğinin doğması da ayrı bir heyecan.

Sürdüğü kadar sürsün bu heyecan. Daha ne isterim?



İletişim yayınları'nın kitap duyurusunu paylaşıyorum izninizle:

Solgun Ateş, Nabokov’un en çok tartışılan kitaplarından biri oldu. Yayımlandığı 1962 yılından bu yana kitap hakkında sayısız makale, kitap ve tez yazıldı. İletişim Yayınları, Yiğit Yavuz’un titiz çevirisiyle kitabı bir kez daha okurlarıyla buluşturuyor.

Bugün artık Solgun Ateş’in bir başyapıt, hatta 20. yüzyılın en önemli romanlarından biri olduğu kabul ediliyor. Yazarın en yenilikçi ve en girift romanı olduğu da… Okunup   geçilecek bir kitap değil, kavranmayı ve çözülmeyi bekleyen bilmecelerle dantel gibi örülmüş bir edebi anlatı aynı zamanda.

Has edebiyat tutkunları Nabokov’un satırları arasında uzun bir yolculuğa çıkacak…


Melahet Adilova; Azerbaycan'dan bir okur

"Aile Çay Bahçesi" ile ilgili yazı ve söyleşileri, Fil Uçuşu'nda paylaşıyorum arada. Hem derli toplu dursunlar hem de kişisel bir arşiv oluşsun diye. Bu kez Azerice bir metin geliyor. Yazan Melahet Adilova. Kitabı bitirdikten sonra, notlarını Facebook sayfasında paylaşmış. Beni de bir mail aracılığıyla bu yazıdan haberdar etti. Şöyle diyor Adilova: "Size Aile Çay Bahçesi için teşekkür etmek istedim. Yaşayan yazarlara teşekkür etmek gibi bi lüksü var okurların. Notum Azerice belki anlamakta zorluk çekersiniz ama ne kadar beğendiğimi, değil Azerice, Rusça bile yazsam okuyup anlardınız eminim!"

Melahet Adilova'nın sözünü ettiği notu, aynen aktarıyorum. Bu noktada şunu da söyleyeyim; Azericede kimi söyleyiş ve kelime kullanımı farklılıklarının, şaka konusu olması ve kahakaha malzemesi olarak kullanılması sevmediğim bir şeydir. Yazının bu anlayışla okunmayacağından emin olduğum için, orijinal haliyle paylaşıyorum. Ayrıca noktalama işareti ve/veya yazım hatası varsa, dili bilmediğim için bunları da düzeltmedim, metnin yazarından özür dilerim. Ama Adilova'nın da dediği gibi, anlamak zor olmuyor.

Melahet Adilova'ya teşekkürlerimle…

Yekta Kopanin son romani. Muasir Turk edebiyyatinda herkesden daha fergli sevdiyim bir yazar. Yazdigi blogu da, apardigi programi da, oxudugu kitablari, baxdigi filmleri ve elbette ki yazdigi kitablari ichimde dogan inanilmaz hevesle ve sevgiyle oxudugum birisi. O qeder gozel mutaliesi o qeder ince zovgu var ki... Hem musigide, hem edebiyyatda. 

Sonuncu romaninin cixmagina Bakida menim geder sevinen bashga birisi ola bilmezdi. Kitabi hemen sifarish verdim. Gelen sifarishde 5 kitab var idi amma elbette ki, ilki Aile Chay Bahchesi olacagdi. Cemisi 142 sehife. Kitabin bele balaca oldugunu gorende o qeder uzuldum ki.. Amma o kichik kitab ichimde o geder toxunulmayan hisslere toxundu ki

Iki baci. Muzeyyen ve Chigdem. Bacisi dogulandan sonra haminin onu sevdiyini ve ona digget gosterdiyini dushunen ve anasinin olumunde bacisini gunahlandirib ondan nifret eden Muzeyyen ve daim yaxshi rolunu ustlenmeye mecbur qalan Chigdem. Iki qadin arasindaki bu geder ince munasibeti bir kishi bu geder canli, tebii ve heyat dolu vere bilirse... İki yerde dondum qaldim. Kovreldim. Halbuki cox sade yazilmish bir romandi. Hetta belke de uzun bir hekayedi demek olar. Menim geder psixoloji obraz achilishlari uzun tesvirler seven adami bu sade, tesvirden cox uzag, psixologiyadan, Dostoyevski truklarindan cox uzag roman sadece sehrine aldi. Mocuzem oldu bu uch gunde bu roman. Sadeliyi ve hezinliyi ile. Bu iki baci arasindaki uchurumu Yekta Kopan bir raki sofrasinda o qeder gozel aradan qaldirir ki, insanin galxib bacisi ile raki ichesi gelir. iki esas xett. iki baci munasibeti ve ata ile qiz munasibeti. Her iki xetti cox dushundum. Bacim olmayib, amma bacim geder yaxin olan birisi var heyatimda. Dushunurem ki, o da menim Ozlemimdir. Atamlasa munasibetim yegin ki, daha cox Ozlemin atasi ile munasibeti idi, neinki Muzeyyenin.

Bu kitab meni bashga bir sheyi dushundurdu. Dushundum ki, goresen heyatda pis (kotu) insanlar var? yoxsa hamimiz yaxshiyig sadece heyat bizi bezi pislikler etmeye mecbur buraxir? Mence hamimiz yaxshiyig. Muzeyyen agacdaki ilbizle danishanda men dushundum ki, yox biz yaxshiyig... Heyat bizden bezen geddar, bezen sert, bezen iyrenc yaratiglar yarada bilir, amma bir raki sofrasi, bir olum, bir facie ichimizdeki o yaxshini ortaya cixara bilir.

Ve kitabin mene en tesir eden megami. Bacisi Muzeyyene refigesine zeng vurub atalarinin olumunu xeber etmesi gerekdiyini deyende, Muzeyyen deyir ki, Ozlem ichin dunyadaki butun atalar oz atasiyla olub iller oncesinde. Hegigeten de beledir... İnsanin atasi bir defe olur ve onunla birge dunyadaki butun atalar sizinchun olmush olur.

Bu kitabi mutleg oxuyun dostlar. Yekta Kopani keshf etmelisiz.            

22 Kasım 2013 Cuma

Hikmet Hükümenoğlu'nun 'Okuma Notları'

Hikmet Hükümenoğlu ile "47 Numaralı Kamara"kitabı ile tanımıştım. Ama bir blogger olduğunu çok yakın zamanda öğrendim. Hükümenoğlu, blogundaki 'Okuma Notları'nda "Aile Çay Bahçesi"nden söz etti.

Notlarından birini paylaşayım. Diyor ki Hikmet Hükümenoğlu: "Aile Çay Bahçesi’nin boğucu atmosferi, rahatsız edici konusu ve kendini sevdirmeyen kahramanlarıyla çok satanlar raflarında yer alması, hem Yekta Kopan’ın başarısı, hem de edebiyat piyasamız için bir umut ışığı. Kitap kulüplerinde okunup üzerinde konuşulacak ideal romanlardan biri olduğunu da not edeyim."

Notların gerisini ve yazının tamamını okumak isteyenleri de, Hükümenoğlu'nun sayfasına davet edeyim.

http://www.hikmethukumenoglu.com/index.php/blog/ailecaybahcesi/

Bu arada benim de bir notum var; Hükümenoğlu'nun yazısında fotoğrafını paylaştığı tişörte bayıldım. Nereden bulabilirim acaba?

Yusuf Çopur'un sorularıyla "Aile Çay Bahçesi"

Yusuf Çopur, değerli bir eğitimci ve yazar. Taraf Kitap için "Aile Çay Bahçesi" ile ilgili bir söyleşi yapmak istediğini söylediğinde çok sevindim. Bir süredir Belçika'da yaşıyor Yusuf Çopur. Dolayısıyla bu söyleşiyi internet üstünden yaptık. En kısa zamanda görüşmek dileğiyle…

Öykü geleneğinden gelen biri olarak ikinci romanınızla çıktınız okur karşısına. Öyküden romana nasıl bir yolculuğun ürünü Aile Çay Bahçesi?

Kurmaca metinlere bir bütün olarak bakmayı seviyorum. Okurken de yazarken de ve yazmak üstüne düşünürken de kendimi türlerin arasına sıkıştırmayı, metinle ilişkiyi bu algı üstünden oluşturmayı sevmiyorum. Önceliğim metinle kurduğum okur-yazar ilişkisi yani. Kimi metin öykü dinamikleri içinde, kimi de roman dinamikleri içinde oluşuyor zihnimde. Yoksa, masaya “Haydi, şimdi bir öykü kitabı yazayım, şimdi bir roman yazayım,” diye plan yapıp oturmuyorum. Kitapların çerçeveler içine oturtularak değerlendirilmesinden hoşlanmayan biri olarak, yazma eyleminde de olabildiğince bu kalıplardan uzak durmak istiyorum. Benim için Kurmaca ve Kurmaca-dışı metinler var.

Müzeyyen, parçalanmış aileden yara almış bir insan. Ancak tüm bunlar, onun bu paramparça olmuş aileye ve yaralanmış bireye karşı itiraz ve isyanına engel olmuyor ve mücadele başlıyor. Müzeyyen'in savaşımı bireye ve aileye bir sahip çıkış mı?

Bu karşı çıkışın, öncelikle birey olma yolunda atılan bir adım olduğunu düşünüyorum. Bu anlamda, evet, tam da sizin söylediğiniz gibi, bireye sahip çıkış diyebiliriz. Ama aileye sahip çıkmak konusundan emin değilim. Orası büyük ve engebelerle dolu bir hesaplaşma alanı Müzeyyen için. O hesaplaşmadan ortaya çıkacak, çıkabilecek sorulardan, sorunlardan tedirgin olmadan ilerlemeye çalışıyor. Aileyle hesaplaşmak, belki biraz da Sisyphos meseline benziyor. Hesaplama süreci, ikiyüzlülükle geçmiş yılların ağır yükünü zirveye taşıma çabası gibi. Hiçbir zaman o zirveye ulaşamayacağını bilse de devam ediyor. Ulaşmak, başarmak değil o yolculuk önemli. Müzeyyen için de, hesaplaşma sürecinin kendisi önemli.

Postmodern dünyanın iç yakıcı bir gerçeği aile kurumunun çözülmesi. Roman, bu gerçeğe ışık tutuyor. Her şeyin bölünerek azaldığı bir dünyada yeniden birleşerek çoğalma mümkün mü sizce?

Çoğalmanın, bu yakıcı yalnızlıktan arınmanın bir yolu olduğuna inanmanın giderek zorlaştığı zamanlar. Ama bir yandan da, başka çaremiz yok. Bir gün sonraya uyanabilmek için, nefes alabilmek için, çoğalmanın mümkün olduğuna inanmak zorundayız. Aile kurumunun ikiyüzlülüğü bu kadar ortadayken, bir yandan da bütün dünya “kutsal aile” kavramının gölgesinde kendini temize çekmeye çalışıyor. Şirketler, okullar, hükümetler, ülkeler, ne bileyim işte, aklınıza ne gelirse, hepsi “Biz bir aileyiz,” diyor. Biz, kendi ailemizdeki yalanlarla yüzleşemeden, “yalan ailelerin” içinde buluyoruz kendimizi. Hiçbir zaman ‘çocuk’ pozisyonunda olan söylemez bu yalanı, iktidarı elinde tuttuğunu hissettirmek isteyenin ağzından çıkar “Biz bir aileyiz,” cümlesi. Böylesine çoğalan bir yalanın içinde, hala çoğalmak mümkün mü bilmiyorum ama ben bunun olabileceğine inanmak istiyorum.

Kitabın başkahramanı aileyle birlikte kadın. Özellikle toplumun kadına karşı iki yüzlü ve incitici ön kabulleri, ön yargıları, kör yargıları mı desem, en somut şekilde ele alınmış. Kadının sığdırdığımız "ayıp"tan kurtulabileceğini düşünüyor musunuz?

Bunun için öncelikle biz erkeklerin şu “sığdırma” eyleminden kurtulması, bu durumla yüzleşebilmesi gerekiyor. Ben, kendim dahil bu konuyla yüzleşmeye çalışan bütün erkeklerde bile, hala bir kibir olduğuna inanıyorum. Anlama çabamızda, anlayışımızda bile bir üstten bakma var. Her şeyden önce dil eril. Bu dilin sınırları içinde düşününce, daha eşitlikçi bir bakış açısı geliştirmek mümkün değil. Tabii bir de, toplumsal boyutu var konunun. Bu noktada, aile içindeki ikiyüzlülüğü kabul ettiği gibi, toplumdaki bu durumu kabul eden kadınların varlığından da söz etmek gerekiyor. Suskunlaştırılmış ve bunu bir kader olarak taşımak zorunda bırakılmış kadınlar. Erkeklerin kurallarını belirlediği oyunda, bir küme olarak algılanan kadın olgusu, ayıptan çok daha öte bir tanımlamayı hak ediyor. Sorunun kesin cevabına gelince; evet, kadının özgürleşeceğine, tanımlamalardan sıyrılıp bireyleşeceğine inanıyorum. Dünyanın geleceğine dair tek umudum da bu zaten.

Aile Çay Bahçesi aileye, kadına, insana ve bunların ruhuna dair çözümlemeler yaparken teşhis ve tetkikte duruyor yüzleşme noktasında. Örnekten devam edecek olursak tedavi aşamasında bitiyor. Kitap için bir "yüzleşme" romanı diyebilir miyiz?

Belki tedavi başlamıyor bile. Teşhis noktası yorumunuza katılırım açıkçası. Yüzleşmeye karar vermek , yüzleşmeye cesaret edebilmek... Belki de sadece buna ihtiyaç duyuyor Müzeyyen. Ailenin bir parçası olmaktan sıyrılıp, öncelikle bir birey olmak için atabileceği ilk adım bu. Yüzleşmeyi tamamlayıp bir sonuca ulaşmak, soruları sorup cevapları almak değil amacı. O yokuşu çıkmaya cesaret etmek bile iyi geliyor ona. Üstüne kapatılmış örtüyü aralayabildiğini, güneşe bakabildiğini göstermek bile, yıllarca süren, nesilden nesile aktarılmış suskunluktan sonra rahatlatıyor Müzeyyen’i. Aslında hepimiz için böyle belki de. Önce bir cesaret gerekiyor; yüzleşmeye, hesaplaşmaya cesaret etmek. Sadece aile kurumuyla değil, her konuda, her an. Ne çekiyorsak, bu bitmek bilmez suskunluk ezberinden çekiyoruz. Sessizlikle suskunluğu birbirine karıştırıyoruz. Konuşmaya karar verdiğimizde de, kakafonik bir gürültünün içine atıyoruz kendimizi. Suskunluktur, en büyük ikiyüzlülüğümüz.

Kadının incinmişliği deşilirken erkeğin egemenliğini görmemek olmaz. Romanda bu sosyal gerçeğe de göndermeler var. Erkek neye ve kime karşı egemen? Bir güç savaşı mıdır hayat?

Güç savaşı denebilir mi buna? Erkeğin erkekle ya da erkek egemen yapının içinde kalmaya mecbur bıraktığı kadınlarla oynadığı iktidar oyunu. Bu alanın ve oyunun dışında kalmaya çalışanların, ötekileştirildiği hatta daha da ötesi ciddiye alınmadığı bir dünya. Aslında çok doğru söylüyorsunuz, hani hep “erkek egemen dünya” diyoruz ya, o noktada sormak gerekiyor: Erkek neye ve kime karşı egemen? Aslında erkeğin egemen olduğu tek şey, kendi yaptığı tablo. Kendi çizdiği, kendi boyadığı, dünyanın neresinde sergileneceğine kendi karar verdiği, izleyicisinin de kendisi olduğu tablo. İşin kötüsü, zamanla bütün dünyayı bu tabloya bakmaya, onun güzel olduğuna ikna edebiliyor. Kendi yarattığı egemenlik hikayesinin okuru kılıyor herkesi.

Sürekli kendini tanıma arayışı içinde olan Müzeyyen, bunu kitap ve filmlerdeki karakterlerde arıyor. Bu hal, kendine yabancılaşmış modern insanın bir yansıması mıdır? Direkt yüzleşme yerine filmlerden, kitaplardan kendine ulaşma çabası

Bence bu sanatın gücüdür sadece. Bir sanat eserinde kendine bakmaya çalışmaktan daha doğrudan bir yüzleşme olabilir mi? Kendimizi anlayabilmek için bir sanat eserine bakmaktan başka ne gelir elimizden? Altamira mağarasının duvarlarındaki çizimlere bakan insan da bunu yapıyordu; bir av macerası sırasında neler yaşadığıyla yüzleşiyordu. Bugün bir filmi izlediğinde, bir kitabı okuduğunda, kendisinden bir şeyler arayan insan da bunu yapıyor; hesaplaşıyor, yüzleşiyor. Hani şu suskunluktan, yüzleşmeden söz ediyoruz ya, işte sanat tam da bu noktada devreye girmiyor mu zaten?

Kitap bitince bir kez daha anlıyoruz ki sevgi ikliminde yetişmeyen insanlar, mutlu aileler kuramıyor ve mutlu da olamıyorlar. Ailede sevgi hüküm sürmeyince toplumun kalbi kanıyor. Bu sevgisizlik hastalığından kurtulabilecek miyiz?

Sevgisizliğin karşısına, sahte bir sevgi seli halini, yalanlarla dolu bir sevgi kelebeği olma halini koymadan yaşamaya çalışırsak, neden olmasın? O kadar yapış yapış bir şey haline geldi ki sevgi, adını anmaya korkar olduk. Ağdalı bir yalan şekeriyle kapladığımız her şeyin elimize yapıştığını göremiyoruz. Sevgi, içinde hesaplaşmayı da, yüzleşmeyi de, kavgayı da, nefreti de barındırıyor. Hiçbir duygu, bir diğerinden bağımsız değil ki zaten. İnsanların mutlu aileler kurmasından önce, bir arada yaşamayı öğrenmesi gerekiyor. Bu biraradalığın olmazsa olmazlarından biri de sevgi. Kelime olarak bile kirletmeyi, hafifleştirmeyi başardık. İnanmıyorum ama yine de umut etmek isterim; suskunluğun biteceğini, kadınların geleceğini ve sevginin kazanacağını.

Cumhuriyet Kitap Eki'nde "Aile Çay Bahçesi"

21 Kasım 2013 tarihli Cumhuriyet Gazetesi Kitap Eki için Gamze Akdemir'in yaptığı söyleşi…

Müzeyyen ne zaman yeni bir hedef belirlese hayatında, karışıyor zaman. O hedefe ulaşıncaya kadar karmakarışıyor dünyası. Hayat kovalıyor özellikle baba-kızın ense takibinden, kaçar gibi yaşıyorlar onlar da… Saatteki o “saniye kolu” ise durmadan koşuyor, o koştukça Müzeyyen nefes nefese! Ve evvel zaman içinde Çınaraltı Aile Çay Bahçe'nde evlenmiş, saatçi Nejat Bey ile elleri çamaşır suyu kokulu evhanımı Meral Hanım'ın o cici kızı, uslu kızı, aferinlik Müzeyyen asıyor yüzünü.. Hatta biraz fazlaca.. En çok neden? Bir de okur öyle pek hak veremiyor Müzeyyen'e, kızdırıyor, geriyor bizi çokça.. Hani genellikle ne olursa olsun bir şekilde roman başkişisinin tarafı tutulur ya, burada çok işlemiyor o duygu, işletmiyor mu yazarı?

Y.K.: Açıkçası tarafını tuttuğum karakterlerin okuru olmayı hiçbir zaman sevmemişimdir. Bir okur olarak, anlamak istediğim, beni yeni dünyalara ya da kendi dünyamdaki yeni koridorlara sürükleyecek karakterlerin peşinde koşmayı sevdim hep. Kitap okurken çıkmayı sevdiğim yolculuklar, yıllar içinde beni bir yazar olarak da aynı yolların yolcusu haline getirdi. Müzeyyen karakterinin oluşumunda da aynı bakış açısı var. Müzeyyen, bu romanın anlatıcısı olarak bizi insanın ruhundaki karanlığın ve aydınlığın, iyinin ve kötünün bahçesinde aynı anda gezdiriyor. Müzeyyen, bütün davranışlarıyla, öfkesiyle, nefretiyle, sevgisiyle hesaplaşırken, cevaplardan önce sorulara yoğunlaşan bir kadın karakter olarak karşımıza çıkıyor. Bu nedenle okurun Müzeyyen’in yanında olması, onun tarafını tutması hatta daha da ötesi, okurun romanda bir taraftara dönüşmesi zaten arzu ettiğim bir şey değildi. Bu benim kendi okuma disiplinimle de ilgili bir ruh hali. Müzeyyen’in babasıyla, Çiğdem’le, çocukluğuyla, ergenliğiyle ve bugünüyle hesaplaşması ve bunlardan yola çıkarak bir “yarın” oluşturma çabasıydı beni ilgilendiren… Sorduğu sorular, bulduğu cevaplardan daha kıymetliydi benim için. Özellikle bir kadın olarak, bu kadar “erkek bir dünya”nın içinde, dilin bile bu kadar erkek egemen olduğu bir dünyanın içinde kendini anlamaya çalışması, o soruları sormaya cesaret edebilmesiydi. Dolayısıyla ben romandaki hiçbir karakterin taraftarı değilim ve okurdan da böyle bir beklentim yok.

Sevmeyi bilmediği iddiasında Müzeyyen, kendi için koyduğu teşhisler de acımasız, kötü, illet, sinir, gıcık, tahammülsüz, kıskanç, haset, müzmin kötümser… Dersin ki dünyanın en kötü, dejenere, insanı, dersin ki müsvedde… “İnsan bir kere karanlıkla tanıştı mı, bir daha istese de kurtulamıyor ondan” yerleşik kanısında. Nasıl bir içgüdü, koruma refleksi ona bunu illa ki, bilhassa düşündürten, insanlarla hele ki ailesiyle arasına bu mesafeleri koyduran? Nasıl bir korku? “Noktalardan oluşan bir kadınım ben” derken ne demek istiyor?

Y.K.: Müzeyyen’in kendisiyle ilgili düşünce ve yargılarında çok katı olduğunu düşünmüyorum. Şu anki durumunu açıklayacak bir resim çizmeye çalışırken bu resmin her rengini görmeye çalışıyor aynı zamanda… Belki de daha çok karanlık, ara renkler çıkıyor karşısına ama önemli olan tüm bu renklerden oluşan hayatı anlamaya çalışması. Bu da benim okuru soru sormaya teşvik etmek istememle ilintili… “Noktalardan oluşan bir kadınım ben” vurgusu, Müzeyyen’in hem resim sanatıyla hem de içinde barındırdığı duygularla ilişkisinde karşımıza çıkıyor. Aslında dünyayla olan ilişkisi üzerinden kurulmuş bir cümle.

Aile Çay Bahçesi’nde özellikle bir kadın anlatıcıyı tercih ettim. Çünkü aile kurumunun tüm o ikiyüzlülüğü ve bunun kabullenişi, kadınların üstüne bir yük gibi bindirilmiş bu coğrafyada. Kadınlar bu kabullenişin en değişmez aktörü olmak zorunda kalmış. Ne göğsünü gererek neşesini belli edebilir, ne de hüznünü… Fazla gülerse ayıp olur, derdini paylaşırsa ayıp olur! Dolayısıyla aile ilişkilerindeki en örtük ve kirli alan, kadınlara layık görülmüştür. Figüranların rolleri, oyun bütününde önemsiz görünür belki ama aslında bazen en önemli aksiyon, onların ağzından çıkan tek bir cümle ile başlar. Kadınların sözünün ve sesinin de, en önemli replikler, duruşlar olduğuna inanıyorum. Elbette Müzeyyen de bu inancın temsili.

Babasına öfkesi hiç dinmeyecek. Kız kardeşini de hiçbir zaman sevmedi. Kendisi uslu, o hep yaranmaya çalışan, Çiğdem ise hazıra konan, şirinlik muskasıydı. Nasıl bir kızkardeşlik Müzeyyen ile Çiğdem’inki? Kayıp zamanların canına nasıl yanılası bir kardeşlik? Tabloda nasıl iki fırça darbesi? Neden “sevdi de sevmedi” babasını ve kardeşini ve bu nasıl bir sevmezlikti, artık çocuk da değildi üstelik, herkesin iyi olduğu dünyada kötü olma hakkını sonuna kadar kullanmaya karar veren bu abla, evlat, kadın, birey Müzeyyen?

Y.K.: Müzeyyen, soruyor. Sorgulamaya başladığı ilk yer de kendi sıfır noktası, yani kendi ailesi. Çünkü bizler her ne kadar ailemizle yüzleşmeyi başaramasak da, ailede yaşanan şeyler en klişe tabiriyle ‘kutsal’ olarak tanımlansa da iyilik-kötülük bahçesindeki tüm duygularla ilk yüzleşme yerimiz orası. Müzeyyen’in de romanın kendi zamanı içinde yaptığı, yapmaya çalıştığı bu. Dolayısıyla hayatla olan ilişkisini bir sevgi-sevgisizlik ekseninde değerlendirmiyorum. Aynı şeyi kız kardeşi Çiğdem’le olan ilişkisi için de söyleyebilirim. Çiğdem’i neden sevmediğini o da düşünüyor.

Siz daha önce bunu hiç yaşamadınız mı? Ailevi ilişkilerinizi tartışılmaz, mutlak, sorunsuz bir şekilde mi gördünüz ve kabul ettiniz? Eminim ki herkes hayatının bir dönemini, aileyle yüzleşerek geçirmiştir; ya müthiş bir sevgi seliyle ya büyük bir öfkeyle ve hatta giderek nefretle sonuçlanmıştır bu süreç. Müzeyyen’in tıpkı benim gibi, tıpkı sizin gibi, hepimiz kadar iyi ve hepimiz kadar kötü olduğunu düşünüyorum.

Fiziksel özellikleri kadınların, o endamlar… Kadını, kadınlığı vurgularken roman kişilerinin karakterleriyle bileşiyor sayfalarda. Güçsüz kadınlar değil okuduklarımız, kırılganlıklar var, dertleri var, olmuş, hayat yorgunular ama güçsüz değiller. Dirençli, oturaklı, hani hükümet gibiler (Özlem ve Çiğdem endam açısından hariç) hemen hepsi değil mi? Bir de Müzeyyen bu anlamda da nasıl bir istisna (mı)?

Y.K.: Açıkçası bir fiziksel özellik arayışında değilim. Çünkü ben Müzeyyen’i bir kadın olarak tanımlamanın öncesinde bir insan olarak tanımlamaya ve anlamaya çalıştım. Zaten bir erkek yazar olarak bir kadının dünyasından ve dilinden konuşabilmek ayrı bir cesaret gerektiriyordu. Bunu bir meydan okumaya dönüştürmek ve “ Ben yapabilirim,” duygusuyla yaklaşmak istemedim. Benim için önemli olan Müzeyyen’i bir kadın olarak tanımak değil, ailesi ve kendisiyle yüzleşmeye cesaret edebilen, o karanlık kuyuya inme gücü olan bir kadın olarak tanıyabilmekti. Dolayısıyla roman karakterlerinin fiziksel özelliklerinden çok hayatla olan ilişkileri ve bu ilişkilerde Müzeyyen’le nasıl bir mesafe içinde olduklarıydı. Birbirlerine sarılacak kadar yakın mı yoksa hep bir kol boyu mesafeli duracak kadar temkinli mi? Ben sadece insanlar ve özellikle kadınlar arası ilişkinin tedirgin edici, sürekli gerilimli ruh halini Müzeyyen’in düşünceleri üzerinden okumaya çalıştım.

Erkeklere nasıl bakıyor roman, kadınlarının gözünden?

Y.K.: Açıkçası bir erkek yazar olarak ben, bu erkek egemen dilin kadınları nasıl yalnızlaştırdığını ve kadınları oyunun dışında bırakma niyetini yıllardır anlamaya çalışıyorum. Aile Çay Bahçesi’ne gelene kadar yazdığım kitaplardaki erkek karakterlerin de bu dile dahil olmasıyla hesaplaşmaya çalıştım. Gündelik hayatımızda, okuduğumuz gazetelerde, o gazetelerin manşetlerinde, televizyon haberlerinde, o haberlerin metinlerinde, okuduğumuz kitaplarda, vapurdayken, yolda yürürken, bir seyyar satıcıyla konuşurken, bütün bu dünyanın içinde o kadar erkek filleri ve kadına da ezberlettiği cümleleriyle konuşuyoruz ki… Böyle bir yapıda kadını ne kadar yalnızlaştırdığımızın hesabını önce biz erkeklerin yapması gerekiyor. Çünkü dil, dünyaya ve insana aittir. Dili din, cinsiyet, ırk, coğrafya ayrımı yapmaksızın bir kılabilmek, onun içinde ortak yaşam alanı bulabilmek lazım. Roman, romandaki kadınların gözünden erkeklere bakarken öncelikle bu noktada duruyor: Toplumsal kodlar, klişeler, gelenek ve aile kavramlarının işbirliğiyle oluşturulmuş, erkek egemen bir ikiyüzlülük.

Romanda hüzünlü bir anlatım var. Müzeyyen hüzünlü bir dünyanın içinde yürümeyi tercih ediyor. Ama bu kanatıcı olmaktan çok dobra, kimi yerlerde de sert bir hüzün desek doğru olur mu?

Y.K.: Evet, doğru olur. Çünkü Müzeyyen’in tek bir duyguya sığmasını istemedim. Bunun hepimizin gerçeği olduğuna inanıyorum. Düşündürücü, kaygı verici zamanlardan geçiyoruz. Çoğu zaman bir sonraki güne hangi duyguyla uyanacağımızı bilmiyoruz. Bu duygular arası git-geller, bizde tek bir duygunun tutsağı olmak ötesinde yetenekler geliştiriyor. Müzeyyen de, romanın bir yerinde söylediği gibi, ‘ikinci el eşyalar satan bir dükkanın vitrinine bakar gibi’ baktığı hayatı boyunca, hiçbir duygunun tam anlamıyla tutsağı olmamış durumda. Onun, bu karmaşadan ibaret hayatını bir limana bağlayamamış olması beni çok ilgilendiriyordu. Orta sınıf, şehirli bir kadının çok basit bir sorunu devleştirip onun üzerinden nefret cümleleri üretmesi, günümüzde şaşırtıcı olmayan bir vaka. Bu açıdan bakınca Müzeyyen’in hissettiklerini anlamakta asla zorlanmayız. Bizler kolay öfkeleniyoruz. Kızıyoruz. Nefretin diliyle konuşmaya başlıyoruz. Ama bunların nedeniyle hesaplaşacak kadar cesur olamıyoruz. Müzeyyen, olay örgüsündeki kırılma anına vardığında, neden kardeşini sevmediğini, neden babasından nefret ettiğini ve neden kendisiyle bir türlü barışamadığını sorgulayacak cesareti topluyor. Belki bizlerin de bunu yapması gerekiyor.

Bütün bu anlattıklarınızdan yola çıkarak, özellikle hesaplaşma vurgunuzdan hareketle şunu sormak isterim: Müzeyyen sizce hesaplaşmasının sonucunda nasıl bir noktaya ulaştı? Daha da önemlisi Yekta Kopan, bu kitabı yazarken o hesaplaşmanın içinde kendisine nasıl bir yer buldu? Yekta Kopan, erkek egemen toplumun yarattığı ikiyüzlü toplum hesaplaşmasını tamamlayabildi mi?


Y.K.: Ben de Müzeyyen gibi bu hesaplaşma sürecinden sorularla ayrılıyorum. Bu benim daha çok anlamaya uğraştığım bir anlatı oldu. Aslında bunu bugüne dek bütün anlatılarım için söyledim, tekrar etmekte de bir sakınca görmüyorum: Ben anlayabilmek için yazıyorum. Anlayabildiğim kadarını paylaşıp, okuyanın gözüyle anlamları çoğaltabilmek için yazıyorum. Dolayısıyla, yazdığım metinlerin okuru olabilmek benim için büyük önem taşıyor. Okuduğum şeylerle biraz daha anlamaya, bir adım daha atmaya çalışıyorum. Elbette ki hiçbir zaman kitabı yazmayı bitirdiğimde anlama sürecini tamamladığımı, yeni bir aydınlanma yaşadığımı söylemem mümkün değil. Açılan her kapı, karşıma anlaşılması gereken yeni soruları getiriyor. Ve ben böylece okumaya ve yazmaya devam ediyorum. Bu kitaptan sonra da söyleyebileceğim şey şu: Çalışma masamın üstü yeni sorular, yeni sorunlar ve karakterlerin düşünce dünyalarıyla doldu! Müzeyyen’den bana kalan en önemli şey bu olsa gerek…

Nazım, vatan hainliğine devam ediyor. Hala!

Tuhaf bir Pazar günü yaşanıyor Frankfurt’ta. Geçmiş zamanla, şimdiki zaman karışmış durumda. Soğuk bir akşamüstü, ünlü Alte Oper’in önünde toplanan kalabalık, Türkiye’deki tutuklu gazeteciler için bir gösteri yapıyorlar. Mustafa Balbay’ın hücresinin bir benzeri konulmuş meydanın orta yerine. İsteyen içine girip, Balbay’ın kaç metrekarelik bir dünyada, gökyüzünü hayal ettiğini anlamaya çalışıyor. Bir ara hızlı adımlarla, paltosunun yakasını kaldırmış bir adam geçiyor kalabalığın içinden. Durup bakıyor Balbay’ın hücresine, sonra Alte Oper’in içine doğru yürüyor. Akşam vereceği konserin provasına yetişmek için acele ediyor. Bilen bilir, Fazıl Say, yüzlerce kere çaldığı bir eser bile olsa, provaya asla geç kalmaz.


Frankfurt, Hessen Türk Toplumu’nun 20.kuruluş yılı kutlamaları kapsamında önemli bir gece yaşamaya hazırlanıyor. Fazıl Say imzalı “Nazım Oratoryosu”nun heyecanı çok önce sarmıştı bölgeyi. Biletler çoktan tükenmiş durumda. Daha önce defalarca dinlediğim eseri, birkaç isim değişikliğiyle ve Alman bir koroyla dinleyecek olmanın merakıyla salona doğru yürüyorum. Yakın zamanda Fazıl Say’ın “İlk Şarkılar” albümünü yayınlayarak, yıllardır birlikte çalışmak istediği piyanisti bir anlamda Ada Müzik ailesine dahil eden Bülent Forta’nın, bir avroluk vestiyer ücretimi ısmarlamasıyla giriyorum olağanüstü Alte Oper’in dünyasına.

Hessen Türk Toplumu Başkanı Erhan Songün, giriş konuşmasını yaparken oldukça heyecanlı. Üstelik bu anlamlı yıldönümü, Nazım’ın ölümünün 50.yılına denk düşmüş durumda. Salonda Türkiyeli dinleyici sayısı fazla ama Almanlar da var elbette. Frankfurt Belediye Başkanı çok kültürlü, çok dilli şehrin “Eşsiz” Fazıl Say’ı ağırlamaktan büyük gurur duyduğunu söylediği konuşmasını kısa kesmeye özen gösteriyor.

Bundan sonrası konser notları:

1.     Hangi ülkeden olduğu fark etmiyor, cep telefonu olan her seyirci, konserde görüntü almak ya da ses kaydı yapmak istiyor.
2.     Şef İbrahim Yazıcı, iki gündür Türkçe telaffuzlara çalıştırdığı Alman koronun, konser performansından o kadar memnundu ki, bu beden diline de yansıdı. Bagetli başladığı konseri çıplak elleri ve çalışılmış bir koreografiyi andıran hareketleriyle tamamladı.
3.     Genco Erkal ve Fazıl Say. Sıfatlarla coşturmaya, abartılı cümlelerle üstlerine yaldız dökmeye gerek yok. Çok “yukarıda” oldukları bir geceyi, bir an bile “tempo” düşürmeden tamamladılar.
4.     Genco Erkal “Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla: Nazım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hala,” diye haykırdığında, salon adeta alkıştan yıkıldı. Oratoryonun sergilendiği bütün konserlerde olduğu gibi. Çünkü herkes biliyor ki, “Siz vatanperverseniz, ben vatan hainiyim,” diyen Nazım, vatan hainliğine devam ediyor. Hala.
5.     “Kız Çocuğu” çalınmaya başladığı anda seyirci mahvoldu.  O küçücük kızın, Annika Eitner’in titreyen sesi ve kırık Türkçesiyle söylediği şarkı, ciğerlerimizi söktü. Ah be çocuk, ne yaptın sen öyle?
6.     Blok flütçü çocuğun, solosundan yaklaşık yirmi dakika önce mikrofon başına geçip parmak ısıtması, duygusal olarak zorlu geçen gecenin kahkahasıydı. Fazıl Say’ın bakışla müdahalesi, İbrahim Yazıcı’nın anlamlı gülümsemesi yetmeyince, çelistlerden biri usulünce oturttu heyecanlı çocuğu. Ama çocuk haklı, ne iş yapıyorsan öyle ciddi yapacaksın: “büyük bir ciddiyetle  yaşayacaksın, bir sincap gibi mesela.”
7.     Konserin sonunda Alman arkadaşına sarılan Türk genç kızın “İyi de konser bitti, benim ağlamam bitmedi,” demesiydi gecenin özeti.

Tuhaf bir Pazar günü yaşandı Frankfurt’ta. Geçmiş zaman ve şimdiki zaman birbirine karıştı. Nazım oradaydı. Genco Erkal, gecenin sonunda kendisine hediye edilen yağlı boya tabloda resmedildiği gibi, yirmi yaş gençti. Oradaydı. Fazıl Say, bu eserinin nice konserinden sonra, hala ilk çalındığı günün ruhundaydı, zamansız bir derviş gibi geçti piyanonun tuşlarından. Oradaydı. Biz de oradaydık. Yaşamak, denen kavganın kıyısında. “Yani, nasıl ve nerede olursak olalım/ hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak...” diyen Nazım’ın dizlerine bakarak yürüdük gecenin sonuna.

18 Kasım 2013 Pazartesi

Selim İleri'nin kaleminden "Aile Çay Bahçesi"

Selim İleri, Radikal Kitap'taki köşesinde "Aile Çay Bahçesi" ile ilgili okuma notlarını paylaştı. Ben de o notları Fil Uçuşu'nda paylaşıyorum. İşte Selim İleri'nin kaleminden "Aile Çay Bahçesi".


Gün günden dostluğum pekişiyor kitaplarla, eski kitaplar, yeni kitaplar, günlerim onlarla geçiyor. Gözlerim eskiye oranla daha çok yoruluyor ama, okumak ruh sağlığımı koruyor. Hatta yalnızca okumak şifalı geliyor…

Yekta Kopan’ın Aile Çay Bahçesi’ni (Can Yayınları) bir solukta okudum. Yekta Kopan baştan beri edebiyatın içinde kalmayı yeğledi; 2001’de Aşk Mutfağından Yalnızlık Tarifleri’ni okumuştum, yeniliğe enikonu açık ama zorlamalardan uzak bir öykücüyü o günlerde tanıdım.

Aile Çay Bahçesi yine yeniliklere açık Yekta Kopan’ı belgeliyor. Bununla birlikte gelenekle büsbütün bağını koparmamış, dilde, anlatımda alabildiğine özenli bir yazarın verimi.

Gelenekle bağı derken, bu yakıcı romanın geçmişteki kardeşlerini düşündüm. Aile Çay Bahçesi hazin bir kıskançlığın romanı. Galiba her ailede yaşanan, gelgelelim dışa vurulmayan, konuşulmayan, tartışılmayan bir kıskançlık. Bu açıdan tek akrabası da galiba Kıskanmak.

Nahid Sırrı da Kıskanmak’ta aile içi adlandırılmamış kayırmacılığın çok yaralayıcı sonuçlarını irdeler. Aile Çay Bahçesi yıllar sonra, bugünün dünyasında aynı izleği yalın bir başarıyla gözler önüne seriyor. Romanın başkişisi Müzeyyen bellekte uzun yıllar yaşayacak...
 

17 Kasım 2013 Pazar

Stephen King'i Sinemaya Uyarlamak

Kim’e teşekkürlerimle…



Kimberly Peirce adını ilk olarak o can acıtan film “Boys Don’t Cry” ile duymuştum. Hillary Swank’ın çoğu sahnedeki yüz ifadesi hala gözümün önünden gitmez. Yıllar sonra Peirce adını bu kez Carrie’nin yeniden çevirimi gündeme geldiğinde duyduk. Hem Stephen King imzalı romanı hem de Brian De Palma imzalı ilk filmi seven biri olarak, nasıl bir sonuç ortaya çıkacağını merakla beklemeye başladım.

Yeniden çevirmeler konusunda çoğu zaman mesafeli davranıyorum. Sanat üretiminin sürekliliği, farklı bakış açılarıyla çoğaltılması konularına önem veren bir yazar olarak, bu mesafenin nedeninin sadece “ticari” olduğunu söylemeliyim. Yeniden çevrim mi, yeniden para kazanmanın fırsatçılığı mı? Neyse, bu ayrı bir konu…

Hayat tesadüflerle dolu diyebileceğim bir dizi olay sonucunda, Kimberly Peirce ile sıcak bir iletişime geçtik ve ben de, NTV Radyo’da Sevin Okyay ile hazırlayıp sunduğumuz “Köşe Bucak” isimli kültür-sanat programı için, küçük bir söyleşi yaptım. Yeniden çevrimin ve Stephen King uyarlaması yapmanın zorluklarını sordum Kimberly’e. O da bir ses kaydı yapıp cevabını yolladı.

Program, 15 Kasım 2013 tarihli “Köşe Bucak” programında yayımlandı. Podcast’ine buradan ulaşarak dinleyebilirsiniz isterseniz. Ben yine de cevabı Fil Uçuşu’nda da paylaşmak istedim.


İşte Kimberly Peirce’in cevabı:

Bana tanınmış bir filmi yeniden çekmenin zorluklarını sordunuz. Bence eserin kendisine ve karakterlere odaklandıktan sonra hiçbir zorluğu yok.

Özellikle hepimizin yaptığı gibi sevgi ve kabul edilmeyi bekleyen ve okulda jimnastik dersinde arkadaşlarından kötü muamele görerek inanılmaz zorluklarla karşılaşan Carrie karakteri gibi. Carrie’nin  annesi ile olan ilişkisine de odaklandım. Annesi de Carrie gibi ilgi ve sevgiye muhtaç fakat Carrie’nin varlığı, cinsiyeti onu fazlasıyla endişelendiriyor. Çünkü annesi çok dindar biri ve  hayattan ve kendisinden korkuyor. Carrie’yi doğurduğunda uzun süre onu  görmezden geliyor, görmeye başladığında ise öldürmek istiyor. Ona aşık olduğu için öldüremiyor. Bu ilişki de tüm film boyunca anlatılıyor. Ben de bu ilişkiye odaklandım çünkü bence buradaki anne-kız ilişkisi çok önemli.

İlgimi çeken bir diğer ilişki de Carrie ile diğer kızlar arasındaki ilişki. Carrie onların dünyasının bir parçası olmak, dostluklarını kazanmak istiyor. Ve bazı yerlerde başarıyor. Chris ise Carrie’yi delicesine kıskanıyor. Öğretmenler ya da arkadaşları Carrie’ye daha iyi olması için yardım ettiğinde buna dayanamıyor. Carrie’nin erkeklerle olan ilişkisi de son derece önemli. Carrie sadece aşk, mutluluk ve romantizm yaşamak istiyor ve okulun en yakışıklı çocuğuna ilgi duymaya başlıyor. Okulun düzenlediği bir baloda Sindirella hikayesi gibi şık elbiselerle onunla dans etmek istiyor ve hep bunu hayal ediyor.

Bu aynı zamanda bir süper kahraman hikayesi... Mutluluğu yakalayamayan ve korkunç bir hayatı olan bir kızın, süper güçleri olduğunu fark etmesi de anlatılıyor filmde. Carrie, bu güçlerin de hayatını güzelleştireceğini sanıyor ve güçlerini kullanmak için denemeler yapmaya başlıyor.

Odaklandığım bir başka nokta da, bunun bir intikam hikayesi olması... Mutlu ve güzel bir hayata sahip olmak için her şeyi yapan bir genç kıza herkes engel olmaya çalışıyor. Aslına bakarsanız izleyici doğru-yanlış hikayelerini seviyor. Çünkü kötü muamele gören birinin arkasında durup adaleti sağlamasını ve intikam almasını görmek istiyoruz.

Son olarak bence önemli olan bir başka konu ise kırk iki yıllık bir romanı ve filmi günümüze daha uygun hale getirmekti. Bu yüzden filme cep telefonları, kayıt cihazları koydum.

Aslında bana ilginç bir soru sordunuz. Tanınmış bir romanı, filmi yeniden çekmenin zorluklarını öğrenmek istediniz. Ben kendi filmimi oluştururken, hem romana sadık kalmalı hem de diğer filmin yaptıklarının ve yapmadıklarının farkında olmalıydım.

Stephen King’i adapte etmenin bir diğer önemli yanı ise King’in yazdıklarını hayata geçirmeye çalışmak. Herkesin çok sevdiği Stephen King kitaplarını anlamak için öncelikle yazarın kurgu dünyasını anlamak gerekiyor. Bunun için de ‘Danse Macabre’ kitabına  bakmalıyız. Bu deneme kitabı Stephen King’in korkuyu radyoda, edebiyatta veya televizyonda nasıl algıladığını ve korkunun tarihini anlatan yazılardan oluşuyor. Korku ile komedinin nasıl birlikte kullanılabileceğini, King’in karakterlere nasıl baktığını da gösteriyor. Kısacası bir Stephen King uyarlaması yapacaksanız bu kitabı okumanız gerekir. Böylece onun kurgusunu daha iyi anlar, karakterlerini de daha kolay filme taşırsınız.