Fotoğrafım
Okuduklarım... Dinlediklerim... İzlediklerim... Aklıma takılanlar...

31 Mayıs 2013 Cuma

O esnada...

O esnada başka bir yerde değil.
O esnada tam burada.
Gezi Park'ında.
Tarihe not düşmek için.
Eğer tarih denen o kirli küfenin bunu taşıyacak hali kaldıysa.


 

30 Mayıs 2013 Perşembe

Fatih Akın: Sinema, Benim Memleketim

Yönetmen Fatih Akın "Sinema, Benim Memleketim" isimli nehir söyleşi kitabında kendi hayat hikayesini anlatıyor.


“Ama bugün bile her jenerikte Tanrı’ya teşekkür ederim. Ben ruhsal bir insanım. Ne var ki dinin dogmalarına bağlı değilim. Benim dinden ayrılmakta zorlanmamın gerisinde, Erich Fromm’un ifadesiyle, 'özgürlük korkusu' yatıyordu. Bir cemaat olgusu içerdiğinden din insana avuntu verir. Bu adımı atmak zorundaydım: Ailemin zihniyetinin bu bölümünü benimsemek zorunda kalmaksızın onları sevebilirim. Film yapmak bana bu cesareti elde etmek olanağını, kendimi gerçekleştirmenin ve cemaatin başka bir biçimini verdi. Sinema benim dinim.”

“Kısa ve Acısız”ın babayla oğlun birlikte namaz kıldıkları son sahnesinden sonra gelen eleştirileri anlamaya çalıştığı andaki hislerinden yola çıkarak bunları söylüyor Fatih Akın. İstanbul Film Festivali gösterimi sonrasında “O sahne İslam propagandası mıydı?” diyenlere verdiği cevap aslında sinemayla hemhal olmuş yolculuğunun özeti gibi: “Ben burada kişisel konuları işliyorum.”

“Sinema, Benim Memleketim - Filmlerimin Öyküsü” isimli nehir söyleşi kitabında, hikayesini öylesine içtenlikle ve etkileyici bir şekilde anlatıyor ki Fatih Akın, bu cevap kendisinden önce okurunun / izleyicisinin ağzından çıkıyor zaten. Bir Fatih Akın filminden çıktığımızda geriye kalan duyguların içinde en baskın olanı ‘içtenlik’ değil midir zaten? Bir filmini sevebiliriz, bir diğerini o kadar sevmeyebiliriz, anlatısının katıldığımız-katılmadığımız yönleri olabilir ama içtenliğinden bir an bile kuşku duymayız. Bu söyleşi kitabında da karşımızda ‘doğrudan konuşan’ bir dünya sinemacısı var.

Genel bir bakış

Kitap sadece sinemacı Fatih Akın’ı daha yakından tanımanın kılavuzu değil, yıllara yayılmış 'Almanya’daki Türkler' algısının da içeriden ve keskin anlatısı. Zaten belki de bu duruşun netlik ayarını yapmak için kitabına ailesiyle, ailesinin Almanya’daki varoluşuyla ve 2000 tarihli “Geri Dönmeyi Unuttuk” belgesiyle başlamayı yeğliyor. Otoriter, dindar, tutucu, sertlikten kaçınmayan ve hatta kendisine göre sağcı bir ailenin içinde, solcu fikirlerinin ve sanatsal bakışın oluşumunu gizlisi saklısı olmadan anlatıyor Fatih Akın. Öyle ki, kimi noktalarda hikaye bireysellikten çıkıp, bir kuşağa yönelik genel bir bakışa dönüyor.

Sözü bitmeyen insanlardan

Kitap boyunca bütün filmlerinin oyuncu seçimlerinden çekim süreçlerine, altın değerinde bilgileri de cömertçe paylaşıyor.

Fatih Akın’la 2004 yılından sonra neredeyse her yıl bir söyleşi yaptım. İlk buluşmamızda hayranı olduğum “Duvara Karşı”nın Altın Ayı Ödüllü dünya yönetmeniyle konuşacağım için heyecanlı ve hatta gergindim. Ancak Fatih tanıdığım tanıyabileceğim en içten insan olarak o gerginliği anında yok etti. Sonraki yıllarda ne zaman bir araya gelsek aramızdaki zihin açıcı sohbetin rotasını belirleyen o oldu. Sözü bitmeyen insanlardan Fatih Akın. Volker Behrens ve Michle Töteberg tarafından gerçekleştirilen bu nehir söyleşi kitabında da yeni kapılar açmaya devam ediyor.

“Sinema, Benim Memleketim” sadece Fatih Akın sevenlerin, sinema tutkunlarının değil, yaratıcı bir zihnin koridorlarında yolculuk etmek isteyen herkesin kaçırmaması gereken bir kitap.


Önemli not: Bu yazı Milliyet Kitap Eki'nde "Çete üyesinden yönetmenliğe" başlığıyla çıktı. Benim koymadığım bu başlık, editoryal bir karar olsa gerek. Bakış açısına zaten katılmıyorum ama başlığı ben atacak olsaydım "Çete üyeliğinden yönetmenliğe" biçiminde atardım; hatırlayatım istedim.

 

27 Mayıs 2013 Pazartesi

Birinci Tekil Şahıs.23

Ben kırık bir tavla puluyum, kaç eldir oyuna yeniden girebilmek için zar gelmesini bekleyen. Ama hep gele, hep gele...

 

26 Mayıs 2013 Pazar

Günlerin Köpüğü sinemaya uyarlanınca...

"Günlerin Köpüğü"nü 1984 yılında okumuştum. On altı yaşımdaydım. Heyecanlı ve aşıktım. Kitabın büyük bir bölümünü Kuğulu Park'ın banklarında okuyup bitirmiştim. Bildiğim bir okuma deneyiminin sunduğundan çok farklı sayfalar vardı karşımda. Farklı bir dünya. Ama o özel dünyanın, yeni kelimelerin, farklı anlatımların, özgür zaman-mekan anlayışının içinde öyle bir aşk hikayesi duruyordu ki karşımda bitmeyen bir coşkuyla, ezberlemek istercesine okumuş, sonrasında da yorulmaz bir Boris Vian takipçisi haline gelmiştim.

Boris Vian edebiyatının önemli bir yeri vardır hayatımda. Türkçeye çevrilmiş bütün eserlerini defalrca okudum. Her yaşımda yeniden anlamaya, tanımlamaya çalıştım. Otuz dokuz yıllık bir ömrün farklı disiplinlerden gelen bakış açısını ve savaş yılları ruhunu bir potada eritme çabasını araştırdım. Öğrenmek için elimden geleni yaptım. Yine de her okuduğumda yeni bir nokta ile karşılaşırım.


Bu okuma-araştırma yolculuğunda, fitili yakan, başı çeken "Günlerin Köpüğü" olmuştur. Hep yanımdadır. Bu nedenle kitabın Michel Gondry tarafından sinemaya uyarlanacağı haberini aldığımda çok heyecanlanmıştım. Film hep o Avrupalı-Fransız ruhunu koruyacak, hem Vian'ın dil oyunlarına sadık kalacak, hem Gondry gibi önceki filmleriyle çoğu kişiyi avcununu içine almış bir yönetmen tarafından görselleştirilecek... Heyecanlanmak normal. Gerçi çok sevdiğim romanların, hikayelerin sinemaya uyarlanmalarında hep temkinli olmaya çalışırım ama bu saydığım nedenlerle temkini elden bırakmıştım.

Keşke bırakmasaymışım... Belki o zaman "Günlerin Köpüğü" uyarlamasının sevdiğim-sevebileceğim yönerlini parlatır, sevmediğim yönlerini mümkün olduğunca görmezden gelirdim. Ama olmadı.

Tam da "Ot" dergisinin yeni sayısına Boris Vian'a bir saygı duruşu yazısı yazıp, Günlerin Köpüğü'nü şöylesine de olsa gözden geçirdiğim günlerin sonrasında gittim filme. Salondaki yedi kişi başladık beklemeye. Fragmanını önceden izlediğim (hatta Fil Uçuşu'nda paylaştığım) için nasıl bir plastik dünyayla karşılşacağımı biliyordum. Jenerik bu dünyanın nasıl bir kurgu hızıyla ve kamera hareketi anlayışıyla hikayeleştirileceği konusunda ipuçları verdi. Sonra...


Sonra... başladım üzülmeye. İyi bildiğim romanların, sevdiğim sinemacılar tarafından yapılan uyarlamalarında bazı meraklarım olur. Benim zihnimde canlananla o sinemacının zihninde canlanan ne kadar örtüşüyor, ne kadar ayrışıyor, yönetmen kimi edebi anlatımları görselleştirmek için nasıl çareler bulmuş, ben olsam ne yapmak isterdim gibi... Gondry herşeyden önce Vian'ın dilde rahatlıkla yaptığı, normalleştirerek kurduğu dünyayı çokça zorlanarak, üstünü fosforlu kalemle çizerek perdeye aktarmış. Vian'ın mühendis zihni mekanik dünyayı sorgular. Savaşın hizmetinde bir makineleşme, sanayileşme, tektipleşme Vian'ın dünyasında şaşırtıcı ama tedirgin edici şekilde karşımıza çıkar. Hatta bir antitezle bu dönüşümün savaşın değil sevginin hizmetine sunulmasını önerir neredeyse. Üstelik bunları yaparken de yukarıdan değil normalleştirdiği bir seviyeden konuşur. Oysa Gondry filminin bütün görsel anlatımını bu "numaralara" yaslayınca içi boşalıyor. Numaralar deyişim boşa değil, çünkü Vian'ın kurduğu yeni dili sinemada kuramayınca yaptıklarınız sadece "numara" oluyor. Colin ile Chloé'nin benzersiz aşkı böyle güme giderken Chick'in Jean Sol Partre tutkusu da giderek bri "komiklik" katkısına dönüşüyor. Üstelik güldürmeyen bir komiklik. Oysa Vian romanında -hem de Sarte'ın en çok konuşulduğu dönemde- varoluşçulukla hesaplaşmayı, en azından ince ince dalgasını geçmeyi bilir. Filmde Partre kitaplarının ecza baskıları sahnesinde olduğu gibi iyi işlemesini beklediğimiz sahneler bile, hızlı kurgunun görsel bombardımanı altında ezilip gidiyor oysa. Vian filmi izleseydi bu karmaşa temposuna dayanabilir ya da dayanmak ister miydi diye düşünmeden edemiyor insan...

Chloé'nin içine ölümcül nilüferin yerleştiği sahnedeki gibi şaşırtıcı ve etkileyici çözümler de yok değil. Çok sevdiğim bir sinemacı olan Gondry'nin hakkını tümüyle yemek istemem. Ama söz konusu olan bir Vian romanı olunca, o sevmediğim kimliği cüzdanıma koyup, zor beğenen izleyicilerden birine dönüşüyorum sanırım. Savaşların elden aldığı gençliği, aşkı ve yüzyılın karmaşısını Vian'ın şenlikli ama "sade" anlatımıyla okumayı tercih ederim. Anahtar kelime -her şeye rağmen- sade olmak. "Chloé öldü," cümlesinin sade ve derinden sarsan varlığının görsel karşılığını filmde bulamadım açıkçası. Evet, kitaba sırtını yaslamış bir evren yaratılmış. Evet, dil oyunlarına destek veren kadraj oyunları yapılmış. Evet, kimi sahneler tam da Vian'ın istediği gibi caz kokuyor. Evet, eşyanın doğası değiştirilmiş. Evet, evet, evet. Ama bütün bu "evet"lere karşı filmin toplamı benim için "hayır".

Belki de özel sevgimden dolayı beklentim çok yukarıdaydı. Belki de kendimi doldurdum. Ama sonuçta bir hayal kırıklığı ile döndüm eve. On altı yaşımdan beri kitaplığımın baş köşesinde olan baskıyı elime aldım. Birkaç satır okumam toparlanmama yetti.


 

24 Mayıs 2013 Cuma

Emma Peel: "Gelecek"


Emma Peel: Ne oldu, neden öyle bakıyorsun?
Karşıdaki Adam: İyi bir gün bugün. Şu anda sana bakarken biliyorum ki, bütün bu karmaşaya, ikiyüzlülüğe, saçmalık denizine karşın bir yerlerde iyi bir şeyler oluyor.
Emma Peel: Neden böyle düşündün?
Karşıdaki Adam: Çünkü sana baktım.
Emma Peel: ...
Karşıdaki Adam: Öyle güzel bakıyorsun ki şu anda dünyaya, o dünyada iyi bir şeyler yaşandığını düşünmekten başka çarem yok. Bildiğim sıfatların dışında bir bakış bu. Nasıl tanımlayabilirim ki? Bir anahtar, bir gündoğumu, bir ışık... Zaman, mekan, sonsuzluk, hüzün... Hepsi senin yüzün.
Emma Peel: Şaşırtıyorsun beni, böyle şeyler söylemezdin sen.
Karşıdaki Adam: An geliyor, öyle bir fotoğrafa dönüşüyorsun ki, hepimiz susuyoruz. Yarısı parçalanmış bir heykelle anlıyorsak geçmişi, bilinmeli ki senin siyah-beyaz bir fotoğrafınla öğreneceğiz geleceği.

23 Mayıs 2013 Perşembe

Engin Ergönültaş'tan İnsanlık İmlasının İhlallerine Selam

Bir süre önce Fil Uçuşu'nda, okumadığım bir kitabı önermiştim: Engin Ergönültaş'tan "Minare Gölgesi".

Buradaki vurgu, okumamış olduğum kitap kısmında. 8 Mart tarihli ve "Engin Ergönültaş'tan Bir Roman: Minare Gölgesi" başlıklı o yazıdan sonra bir okur haklı olarak, okuamdan kitap önermem konusunda beni eleştirmişti. Oysa yazı heyecanla beklenen bir romanı, çok kişiyle aynı anda okuyabilmenin tavsiyesi idi. Şöyle demiştim: "İletişim Yayınları'ndan ustanın romanının çıkacağı haberi geldiğinden beri heyecanlıyım. Sonunda dayanamadım, okumadan tavisye etmeye karar verdim. Ama tavsiyem romanla sınırılı değil. Ulaşabildiğiniz kaynaklardan Engün Ergönültaş'ın çizgi romanlarına da ulaşın derim." Evet, bir yandan bir süredir çıkışını merakla beklediğim romanı okuma sürecinde paylaşmak bir yandan da Engin Ergönültaş adını bilemeyenlere kısa bir bilgi vermek için yazmıştım.

O kısa bilgilendirme metninde, ustanın çizgi romanlarına atfen şöyle yazmıştım: "... şimdilerde çokça konuşulan kentsel dönüşümün, sosyolojik yansımaları müthiş bir mizahın içinde her macerada bir tokat daha atar bize. Background tesbitini bu noktada bir adım ileri götürmekte fayda var. Ergönültaş çizgisi, arka planlar sayesinde hikaye içinde hikaye anlatarak, bakmakta olduğumuz sayfada birden çok olayı görmek ve takip etmek konusunda ders niteliğindedir. Çizgilerde karşılığını bulan "bakmak-görmek" eksenini, hikayelerine de taşır ve sınıflar arası ilişkileri görmeye başlamamızı sağlar usta çizer. Üstelik Ergönültaş hikaye kuruşunda ve bunu çizgiye aktarışında, kahramanlarının tarafını tutmak gibi bir davranışın içinde değildir. Bireyler iyinin ve kötünün içinde hemhal olurken, hesaplaşma hep toplumsal olanla yani büyük resimle gerçekleşmektedir."

Ergönültaş'ın çizgilerinden ve çizgileriyle anlattığı hikayelerinden yola çıkarak söylediklerimi romanı için de rahatlıkla tekrar edebilirim. Anlaşılacağı üzere sonunda Minare Gölgesi'ni okudum. Ama ne okumak! Her satıra yayılan çaresizlik duygusunun karşılığını romanın adındaki 'gölge' kelimesinin taşımasını arzulayan yazar, aslında o duyguyu adına-namına bakmadan kitabın her sayfasında okurun taşıyacağının farkında. Çünkü tarafsızlığını yine korusa da, kantarın duygusal topuzunun ne tarafa yatacağını da biliyor.

Karakterlerini kahramanlaştırma derdi olmadan, altı çizilecek cümleler yazma tuzağına düşmeden kanatıcı bir duygunun altını çizerek, merkeze odaklanma klişelerine yenik düşmeden ayrıntılardan hikaye çıkartmayı bilerek yürüyor roman. İmla ihlalleriyle aslında bu şehrin, hani uğruna şiirler yazılan İstanbul'un insanlık imlasındaki ihlalleri yüzümüze çarpılıyor neredeyse. -Ki bazen dili daha da bozsa, daha da kurallaştırsızsa anlatısını diye düşünmeden edemiyor insan.

Üç beş tane imzaya hayranlık kuraklığıyla geçip giden edebiyat günlerimizde, iliklerimize kadar hissettiğimiz bir rüzgar Minare Gölgesi.

Engin Ergönültaş, içine fena halde dalmak istediğimiz bir İstanbul fotoğrafının, en siyah-beyaz baskısını alıyor yazarın karanlık odasında. Ve fotoğrafçılar kusura bakmasın ama yazarın karanlık odası gerçekten fena karanlıktır.

 

19 Mayıs 2013 Pazar

Seslendirme Türkçesi dilimizi kirletiyor mu?

Geçenlerde bir gazetenin haftasonu eki için aradığını söyleyen muhabir, küçük bir soruşturma hazırladıklarını anlattı önce. Konu seslendirme ile ilgili olduğu için beni de aramak istediklerini açıkladı. "Seslendirmeler için yapılan çeviriler ve kullanılan Türkçe hakkında bir dosya," dedi, "sizce bu çeviriler Türkçeye zarar veriyor mu?"

Sesinden genç olduğu anlaşılan muhabirin ne demek istediğini biliyordum; yıllardır konuşulan konudur. Özellikle İngilizce'den birebir yapılan kimi çevirilerin yıllar içinde "korkarım, sanırım, lanet olsun," gibi kelimeleri -hatta bunlara kalıp demek gerekiyor- gündelik konuşmaya soktuğu, falan filan...

Falan filan deme nedenim konuyu geçiştirmek değil; seslendirme ile ilgili yanlışlar ve saçmalıklar hakkında bir başlasam konuşmaya saatler sürer.

Ama ben işin bu kısmında değildim ve muhabire de durumu açıklamaya çalıştım. Öncelikle telefonda böyle soruşturma sorularını cevaplamayı sevmediğimi, düşüncemi yazılı olarak paylaşmak istediğimi söyledim. Sonra da, "Zaten bu konuda bir cevap veremem çünkü dildeki kirlenmenin bu kadar basite indirgenmesi, seslendirme çevirilerindeki hatanın bu önlenemez dil erozyonunun günah keçisi olarak belirlenmeye çalışılması sadece kolaycılık olur," dedim.

Konuşmanın sonrası -hatırladığım kadarıyla- şöyle ilerledi:

"Sizde yıllardır bu işi yaptığınız için sormuştum."

"Anlıyorum, teşekkür ederim. Ama dil yaşayan bir organizmadır ve elbette yaşam alanındaki her şeyden etkilenecektir. Olumlu ya da olumsuz. Seslendirmelerde duyulan Türkçenin olumlu katkıları da vardır. Ve inanın, hiçbir şey dilimizi siyasetin dili kadar kirletmiyor. Bence dosya yapacaksanız bu konuda yapın."

Bir süre sessizlik oldu. Medyanın neredeyse her köşesine sinen korku bazı şeyleri duyunca tetikleniyor herhalde. Ya da muhabir "Çattık!" diye düşündü.

"Yani Yekta bey, ben şunu demek istiyorum; bu filmlerde yapılan birebir çeviriler gençlerimizin..."

Bu kez bende sessizlik oldu. Henüz yirmili yaşlarında olduğu sesinden ve konuşmasından belli olan gennç muhabir, bir çeşit iktidar diliyle konuşmaya başlamış bile, dili çoktan kirlenmiş, "Gençlerimizin..." diyor.

"Yapmayın lütfen. Siz konuyu bir noktaya çekmeye çalışıyorsunuz ama ben inatla başka bir şey diyeceğim. O sözünü ettiğiniz gençler, gazetelerde gördükleri kıt zekalı manşetlerden, televizyonlarda günlük haberlerin aktarılmasında kullanılan dalkavuk dilden, spor medyasının çoğu zaman ağzı köpüren üslubundan, milletvekilerinin meclisteki pek seviyeli sohbetlerinden daha mı az etkileniyorlar? Ben sizin başınızı ağrıtmadan şunu tekrar edeyim; hiçbir şey dili siyaset kadar kirletmez."

Bunu dediğim anda kızdım kendime. İşini yapmaya çalışan bir muhabire ukalalık yapmanın ne anlamı vardı? Belki kendi önerisi, belki de editörünün emriyle bir telefon etmiş, iki cümlelik yorum almak isteyen genç bir emekçiye, ayaküstü "Şu şöyledir, bu böyledir," diye parmak sallamak, en basit anlatımla saygısızlıktı. Yeri gelmişken adını bilmediğim bu muhabirden özür dilerim.

Ama madem böyle bir dosya açtı ya da açtılar, konuya biraz da sağdan soldan bakmalarını da isterdim. Korkarım, buna cesaretimiz yok.

Böyle bir dosya yayınlandı mı, yayınlandıysa ne sonuca varıldı, gençleri zehirleyen seslendirme Türkçesi mi, hangi kelimeler suçlu ilan edildi bilemiyorum. Hikayenin içinde ben ukalalığımla baş başa kaldım.

Bundan sonrası dil üstüne çalışan akademisyenlerin alanına giriyor.

Çok konuştum, lanet olsun!

18 Mayıs 2013 Cumartesi

Hoşgörü

Pek rahatlıkla kullandığımız bir kelime: Hoşgörü.

Olumlu anlamlar, iyi niyetler yüklediğimiz, sevdikçe sevdiğimiz, üstünden politikalar ürettiğimiz, yerli yersiz arkasına sığındığımız, zamanlı zamansız sohbete aldığımız, gündem yarattığımız, tüm zamanların değerlisi.

Ne kadar da kibirli bir hali var oysa, buram buram iktidar kokuyor.

Türk Dil Kurumu sözlüğü şöyle tanımlıyor bu pek sevdiğimiz kelimeyi: (isim) Her şeyi anlayışla karşılayarak olabildiği kadar hoş görme durumu, müsamaha, tolerans.

Birileri birilerine hoşgörü gösteriyor, göstermesi gerekiyor, göstermeliyiz diyor. Kim bunu diyenler? Kim bu "her şeyi anlayışla karşılayarak olabildiği kadar hoş görenler?


Geçenlerde Rumeli Kavağı civarında bir çıkmaz sokak gördüm. Adı "Hoşgörü Çıkmazı". Fotoğrafını çekip instagram'a koydum ve bu fotoğrafın adına da "Çıkmaz... Gerçekten çıkmaz..." dedim. Beğenenler oldu, beğenmeyenler oldu. Yorumlar yazıldı. Kimileri bunu Türkiye'nin bugünüyle örtüştürdü. Hoşgörüsüz bir toplum olduğumuz vurgusu yapıldı sıkça. Oysa benim için kelimenin kendisi başlı başına bir çıkmaz. Çoğunluğun, azınlık üstündeki iktidarının bol şekerli ve kendinden emin bakışı.

"Ben çoğunluğum, aslında olumlamıyorum bu durumu ama olabildiğince hoş göreceğim, anlayış göstereceğim, kabul etmek için sınırlarımı-kurallarımı-kanunlarımı gevşeteceğim. Korkma ey azınlık, elimde tuttuğum iktidarın vahşi gücüne rağmen, hoşgörüm sayesinde sana da yaşam hakkı tanıyacağım, nefes alma alanı vereceğim."

Hadi oradan!

Boş yere "Hoşgörü, zayıfların erdemidir," dememiş Marquis de Sade. Bu nasıl bir kibirdir, bu nasıl bir yıkıcı iktidar anlayışıdır? Doğanın hangi parçası bir diğer parçası üstünde böylesine bir tahakküm kurabilir? Düşünmüyoruz. Düşünmemize gerek de yok, çünkü daha doğumunda kelimenin  göbeği iktidar sahiplerince olumlanarak kesilmiş. İktidar kendinden zayıf gördüğüne karşı hoşgörülü olma yalanıyla, erk alanını elinde tutmanın derdinde.

Elbette kelimeyi kullanırken bu tuzağa düşmeyenler de var. Elbette günlük hayatımıza o kadar yerleşmiş ki, iyi niyetle de olsa farkında olmadan kullandığımız anlar var. Elbette, herkes bu kelimeyi o yok edici iktidar duygusuyla kullanmıyor. Ama bu "elbette"lerin arkasına sığınmadan, geniş bir çerçeveden bakabilmek gerekiyor.

Birileri, birilerinin hayatını belirliyor. "Hayat duruşun şöyle olmalı, bu konularda şöyle davranmalısın, dediklerimi yaparsan sana karşı şu kounlarda hoşgörülü olabilirim," diyor. Tekrar soruyorum; kim bu birileri? Onlara Nietzsche'den alıntıyla cevap verilebilir mi: "Senin kendine göre bir yolun var, benim kendime göre. Doğru yol, yanlışsız yol, tek yol diye bir şey yok."

Arada bir bu konuda konuşmak gerekiyor. Hata yapmaktan korkmadan. Yapılan hataların hoşgörülüp, görülmeyeceği tedirginli,ğini yaşamadan. Hata yapabilirim, düşebilirim, düşkünlük gösterebilirim, saçmalayabilirim ve arızalarımı sonuna kadar sevebilirim. Kime ne? Üstelik daha bir gün önce "alıntı"larla ilgili notlar düştüğüm hayatımda, bir gün sonra "hoşgörü" meselesinde alıntılar yaptığım bir yazıda söylüyorum bunları.

Önce dildeki kibiri yok etmek gerekiyor. İktidar, her şeyden önce dili kirletiyor.

 

17 Mayıs 2013 Cuma

Alıntı

Alıntıları seviyoruz. Düşünceyi kısa yoldan, hem de kabul görmüş bir ismin üstünden aktarmanın yolu. Üstelik gizli bir böbürlenme de var alıntı yapanda; neler okuyorum, neler biliyorum babında. Çoğu zaman alıntıyı nasıl bir bütünden kopardığımızdan bile haberimiz olmuyor. Bir başkasının alıntıladığı cümleye köprü oluyoruz, biz de bir başkasına yolluyoruz. Böyle böyle çoğalıyor, bazen de yolda bozuluyor.

Alıntılar aktarmak, yetişkinler için kulaktan kulağa oyunu bir çeşit.

Oysa bütüne hakim olsak belki farklı bir anlam içine yerleşecek cümle. Ne fark eder? Biz aktaralım, kendimizi bir basamak üste konumlandıralım yeter. Kişiden kişiye geçerken eksilmiş olma, yanlışlarla ilerleme tehlikesi varmış. Ne fark eder? Onaylanmış bir ismin gölgesine sığınalım yeter.

Ben de seviyorum alıntıları. O "biz" öznesinin dışında değilim yani.

"Zamanımızın Kahramanı" adlı müthiş romanın yazarı Lermontov, "İki yakın dosttan biri her zaman öbürünün kölesidir," buyurmuş. Amerikan edebiyatının sırtını yaslamayı pek sevdiği Mark Twain de "Bir dostun asıl görevi sen haksız olduğun zaman yanında yer almaktır. Haklı olduğun zaman hemen herkes senin yanında yer alır," demiş. Dostlukla ilgili alıntılara, cümlelere, özlü sözlere, atasözlerine kapı açacak olursak sayfalar doldurmak mümkün. Hassas konu çünkü. Kırılmaya, kırmaya açık alan. Dinamikleri kişiden kişiye, yaştan yaşa, günden güne değişebiliyor. Ayaktayken algısı farklı düşünce farklı. Gerçek dostluk kendisini bünyelerin, zihinlerin yorgun olduğu dönemlerde gösteriyor. İyi dostları tanımanın yolu hata yapmaktan geçiyor belki de. Hatalı olunduğunda daha çok yanında olmaya cesaret edebilenlere gereksinim duyuyor insan. Belki. Belki de böyle değil.

Alıntılar yapmayı seviyoruz. Hele ki konu aşk, dostluk, ölüm gibi her an başucumuzda olan konularsa. Ama yazıktır ki, alıntıların ışığında ilerlemiyor hayat. Tıpkı dilden dile aktarılan cümlelerdeki bozulmalar gibi, bütün bu duygularla ilgili algımız da günden güne bozuluyor. Düşüncelerimizde bile yalnızlaşıyoruz.

Bildiğim şu; yazdıklarım dostumdur. İyi ya da kötü. Doğru ya da yanlış. Az ya da çok.

...ve ne zaman hata yapsam, düşsem yerlere, ayakta duramasam... bir tek onlar yanımdadır.

Sadece kendimizden alıntı yapacağımız o bitmeyen yalnızlığa selam olsun!

 

15 Mayıs 2013 Çarşamba

Çılgın bir eğlence!

İtalyan yazar Niccolo Ammaniti’nin şenlikli romanı "Eğlence Başlasın", Mantos ve Ciba’nın paralel akan hikayesi çerçevesinde şenlikli, tuhaf, karmaşık bir atmosfere davet ediyor okurunu.


Saverio Moneta ya da karanlık dünyasının görkemli adıyla Mantos, ‘Abaddon’un Vahşi Hayvanları’ adlı satanist grubun lideri. Ancak şeytanın hizmetinde en akıl almaz eylemlere imza atarak kötülüğün tarihine adını yazdırmak isteyen bu grup sadece dört kişiden oluşuyor. Toplumsal piramidin dibinde yer alan dört zavallı. Zaten liderleri Mantos da ancak kayınpederinin yanında köle gibi çalıştığı mobilya mağazasındaki mesaisinden ve evdeki baskıcı karısından arta kalan zamanlarında şeytana hizmet edebiliyor.

Fabrizio Ciba ise çok ses getiren romanından sonra aynı başarı çizgisini devam ettiremeyen, yayın dünyasının ticari dinamiklerinde boğulmuş, kariyerini yazmaktan çok göz önünde olmak üstüne kurmuş yakışıklı bir yazar. Bir rastlantı sonucu çalışmakta olduğu yayınevinin artık kendisini gözden çıkarmaya karar verdiğini öğrenen, bunalımın eşiğinde bir edebiyat yıldızı.

İtalyan yazar Niccolo Ammaniti’nin şenlikli romanı "Eğlence Başlasın", bu iki karakterin paralel akan hikayesi çerçevesinde şenlikli, tuhaf, karmaşık ve benzersiz bir atmosfere davet ediyor okurunu. Mantos ve Ciba’nın buluşma noktası ise, bir çeşit cehennem tablosunu fona alan garip bir eğlence. Yıllarca kendisini görmezden gelen elitlere abartılı bir gösteri sunmaya çalışan gayrimenkul zengini Sasa Chiatti’nin görgüsüz detaylarla bezediği safari partisi. Ciba, kaymak tabakanın içinde kafasını dağıtmak, Mantos da davetin baş konuğu şarkıcı Larita’yı öldürerek dünyaya adını duyurmak derdinde.

Fantastik bir yapı

Ammaniti bu garip hikayeyi, çok akıcı, sürükleyici bir kurguyla, rahatlıkla takip edilebilen bir olay örgüsünün içinde anlatıyor. Önceki romanlarından da betimlemelere özel bir önem verdiğini bildiğimiz yazar, yine kolaylıkla zihinlerde canlanabilen bir atmosfer yaratıyor. Üstelik bu sefer daha fantastik bir yapıya yönelmiş. Okuru, Roma’nın ortasında bir Afrika safarisinin içine davet etmek cesaret ister doğrusu. Yazar bu davetin tüm gereklerini kolayca yerine getiriyor. Öylesine keskin bir mizah anlayışıyla ilerliyor ki, kurduğu gerçek dışı dünyanın her dinamiğine inanır hale geliyor okur. Gerçek dışı demişken, bir parantez açmak gerekiyor: Her gün magazin sayfalarında okuduğumuz sakilliğin hatları kalınlaştırılmış bir yansıması bu dünya. Safari partisinin konukları arasında estetik cerrahlar, yeni parlayan ya da gözden düşmüş film yıldızları, futbolcular, politikacılar, iş adamları, sonradan görme zenginler var. Kimi zaman mizahi boyutlarda işlenen bu karakterler, günümüz yaşamının şımarık, tuhaf göstergelerini bir bir sergiliyorlar. Ammaniti’nin çağımıza tuttuğu aynanın görüntüsü çoğu zaman ürkütücü bir boyuta ulaşıyor. Küresel kapitalizmin insanı yok eden, her türlü ahlak anlayışından uzak, vahşi oyunları sayfalar boyunca olayları daha da içinden çıkılmaz bir hale getiriyor.

Tektipleşmenin bedeli

Sıklıkla turistik gezilere çıkanlar, dünyanın çeşitli büyük şehirlerine gidenler, özellikle Avrupa’da dolaşanlar gayet iyi bilir. Çokuluslu şirketlerin vahşi kolları öylesine uzanmıştır ki her yere, bugünün görüntüleri aynılaşmaya başlamıştır artık. Gittiğiniz yeri, bir diğerinden ayıran sadece oranın tarihi varlığıdır. Bugünün yansımalarına baktığınızda, aynı tip binalar, aynı tip alışveriş merkezleri, aynı markaların dev logoları çıkar karşımıza. Aynılaşmanın, tektipleşmenin, aynı dilden-paranın dilinden konuşmanın çağında, kendimizi başka bir coğrafyada hissettirmektir amaç. Çünkü bu hissin de parasal bir karşılığı vardır ve o bedelin ödenmesi gerekmektedir. Ammaniti, romanında, bu tektipleşmenin bedellerini coğrafyasız bir halde okuruyla paylaşmayı başarıyor. Evet, olaylar Roma’da geçiyor ama ufak farklılıklarla İstanbul’da ya da Hong Kong’da geçebileceğini de biliyor okur. Sonradan görme bir gayrimenkul zengininin çılgınlıklarla dolu partisinde eğlenen politikacılar, sporcular, oyuncular ve çoksatar olma delisi yazarlar kime yabancı gelebilir ki?

Can Yayınları daha önce Niccolo Ammaniti’nin "Korkmuyorum", "Tanrı Nasıl İsterse" ve "Sen ve Ben" adlı romanlarını yayımladı. Bunlardan özellikle "Tanrı Nasıl İsterse", finale kadar korumayı başardığı iç gerilimle benzersiz bir baba-oğul hikayesi anlatması açısından diğerlerinden öne çıkar. Ama bütün romanlarına bakarak şu söylenebilir; Ammaniti hem kolay okunmayı, hem belli bir düşünsel derinliği korumayı birlikte başarıyor. Bunu yaparken müthiş bir görsel karşılık kuruyor. Belki de bunun sonucu olarak, yeni dönem İtalyan sinemasının en sevdiği yazarlardan biri olmayı da başardı. Neredeyse bütün romanları sinemaya uyarlandı. Örneğin "Tanrı Nasıl İsterse" Gabriele Salvatore; "Sen ve Ben" de usta yönetmen Bernardo Bertolucci tarafından beyaz perdeye aktarıldı. Belki bir gün sinema hakları alınmış bir roman olan "Eğlence Başlasın" da yakında film haline gelir.

Eğlenceli, rahat okunan, yer yer yüksek sesle kahkaha attıran "Eğlence Başlasın" görsel karşılığını bir Hieronymus Bosch tablosunda bulabileceğimiz, günümüzün sarkastik metaforu olarak özetlenebilecek bir curcuna.