Fotoğrafım
Okuduklarım... Dinlediklerim... İzlediklerim... Aklıma takılanlar...

23 Haziran 2013 Pazar

Tepenin Ardı'nda dış mihraklar var

İşin ilginç yanlarından biri "dış mihraklar" söyleminin dolaşıma sokulmuş olması. Milliyetçilik üstünden bir tutkala ihtiyaç duyulduğu zamanların bu değişmez ve güçlü söylemi, kapalı politikaların sıklıkla diline pelesenk olur.

Üstelik sözü edilen "dış mihraklar" çoğunlukla homojen bir yapıyı, kristalize olmuş bir ideolojiyi temsil etmez. Karanlık odalarda buluşan, yüzünden kötülük akan, takım elbiseli, asker kıyafetli bir takım insanlar resmedilir zihinlerde. Üçüncü sınıf bir Hollywwod aksiyonunun klişelerle dolu diyaloglarıdır senaryoda yazanlar. Zaten istenen bir nokta atışı yapmak değil, çok daha büyük ve belirsiz bir komplo teorisini devreye sokmaktır. Emin Alper'in harika filminde olduğu gibi tepenin ardında birileri vardır, bir oyun oynamaktadırlar.

Aslında herkes bilmektedir güç odaklarının, iktidarların diğer iktidarlar üstüne oyun teorileri geliştirdiğini, fitne mekanizması işlettiğini. Elbette iktidar alanını genişletmek isteyen her güç, bir diğerinin üstünden alan açmak için yalanlar üretmekte, oyunlar oynamaktadır. Tıpkı sıradan insanların gündelik ilişkilerinde olduğu gibi. Ama bu basit ve ezberlenmiş bilginin ötesinde bir korku-nefret söylemi geliştirmek gerekir kapalı politikalarda. Oysa günümüzde, çok uluslu şirketlerin ve küresel sermaye gruplarının iktidarlar üstü oyuncular olduğu günümüzde, bu tutkalın işlemeyeceğini çoğu siyasetçi bilir. O zaman oyunlara karşı oyunlarla cevap vermek, dış mihrakları sınıflandırmak, bir nefret algısının içine oturtmak, ortak hikayenin rahatlıkla algılayabileceği ve sonunda hedef seçebileceği bir senaryonun merkezine koymak gerekir. Üstelik bu yapılırken aynı dış mihraklarla ortaklaşa yürütülen işler, atılan imzalar, verilen kararlar ve daha da ilginci başkalarına karşı birlikte oluşturulan alan daraltma oyunları yok sayılır. Önemli olan hızlıca "iç algıyı" rahatlatmak, deyim yerindeyse düşman yaratmak gerekir.

Sonuçta kimileri bu düşmanın varlığıyla rahatlar ve öfkesini yönlendireceği noktayı bulmuş olmanın rahatlığıyla, milliyetçi reflekslerini güçlendirmeye başlar. Kimileri de küresel kapitalizmin bu algıbozan oyununu bozmak gerektiğinden dem vurur. Ama sonuçta kabullenen de reddeden de aynı noktadan konuşmaya, bütün cümlelerini "dış mihraklar" ortak parantezine almaya başlamıştır.

Elbette bir "iç" var, bir de "dış". Elbette, öncelikle "iç"te konuşabilmek, paylaşabilmek, anlaşabilmek, en azından anlayabilmek gerekiyor. Tepenin ardı paranoyası, öncelikle karşılıklı diyalogun dilini kirletiyor. Anlaşmanın, paylaşmanın olanaklarını yok ediyor.

 

Kent Müzesi

Bu süreçte konuşulması gereken konulardan biri de "Kent Müzesi". Konuyla ilgili önemli bir yazı Adalar Müzesi Küratörü Deniz Koç'tan geldi. Paylaşıyorum.
 
Ayrıca bu noktada Deniz Koç'tan bir güncelleme yazısı beklediğimi de söylemeliyim. Çünkü bu noktada örneğin Haydarpaşa konusunda bilgilendirilmeye ihtiyacımız var. Kişisel olarak Haydarpaşa'nın bir kent müzesi olabileceği yönündeki düşüncemi paylaşıyorum; ama bu görüşün karşılığı var mıdır yok mudur, bilemem. İşte bu nedenle konunun uzmanlarına daha çok ihtiyaç duyduğumuz bir süreç.
 
Kent müzesi de nedir? İstanbul’da bir kent müzesi var mı?

İstanbul’un pek çok simgesi var.
 
Kent müzeleri genellikle bulundukları kentlerde simge olan, hafızalarda yer etmiş, hikayesi kentliyi ezmeyen, bölmeyen mekanlarda kurulur. Çünkü kent müzesi aslında diğer müzelerden farklı olarak kentliyi birleştiren, farklı unsurları bağlayan bir halat işlevi de görür.
 
Geçmişi anlatırken, bugünü belgeler ve gelecek için hayal etmemizi kolaylaştırır. Kentin geleceğine dair senaryolar sunar. Dolayısıyla esasen kent müzesi, tıpkı bugün Gezi Parkı’nın yaptığı gibi destek veren yüzbinlerce insanın rengini, görüşünü, kente dair tasvirini içine çeker, sindirir.
 
Gezi Parkı’nda deneyimlenen bir arada olma, kentine sahip çıkma, paylaşma, anlatma, dinleme, koruma hali, kentli dayanışmasının en güzel örneği. Bir kent müzesi kurulması, kentli ve müzeci uzmanların, diğer gönüllü, akademisyen, üniversite, sivil toplum kuruluşu, yerel yönetim ve uzman kamu kuruluşları ile birlikte yürütülecek bir süreçtir. Bu bileşenlerin kent müzesi kuruluşuna katkılarını sahiden almak için, daha kuruluş adımları atılırken demokratik katılım sağlamak hiç zor değildir.
 
Kent müzesi her şeyden önce kentlinin olmalıdır. Bağımsız bir yapısı, bilim insanlarından oluşan bir danışma ve yönetim mekanizması, ancak kimse ve hiçbir kurum ile alışverişi, çekincesi olmayan bir müze, kentin müzesi olabilir.
 
Bugün modern anlamda kent müzeleri birer forum alanıdır. Kentin insanı ilgilendiren her teması kent müzelerinin çalışma alanına girer. Toplumsal tarih ve artık giderek kentsel tarih, tüm unsurları ile kent müzelerinin çalışma alanı içindedir.
 
İstanbul’un kent müzesini kurmak için samimi bir adım atan Büyükşehir Belediyesi 17-18 Kasım 2012’de pek çok müzeci, tarihçi, şehir plancı ve başka disiplinlerden uzmanlar, Belediye ve Bakanlık çalışanlarını davet ettiği bir çalıştay gerçekleştirdi. Toplantı sonuçları raporlanarak kamuoyuyla şu bağlantı üzerinden paylaşıldı: http://www.pliturkey.com/Sayfa/531/basin-odasi/istanbul-kent-muzesi-calistayi.aspx
 
Toplantının yöntemi gereği her öneri, sadece bir kişiye ait olsa dahi raporda yer aldı. Raporun müzenin mekanına ilişkin bölümünde Topçu Kışlası önerisi görülecektir. Ancak bu öneri, gerçekten de tek bir kişinin önerisidir. Bu öneriyi veren kişinin de görüşü demokratik olarak yansıtılmalı diye rapora yazılmıştır. Yani, toplantıya katılan 83 uzman içinden sadece birinin önerisi olarak eklenmiştir.
 
Peki toplantıdan sonra ne oldu?
 
Kulaktan kulağa gelen bilgilerle, Boris Miçka isimli tasarımcının küratörlüğünde İstanbul Kent Müzesi çalışması adı ile kapalı kapılar ardında kurulan küçük bir ekiple Aralık ayı içinde projeye başlandığını duyduk. Büyükşehir Belediyesi’nin internet sitesinde yer alan ihale listesine göre, müzenin ihalesi çalıştaydan önce hazırlanmış olmalı ki, hemen sonrasında ihaleye katılım için son gün ilan edilmiş.
 
Nihayetinde, sanki böyle bir çalıştay yapılmamış, onca uzmana sorulmamış gibi başlayan bu çalışma içeriği ve yöntemi hakkında, nezaketen bile olsa, çalıştay katılımcılarına halen hiçbir bilgi verilmedi. Müze’nin, parkı yok ederek yapılacak replika bir kışlanın içine tıkıştırılacağını da Gezi Parkı vesilesi ile basından öğrendik.
 
Bütün bu yöntem ve üslup, İstanbul Kent Müzesi’nin içeriği ve hayata geçirilmesinden sonra sunulacakların bilimselliği konusunda da doğal olarak hepimizde bir endişe yaratıyor.
 
Olması gereken, İstanbul'a ömürlerini veren akademisyen ve araştırmacılarımızın değerli katkılarının alınmasını sağlayacak, müzecilerin deneyimlerini içine çekecek, İstanbullu’nun tüm aşamaları izlemesini ve bir şekilde sürece dahil olmasına imkan verecek bir çalışma yönteminin hayata geçirilmesidir.
 
İstanbul’un bunca yıl bir kent müzesi olmadı. Biraz daha olmayı versin. İçi boşaltılmış, baştan ölü doğan bir müze, replika olacağına, varsın biraz daha bekleyelim ve aceleye getirmeden İstanbul’a yakışan bir müze kuralım. İstanbul’un ilk ve tek kent müzesi olan Adalar Müzesi’nin kuruluş deneyimi başta olmak üzere, ülkemizde ve dünyada pek çok kent müzesi aynı yeri işaret ederken kendimize işlevsiz yöntemler seçmeyelim.
 
İstanbul’un kent simgelerinden olan Taksim Gezi Parkı’na Topçu Kışlası veya başka bir binanın inşa edilmesi Kent Müzesi kurma hevesi ile bağdaşmıyor. Kent Müzesi’ni bunca acı, ölüm, sakatlanma, itiraz ve doğa katliamı gerçeklerinin üzerine kurmayın. Kurduğunuz sadece içi boş bir nostalji mekanı olmaktan öteye geçemez. Belki yeni teknolojileri kullanarak, çok paralar harcayarak, gösterişli dev ekranlarda geri planda nasıl bir korumacılık, etkileşim içerdiği bile anlaşılmayan son moda animasyonlar, dijital gösterimler koyabilirsiniz, fakat bunlar müzeyi kent müzesi yapmayacaktır.
 
Müzeler, çocuk, yaşlı, genç herkes için önemli buluşma, öğrenme, paylaşma, hatırlama mekânlarıdır. İstanbul tarihi, doğal ve kültürel mirası ile eşsiz bir kent. İstanbul’u biricik yapan bu miras, kent müzesinde, burada yaşayan insanların geçmişte ve bugün yarattıkları yaşam kültürünün tüm renklerinde yansıtılmalıdır.
 
İstanbul Kent Müzesi'nin Taksim’de gerçekleşen saldırı ve şiddet hafızası üzerine oturtulmaya çalışılması doğru değildir. Kent müzeleri kentliyle birlikte kurulur, onları kucaklar, katılımcı olmayan bir mantığa teslim edilemeyecek kadar yaşamımızda etkin ve önemli mekânlardır.
 
Deniz Koç
Adalar Müzesi Küratörü

Gezi Parkı kimin?

20 Haziran 2013 tarihinde Radikal Gazetesi Kitap Eki'nin blog sayfası için yazılmış bir yazı...


Bir anda, kimseye sormadan, hesapsızca gidip o ağaca sarılan gencin cesareti. Büyük resim arayanların bakması gereken o cesaret.

Ama öncelikli soru şu: Gezi Parkı kimin?

Sürekli olarak ekonomik zarardan söz eden, esnaf kan ağlıyor ezberini tekrar eden ve anlayışlı bir ağabey ifadesiyle “250 bin insanın yaşadığı, 1 milyondan fazla günlük insan sirkülasyonu olan Beyoğlu’nun yaşam kanallarını tıkayan barikatları kaldıralım. Herkesten ‘orantılı empati’ bekliyorum,” diyen Beyoğlu Belediyesi midir Gezi Parkı üstüne söz söylemesi gereken? Eğer öyleyse bu sözleri söyleyen başkan dışındaki karar vericiler neden susmaktadır. Yoksa Beyoğlu Belediyesi’nin görevi tıpkı Emek Sineması örneğinde olduğu gibi ağabeyinin sözünü dinlemek ve bu sözün gereğini yapmak mıdır?

Yoksa Gezi Parkı hakkında çalışmalar yapmak, kararlar vermek, adı üstünde yerel bir yönetim sergilemek Büyükşehir Belediyesi’nin işi midir? Nedense ilk günlerde kontrollü bir belirsizlikle işi geçiştirip direnişin birinci haftasında “Topçu Kışlası’nda AVM, mağaza, otel ve rezidanstan vazgeçildi. Müze yapılacak," diyerek konunun arkasından dolaşmaya çalışan Büyükşehir Belediyesi midir şehrin kalbindeki park için karar verecek olan? İstanbul Büyükşehir Belediye Meclis’inde Taksim Gezi Parkı'nın yeşil alan olarak kalması için yapılan oylamada, parti kararı doğrultusunda mı verilmiştir oylar? Bir kişi bile “Bırakın merkezden gelen emirleri, gözümüzün önünde neler olduğunu görmüyor musunuz?” diyemez mi? Diyemez. Belli ki belediyeler, merkezi yönetimin kuklası olmaktan öte, kararlarını uygulayacak yürütücüler olmaktan öte bir varlık gösteremeyecekler. Demek ki zamanında İstanbul’a yerel yönetim lideri olmuş bir başbakanın varsa, senin karar vermekle uğraşmana gerek kalmıyor. Emirleri harfiyen uygulamak yerel yönetici olmanın tek koşulu haline geliyor.

Belki de emniyet müdürüdür konuşması gereken. Hatta validir. Hatta İçişleri Bakanı’dır. Olabilir. Bu isimler de Gezi Parkı’nın sahibi olabilir. Şafak baskınından sonra “Başka çaremiz yoktu,” diyen bakan, sabaha karşı yaşadığı bir vicdan kriziyle “Gençler, Gezi Parkı'nda kuş sesleri, ıhlamur kokusu ve arı vızıltısıyla huzurlu bir sabah varmış doğru mu? Aranızda olmak isterdim” diyen vali, valisi konuşurken yüzündeki tebessümü korumaya çalışan emniyet müdürü olabilir parkın sahibi.

Uzar gider liste. Eminim daha pek çok sahibi vardır parkın. Muhalefet partilerinden durumdan fayda çıkarmaya çalışanlara pek çok isim konuşabilir. Ağzı dili lal olan medya bile sahiplenebilir Gezi Parkı’na. Belki de lobilerdir park hakkında söz söyleyecek olan. İsteyen sahiplenebilir, isteyen konuşur Gezi hakkında. Söz söyler. Slogan atar. Şiir yazar. Romantik cümleler yazar. Twitter kahramanı olur.

Ama listeler yapmaya, muhatap aramaya hiç gerek olmadığını da biliriz hepimiz. Çünkü Gezi Parkı hakkında karar verecek tek bir kişi var. O bir İstanbul sevdalısı. O yeşile, insana, çevreye, memlekete sevdalı. O şiire sevdalı. Beraber yürümeye, beraber ıslanmaya sevdalı. Çok çocuklu ailelere, sözünden çıkmayan evlatlara, iktidarı karşısında ceket ilikleyecek kadrolara, tek sözüyle gaz bombalarını savuran polisine, büyüyen ekonomiye sevdalı. Kusura bakmayın, değiştiremezsiniz onu. O bir sevdalı.

Konu elbette “üç-beş ağaç” konusu değil. Bir de o ağaçların gölgesi var. Gün doğumunda, gün batımında bir o yöne bir bu yöne uzayan gölgeler. Hani şu meşhur gençlerin üstüne oturduğu gölgeler. Satılabilse o gölgeler, onlara da sevdalı olmak mümkün. Süreci uzun uzadıya tekrar etmeye gerek yok. Başlangıcından bu güne türlü ruh haline savurdu bizi. Direnişçilerin elinde tek güç vardı: Mizah! Mizahın nasıl güçlü bir birleştirici olduğunu gördü herkes. İktidarın dili, muktedirin öfkesi mizahın her adım atışında bir kere daha ne yapacağını şaşırttı. İdeolojik baskıların, iktidar oyunlarının, sınıflandırıcı yaklaşımların içini boşalttı mizahın gücü. Gezi Parkı eylemlerine, bu eylemlerin merkezini oluşturan kuşağa özgü yeni, güçlü bir dil geliştirdi. Bu gücün karşısında daha da öfkeli bir dile yasladı sırtını, muktedir olanlar. “Yedirtmeyiz”e kadar geldi konu. Zaten o dilin başlangıç noktasında da “çapulcu” duruyordu.

İşte umut tam bu noktada, anlamı iki gün içinde değiştirilen bu kelimede yatıyor. Neyin umudu mu? Özgürlükçü bireylerden oluşan bir geleceğin umudu. Ötekileştirici, cinsiyetçi, dinci, cemaatçi, milliyetçi, ulusalcı etiketlerini göğüslerinden söküp özgürlükçülük paydasından buluşabilen, yeni bir aydınlanmanın izinde yürümekten korkmayan bireylerin oluşturacağı bir geleceğin umudu. Öfkesini neşesiyle dengeleyebilen, küreselleşme tuzağına düşmeden küresel verileri değerlendirebilen bir kuşağın verdiği umut. O kelimeye, aşağılama ve hakaret olarak sarf edilen çapulcu kelimesine sahiplenişiyle, siyasetin ve iktidar etme şehvetinin ezberlerini bozan bir kuşağın verdiği umut.

Metin Solmaz’ın bir tespitini  paylaşmalıyım. Şöyle diyor: “Demedi demeyin. Bu chapulling lafının gidişatı Beatnik ve Jazz kelimelerinin çıkışına benziyor. Her ikisi de aşağılamak için kullanılmış ve sonra sahiplenilmişti. City Light Books civarında örgütlenen Ginsberg, Ferlinghetti ekibini aşağılamak için ‘Beatnik lan bunlar!’ denmişti, onlar da kendilerine bu ismi seçip beat kuşağı demişlerdi.” Gezi Parkı çapulcularının bir akım oluşturması, bir mainfesto çevresinde birleşmeleri gerekmiyor; böyle bir dertleri de yok zaten. Ama yıllar sonra bu kuşak, bu günleri yazacak, resimleyecek, sahneleyecek, filmini çekecek. Sanat üretimlerinde mutlaka bu günleri anlatmaları gerekmiyor. Önemli olan bu günlerden çıkan bir ruh haliyle, o harika çapulcu gömleğiyle üretecek olmaları. Gezi’de, Gazi’de, Kuğulu’da, Adana’da, Antalya’da, Eskişehir’de, ülkenin ve dünyanın her yerinde çapulcu gömleği giyenlerle birlikte yeni bir dünyanın arayışı içinde, yeni bir sanat üretimin dinamiklerini gösterecekler bize. Bugünlerde kendilerine ağabeylik yapan, anlayışlı bir şekilde başlarını okşayan, varoluşlarının analizleri üstünden zeka gösterisi yapan herkesi-her duruşu reddederek üretecekler. Usta-çırak ilişkilerinin iktidar alanı belirleyen gölgesinde serinlemeden çıkacaklar sanat meydanına. Tıpkı şimdi meydanlara çıktıkları gibi birden, kimseye sormadan, hesap-kitap yapmadan. Cesurca.

İşte o cesareti görmekten daha umut verici ne olabilir? Benim gördüğüm resimde ağaca sarılmış bir genç duruyor. O gençten öğreneceğimiz çok şey var. Tabii sözünü dinlemeye, o ağaca onunla birlikte sarılmaya cesaretimiz varsa. Gerçi iktidarın gölgesine sığınıp kaçmaya çalışsanız da, ezberlediğiniz süslü cümlelerin dışındaki sözlere kulağınızı kapatsanız da bir şey değişmeyecek, onlar yine de duyuracaklar seslerini.

Soruyu cevapsız bırakmayalım. Gezi Parkı işte o cesaretin. O cesaret bir kuşağın tarihini yazıyor. Şimdi ve burada.