Fotoğrafım
Okuduklarım... Dinlediklerim... İzlediklerim... Aklıma takılanlar...

31 Mart 2013 Pazar

Zadie Smith'ten Yazarlık Kanunları

Yazarlar arada bir "yazmak"la ilgili olmazsa olmazlarını kurallar-kanunlar halinde sıralamayı sever. Hem yazmak isteyenlere öneridir bu listeler hem de kendilerinin yazıya bakışı açısından küçük notlar. Ben de bu notları okumayı özellikle sevenlerdenim.

Zadie Smith'in kanunları daha önce dergilerde yayımlandı. Hatta açıkçası Fil Uçuşu'nda da paylaşmış olabilirim. Paylaşmadıysam ilk olsun, paylaştıysam tekrar için affola.

İşte Zadie Smith'in on maddelik listesi:


1. Henüz çocukken çok kitap okuyun. Okumaya yaptığınız diğer şeylerden daha fazla zaman ayırın.
 
2. Büyüdüğünüz zamansa kendi yazdıklarınızı bir yabancı, daha iyisi bir düşman gibi okuyun.
 
3. “Bir yazar olarak misyonunuz”u abartmayın. “Yazara göre bir hayat tarzı” diye bir şey yoktur. Güzel cümleler yazabiliyor ya da yazamıyorsunuzdur. Önemi olan tek şey yazdıklarınızdır.
 
4. Zayıflıklarınıza dikkat edin. Kendinize yapamadığınız şeylerin yapmaya değmez oldukları yalanını söylemeyin. Kendinizden duyduğunuz kuşkunun üzerini bu tür bir küçümsemeyle örtmeyin.
 
5. Yazmakla yazdıklarınızı düzeltmek arasında yeteri kadar bir zaman bırakın.
 
6. Hiziplerden, çetelerden, fan gruplarından sakının. Bir kalabalığın varlığı daha iyi yazmanızı sağlamaz.
 
7. İnternete bağlı olmayan bir bilgisayarda çalışın.
 
8. Yazma zamanınız ve mekanınızı koruyun. Herkesi, en değer verdiğiniz insanları bile o zaman ve mekandan uzak tutun.
 
9. Ödülleri başarıyla karıştırmayın.
 
10. Hangi örtüyü kaldırmak gerekirse gereksin mutlaka hakikati anlatın. Kendinizi hiçbir zaman tatmin olamamanın getireceği yaşam boyu hüzne hazırlayın.

Telif hakları konusunda sorunlar bitmiyor

İnternet üstünde çokça dizi film ve sinema filmi izlenebilen site olduğu bilinen bir gerçek. Biri kapansa ya da kapatılsa bir diğeri devreye giriyor.

Türkiye’de ulusal kanallarda, dijital platformlarda yayınlanmayan çoğu diziyi meraklıları bu sitelerden sezonlar boyu takip ediyor. Altyazılı olarak izlenebilen dizilerde siteler hem zamana karşı, hem birbirleriyle yarışıyor. Ama iş bu kadarla da kalmıyor. Daha yeni vizyon görmüş, hatta vizyon görmemiş kimi diziler Türkçe seslendirilmiş olarak bu sitelerde yerlerini alıyorlar.Yanlış anlaşılmasın; sinemaya Türkçe olarak girmemiş, DVD için seslendirilmiş filmlerden söz ediyorum.

Soru şu: DVD’ler raflara çıkmadan seslendirilmiş kopyalar nasıl internete düşebiliyor? Bu süreçte, zaten giderek dilimleri incelen pastayla karnı doymayan seslendirme sanatçılarının hakkı nerelere gidiyor? Seslendirmecilerin hakları için ter döken derneklerin, birliklerin bu konudan haberi var mı?

Telif hakları konusunda sorunlar bitmiyor. Üstelik burada konu ettiğimiz şey sıradan bir "Korsana Hayır" söylenmesi değil. Orayı çoktan aştık. Artık o "korsan" denilen yapının ana sistemin güçlü bir dişlisi olduğunu biliyoruz. Üstelik o sistemin cebimize dikilmiş gözünün de farkındayız. Ama emek-sömürü sistemin içinde yine de sesimizi yükseltmeliyiz.

21 Mart 2013 Perşembe

Farklı çevirilerle de olsa Stefan Zweig

Yayıncıların dilinden konuşacak olursan "teliften düşmüş" kitapların aynı zamanda okurun kafasını karıştıran kitaplar olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. O meşhur klasikler iyi-kötü çevirilerle, özenli-özensiz baskılarla birçok sayıda yayınevi tarafından basılır, okurun karşısına getirilir. Sonuçta olan okura olur. Kafalar karışır. Çevirisiyle, redaksiyonuyla, baskısıyla ve daha pekçok özelliğiyle alkışı hakeden yayınevlerine lafımız yok. Ama tam bu noktada okurlara bir öneri; sadece kitabın adıyla, yazarıyla ilgilenmeyin; yayınevine, çevirmenine, editörüne mutlaka bakın.

İyi okur olmanın bir adımı da, iyi kitaba doğru kaynaktan ulaşmayı öğrenmek.

Şimdi gelelim güzel kaynak önerilerinden birine. Yazarımız Stefan Zweig. Son yıllarda hep Can Yayınları baskılarını takip ediyorum. Özellikle Zweig'ın uzmanlık alanı olan biyografiler ardı ardına özenli bir şekilde yayınlandı Can Yayınları'nca. Ama benim için özellikle öne çıkan birkaç Zweig kitabından birini, Satranç'ı anmak istiyorum şimdi. Can Yayınları Ayça Sabuncuoğlu'nun özenli çevirisiyle yayımlamıştı.


Arada farklı yayınevleri de bastı Zweig kitaplarını. Satranç'la devam edelim. İş Bankası Yayınları Ahmet Cemal, Alakarga Yayınları Levent Bakaç çevirisiyle yayımlamıştı. Haziran 2012'de Turkuvaz Kitap, Esen Tezel'in harika çevirisiyle raflara çıkardı Satranç'ı.


Şimdi de bu harika uzun öyküyü Tahsin Yücel çevisiyle okumak isteyenler için Yordam Kitap'ın serisi raflarda.


Yordam Kitap Stefan Zweig'in önemli eserlerinden oluşan bir seçkiyi okurlarıyla buluştururken Behçet Necatigil, Tahsin Yücel, Salâh Birsel, Hamdi Varoğlu, Ali Avni Öneş ve Deniz Banoğlu'nun çevirilerini kullanmış. İsteyen okur daha önce okuduğu farklı çevirilerle kıyaslamalı bir okumaya da girişebilir. Dilin değişik kullanımlarını yakalamak açısından ilginç bir deneyimdir bu, tavsiye ederim.

Behçet Necatigil çevirisiyle "Korku" isimli uzun öyküyü okur okumaz, Fil Uçuşu'na bu notu düşmek istedim. Stefan Zweig edebiyatın benzersiz figürlerinden... Böylesi bir ustayı okumanın keyfine istediğiniz yayınevinin, istediğiniz çevirisyle varın; yeter ki varın.

Ama unutmayalım: Kana kana su içmek, iyi kitabın hazzıyla zihinsel doygunluk hissetmek istiyorsak, kaynakların en güzeline ulaşalım.

19 Mart 2013 Salı

Mr.Gwyn'in Vazgeçişi

Alessandro Baricco sevdiğim bir yazardır. Tanışmam sinema sayesinde olmuştu. Tim Roth'un nefis oyunculuğuyla Bindokuzyüz'ü izlediğimde yazarın hayal dünyasına da hayran olmuştum. Bu filme esin kaynağı olan kitabı okumamla bu hayranlık daha da güçlenmişti. Çünkü sadece hayal dünyasının çekiciliğinden ibaret yazarlardan değildi Alessandro Baricco. Dili ve kurguyu maharetle kullanan, ekonomik bir anlatının içinde akılda kalıcı sahneler yaratamayı başaran bir ustaydı.

Baricco'nun son romanı Mr.Gwyn uzun süre elimde dolaştı durdu. Nedendir bilmem, iki üç bölüm okuduktan sonra duruyor, yeniden dönebilmek için baştan başlıyordum. Oysa abartısız söyleyebilirim daha ilk bölümünden okuru dünyasına alan kitaplardan. Bazen olur öyle; bir kitap okunmak için zamanını bekler. Ama doğru zamanda okunduğunda da bir yerleşir ki içinize; sormayın gitsin. Mr. Gwyn de öylesi kitaplardan.


Günün birinde yapmakta olduğunuz her şeyi bırakmak ister misiniz? Bu vazgeçişe, hayatta sizi var eden şeyi de ekleyecek cesaretiniz var mı? Cevaplaması zor sorular. Herkesin bir yanı yeni denizlere yelken açmak ister ama iş uygulamaya gelince, alışılmış limandan demir almak zordur. İşte Londralı yazar Mr.Gwyn, bu zorluğu hiçe sayıp, bir gün birdenbire vazgeçiyor. Bir kalemde dilip attıkları arasında yazmak da var. Aslında sanatı konusunda yenilenmenin yolu bu. Tazelenebilmek için vazgeçmeyi bilmek gerekiyor çünkü.
Alessandro Baricco’nun yeni romanı Mr.Gwyn, işte bu hikayenin peşine düşüyor. Can Yayınları’nın özenli bir çeviriyle okura ulaştırdığı kitap, hayatımızı biz mi kurguluyoruz yoksa sadece bütün bu yaşananlarda sıradan bir aktör müyüz sorusunun cevabını arıyor. Neşeli, akıcı, sürükleyici bir üslupla ve edebiyat dünyasında yerini garantileyen bir karakterin, Mr.Gwyn’in olağanüstü varlığıyla.
Aslında tavsiye sadece bu kitapla sınırlı kalmayacak. Alessandro Barrico’nun bütün kitapları için kitaplığınızda yer açmanız hiç de fena olmayacaktır.
 

18 Mart 2013 Pazartesi

Bir psikiyatristin gizli defteri

Garry Small ve Gigi Vorgan'ın birlikte kaleme aldığı kitap, doktor Small'un mesleki hayatının kronolojik bir akışı biçiminde ilerliyor


“Karısını Şapka Sanan Adam” 1996 yılında Türkçe olarak yayımlandığında büyük bir ilgiyle karşılanmıştı. Elbette Oliver Sacks’ın kitabı, alanının ilk popüler kitabı değildi ama büyük kitapçılarda yeni bir reyon açılmasına neden olacak kadar dikkat çekici bir hareket getirdiği de ortadaydı. Peki ne olmuştu da herkes nöroloji ile bu kadar yakından ilgilenmeye başlamıştı? Oliver Sacks’ın, nöroloji pratiğinin içinden gelen hikayeleri, neden bu kadar çekici bulunmuştu? Bu soruların cevabını insanoğlunun 'öteki'nin içine bakma isteğinde ve kendisiyle yüzleşmesinin dayanılmaz çekiciliğinde arayabiliriz. Ama Sacks’ın çıkışındaki asıl yenilik, çoğu kişi için 'bakılan' olanı 'görünen' kılmaktaki başarıydı. Olağanüstü bir uzmanlık gerektiren, çoğu kişi için anlaşılmazlıklarla-gizemlerle dolu bir alanın üstünden koyu renkli takım elbiseyi çıkarıp, rahat günlük bir kıyafet giydirmişti öncelikle. Üstünde konuştuğu konuyu, bilgi birikimiyle kavranabilecek özel alanlarını ihlal etmeden, herkesçe anlaşılabilir, dokunulur bir basamağa indirmişti. “Hepimizi bu konuda konuşabiliriz,” duygusu, popülerliği ve yoğun paylaşımı da beraberinde getirmişti elbette.

Kariyer çizgisi

Oliver Sacks’ın öncesi vardı var olmasına ama sonrası tam anlamıyla bir fırtına oldu. Farklı dalların, özellikle de psikoterapi pratiğinin içinden çıkma hikayeleri paylaşan kitaplar, neredeyse her yıl çoksatanlar listelerinde kendilerine yer buldu. Kimileri güçlü kitaplardı, kimileri ise çıtanın altında kaldı. Bu kitapların bir yenisi, Gary Small ve Gigi Vorgan tarafından yazılan ve Duygu Akın’ın çevirdiği “Bir Psikiyatristin Gizli Defteri”. Yayınevi bir başlıkla yetinmemiş ve kitabın orijinalinde olamayan “En Sıradışı Vakalar” alt başlığıyla albeni etkisini güçlendirmek istemiş. Aslında okurun genel ilgisini düşününce, kitabın bu alt başlık desteğine pek de gereksinim duymayacağını söyleyebiliriz.
Kitabın belki de en ilgi çekici noktası, hikayelerin Doktor Gary Small’un mesleki hayatının kronolojik bir akışı biçiminde ilerlemesi. Bu sayede okur, doktorun kariyer varoluşunda çocukluktan ergenliğe ve sonrasında yetişkinliğe geçiş evrelerini adım adım izleyebiliyor. Daha kitabın 1979’da geçen ilk hikayesinde/vakasında, Gary Small henüz 27 yaşında, tıp fakültesini ve stajını yeni bitirmiş bir 'çaylak' olarak nevrotik bir kadınla karşı karşıya. Kadının davetkar tavırları ve örtük bilgileriyle başa çıkamayan Small, çareyi her seanstan sonra gözetmenine koşmakta buluyor. Terapistin terapisi sayesinde çözülebilecek bir vakayı izlemeye başlıyoruz. Başarısızlık korkusuyla babasına sığınan bir çocuk gibi davranan Small, bütün bu süreci olabildiğince dürüst aktarıyor okura. Kariyerindeki ilerleyişiyle birlikte okurun da bu yolda adım adım bilgilenmesini, psikoterapinin dinamikleri konusunda yeni evrelere geçmesini sağlıyor. Nasıl ki psikoterapinin temel ilkelerinden biri insanların duygularını eyleme değil, kelimlere dökmelerini sağlamaksa, kendisi de mesleği ile ilgili duygularını kelime kelime aktarıyor sayfalar boyunca.

Rahat okunsun diye

Buradaki anahtar 'duyguları aktarmak' olmalı. İşte aslında bu noktada kitabı Gary Small’un anlattıklarından yola çıkarak kaleme alan ve bu projenin arkasındaki isim olan Gigi Vorgan’dan söz etmek gerekiyor. Belli ki Vorgan, 1979’dan 2008’e kadar geçen sürede 15 hikayenin anlatıldığı kitabı kaleme alırken, okurun rahat okuması-hızlıca sayfa çevirmesi için gereken bütün dinamikleri göz önünde bulundurmuş. Kısa ve basit cümleler, akılda kalıcı sahneler, gevşek bir doku, bolca diyalog ve “Acaba şimdi ne olacak?” sorusunu sıkça sorduran bir üslup. Bütün bunlar okurun kitaba bilimsel bir çerçevenin içinde yaklaşmasını engelliyor elbette ama zaten bu kitapla olan ilişkiden muradımız da bir Oliver Sacks kitabı okuduğumuz zamanla aynı olmamalı. Kitap kendimize bakışımızda temel birkaç soruyu sordurmak ve kolay okunmak konusundaki vaadini yerine getiriyor.

“Bir Psikiyatristin Gizli Defteri”, şaşırtıcı vakaları ve hastaları payalaşan bir kitap olmaktan öte, bir psikiyatristin zihnine ve mesleki yaşamına yapılan yolculuk olarak ilgi görecektir.

17 Mart 2013 Pazar

Hür Yumer: "Ahdımvar"

Kitabın arka kapağındaki fotoğrafına bakıyorum uzun uzun. Kucağındaki kedi, kediseverlerin o çok iyi bildiği hareketle yarı teslim olmuş yarı kaçmak ister bir halde. Sağ omzuyla kedinin başını objektife yönlendirmeye çalışmış Hür Yumer. Sanki başıyla da yön vermek istemiş; gözleri son anda muzipçe yakalamış fotoğraf makinesini. Çenesindeki çukur yukarı kıvrılmış, bir iki saniye içinde gülümsemesinin kahkahaya döneceği kesin. Belki de bir söz çıkacak ağzından, muhtemel ki "Bak, bak, şuraya bak," diyecek kucağındaki kediye. Kedinin adı ne acaba?

Fotoğraf altındaki ilk cümleye bakıyorum sonra: "Henüz bir masal olan şu zaman, sana göstermeden bir yere gizlenmiş olabilir."

Bir kedi gibi kucağıma alıyorum o cümleyi. Hür Yumer'in kedisi, Hür Yumer'in cümlesi. O cümleye dünyayı göstermek değil amacım, dünya onu görsün istiyorum.


Kitabın ilk sayfasındaki yaşam öyküsü şöyle: İstanbul doğumlu (1955-1994). Grenoble Üniversitesi İktisadi Bilimler Fakültesi'ni bitirdi. İ.Ü. Yabancı Diller Bölümü'nde Fransızca okutmanlığı yaptı. Edebiyat çevirileriyle tanınan Hür Yumer'in başlıca çevirileri şunlardır: Doğu Öyküleri, Marguerite Yourcenar (Adam, 1985), Bir Ölüm Bağışlamak, Marguerite Yourcenar (Adam, 1988), Giacometti'nin Atölyesi,  Jean Genet (Metis, 1990), Ölüler Ansiklopedisi, Danilo Kiş (Remzi, 1991).

O kadar.

Sonra ilk öyküyü açıyorum. Mesed. Oktay Rifat'tan yaptığı alıntının sonrasındaki satırları okuyorum.

"Sana yazmaya başlarken adının anlamını bile bilmediğimi fark ettim. Sana başka bir ad vermeye dilim varmıyor. Sana yazmaya başlamak bile sana kıymak aslında... Yazmak!"

Ardı ardına sıralanıyor güzelim öyküler. Hür Yumer'in öyküleri. Okuyorum bitiyor. Ama bitmiyor bir türlü.

Aklıma Sırma Köksal'ın harika "Akrep 'ideal'i sever" yazısı geliyor. "Akrep derin suların gamlı yolcusudur. Hep daha derine inmeye çalışır, indikçe iner, inmenin sonu yoktur, çıkmaya çalışır, o zaman tehlikeli olur. (...) Akrep zaten toplu yapılan şeyleri de pek sevmez, tekil işlerin insanıdır, keşiş ruhludur. İnzivaya çekildiği yer ise kendi düş dünyasıdır. (...) Bazı Akrepler ise fikirleri değil, düşleri sever, Sylvia Plath "Mantıktan kaçış yok mudur?" diye sormuştu acı acı. Ama Akrep sadece düşünüp kurmaz, eyleme de geçer. Tekil eylemlerinde intihar ona uzak değildir. Sylvia Plath gibi, çevirmen ve şair Hür Yumer de intihar etmişti. Ama Akrep başkalarına karşı da eyleme geçer. Burada da dürüstlükten yanadır. Kalbinizi en kıracak bir gerçeği, artık hiç bilmek istemediğiniz bir zamanda, yaklaşık olarak olayın üstünden on sene geçtikten sonra açıklayıverir. Sizi uyarıyordur."

Baştan başlıyorum okumaya. Bir uyarı olduğunu düşünerek her satırın.


Hür Yumer'in öykü kitabı elimde: Ahdımvar.

Kitabın kucağına yatıyorum belki de adı Panter olan o kedi gibi. Bütün o satırların içinde kaybolmaya, o yolun ucuna kadar koşmaya Ahdımvar benim de...

 

8 Mart 2013 Cuma

Engin Ergönültaş'tan bir roman: Minare Gölgesi

Bir kitabı okumadan tavsiye edeceğim şimdi. Yazarının adını söylediğimde, özellikle bir kuşağın neden böyle yaptığımı anlayacağını düşünüyorum: Engin Ergönültaş.

Ankara yıllarımda, dostum Levent Gönenç ile mizahın muhalefetiyle adım adım ilerlemeye çalıştığımız o yıllarda, Engin Ergönültaş adı bizim için tanığı olamayacağımız dünyalara açılan bir pencereydi. Şehrin korunaklı alanındaki yaşamlarımızın kapalı ve kırılgan haliyle yüzleşebilmemiz için bir pusulaydı onun çizdikleri. Levent Cantek "Türkiye'de Çizgi Roman" adlı kapsamlı ve önemli kitabında çerçeveyi daha iyi çiziyor: "Ergönültaş, ezilmiş insanların, marjinallerin argoyu, cinselliği, şiddeti kullanışlarını ustaca masseden öykücülüğü ve backgroundu tamamlayan çizgileriyle yeni anlatıcılar arasında farklı bir yere oturur. Süalp'in mizahla yaptığını daha gerçekçi, sert bir dille anlatarak özgünleştirir. Komikliği yalnızca çizgide bırakır -ki bu çizgi komik çizgiden ziyade 68 ve underground comics akımının devamcısı olarak özellikli bir çirkin çizgiye tekabül eder."


Zalim Şevki ve Kelek Osman ikilisinin maceralarında, Cantek'in bu tespitlerini tümüyle görrüz. Ötesi, şimdilerde çokça konuşulan kentsel dönüşümün, sosyolojik yansımaları müthiş bir mizahın içinde her macerada bir tokat daha atar bize. Background tesbitini bu noktada bir adım ileri götürmekte fayda var. Ergönültaş çizgisi, arka planlar sayesinde hikaye içinde hikaye anlatarak, bakmakta olduğumuz sayfada birden çok olayı görmek ve takip etmek konusunda ders niteliğindedir. Çizgilerde karşılığını bulan "bakmak-görmek" eksenini, hikayelerine de taşır ve sınıflar arası ilişkileri görmeye başlamamızı sağlar usta çizer.

Üstelik Ergönültaş hikaye kuruşunda ve bunu çizgiye aktarışında, kahramanlarının tarafını tutmak gibi bir davranışın içinde değildir. Bireyler iyinin ve kötünün içinde hemhal olurken, hesaplaşma hep toplumsal olanla yani büyük resimle gerçekleşmektedir. Levent Cantek'in usta işi yorumuna son katkım ancak şu olabilir; ziyadesiyle komiktir Ergönültaş'ın çizgi romanları. Benzersizdir.


İletişim Yayınları'ndan ustanın romanının çıkacağı haberi geldiğinden beri heyecanlıyım. Sonunda dayanamadım, okumadan tavisye etmeye karar verdim. Ama tavsiyem romanla sınırılı değil. Ulaşabildiğiniz kaynaklardan Engün Ergönültaş'ın çizgi romanlarına da ulaşın derim. Benden söylemesi.

Minare Gölgesi bu günlerde raflarda olacak. Yayınevinin tanıtım metniyle noktalıyorum tavsiyemi.

Bir yoksul mahalle peyzajı... Sürüsüne bereket kedi köpek, cam çerçeve, mutfak soba, duvar kaldırım, cami minare değil ama sadece; insan hallerini, kalpleri nazmeden bir peyzaj. İklimle akraba, kâh rüzgârın, kâh yağışların, kâh yaz sıcağının refakatinde, delirmenin ayartısıyla koyun koyuna, kırık gönüllü hayatlar... Çaresizliğin içinde ümidini ve iç huzurunu taştan çıkartan, kimi de çıkartamayanlar...

Hele ümidin taşocağındaki kadınlar...

İçinde, bir eski “orospunun” hikâyesi. İçinde, mahalleye yatır olmuş bir uyuyan adam hikâyesi.

İçinde, bu “büyük” dünyadan büyülü kuytulara ve birbirlerine sığınan iki çocuğun hikâyesi – yolu, minarenin şerefesine çıkan...

Büyük bir çizer olarak zaten edebiyata peri tozları serpmiş olan Engin Ergönültaş’tan, üzerinde beş sene çalışılmış büyük bir roman.

Emma Peel: "Bakmak"


Karşıdaki Adam: Neden öyle bakıyorsun?
Emma Peel: ...
Karşıdaki Adam: Yapma lütfen, rahatsız oluyorum. Dik dik bakma!
Emma Peel: Bakışlarımdan değil bakabiliyor olmamdan rahatsız oluyorsun sen. Sana bakılabiliyor olmasına bile tahammülün yok.
Karşıdaki Adam: Saçmalama! Varsa bir söyleyeceğin söyle, yoksa çekip gidiyorum.
Emma Peel: Gidemezsin. Buna cesaretin yok. Tek başına bir hiçsin çünkü, bunu ikimiz de biliyoruz. Şimdi otur oturduğun yerde. Ben bakacağım sen de o bitmeyen tedirginlikle yaşamaya devam edeceksin.

4 Mart 2013 Pazartesi

Marty McFly’ın Ezber Bozan Maceraları

Aşağıda okuyacağınız yazı "Lanterno Magico" isimli sinema fanzininin 2005 yılının Kasım ayında yayımlanan ve seksenleri mercek altına alan altıncı sayısında yer almıştır.


Eylül rüzgarıyla bilinmeze savrulmaya başladığımız yıllardı. İşin garibi bütün o bilinmezliğin önünün/ardının güzel olduğu, olacağı söylendi bize. Baştan biliyorduk öyle olmadığını, olmadı da zaten. Kendimize bir araç yapıp geleceğe yolculuk etmek belki bizi kurtarırdı; geleceğe gitmek isterken geçmişe düşmek bile iyiydi açıkçası; umutsuzluktan iyidir her şey. DeLorean bulamayacağımıza göre Murat 131’den bir araç yapabilir, akı kapasitörünü yapmasak da tüpgazdan faydalanabilirdik. Geleceğin bilgisiyle donanmış olarak geçmişte at koşturmanın rahatlığıyla ufak tefek şımarıklıklar yapardık; “kimse bana korkak tavuk diyemez,” derdik sinirlendiğimizde, babamızı/atamızı şekillendirirdik –yenmese de babasını yenebileceğini göstermek istemez mi her evlat-, annemize aşkı öğretirdik en Freudyen yönümüzle, sıradanlığın kıyılarında dolaşmaktan kurtulur elimizde gitarımızla bir efsane olurduk, kırmızı anorak bir yeleğimiz bir de boğazlı beyaz spor ayakkabılarımız olsaydı hele nasıl da koşardık maceradan maceraya... Yapamadık bunları. Bir film izledik, onunla hayalimizin bütün perdelerini açtık, amma ve lakin yapamadık…
 
O yıllarda video kiralama dükkanları vardı, iyi kopya kiralardı kimileri, “Aman bunu alın görüntü süper, birinci kopya, daha çamur gibi olmamış,” derlerdi. Bir kaset birkaç ev dolaşırdı, makbul olan Betamax idi; VHS çok uzun süre sonra üstünlük kurabildi. Videokasetlerin sırtlarında kırmızı gazlı kalemle filmin adı yazılmış olurdu; tabii bir de dükkancının grafik yeteneğine göre yerleştirilmiş süslemeler. Bütün bilgiler oraya sıkışırdı genelde; filmin orijinal ve Türkçe adı, oyuncuları, yer kalmışsa yönetmeni...
 
Bilim-kurgulara ayrı bir meylederdi gönlümüz. İngilizce konuşmak yeni moda olmuştu o yıllarda (zaten Tonton da yarı İngilizce yarı Türkçe seslenirdi ulusa), science-fiction demeyi tercih ederdi çoğu genç; öyleleri daha çok Terminator’un suyunda yüzerdi zaten. Biz burcumuzu Blade Runner’la belirlemiştik; Alien, Mad Max, Star Wars beğeni bahçemize sağlam kök salmıştı. Ama o video kiralama dükkanlarında bir film vardı ki, gençliğini o yıllarda yaşayanların dil birliğini oluşturdu: Ne de olsa hepimiz bir “Geleceğe Dönüş” yaşamak istiyorduk.
 
 
Neyse ki yönetmen Zemeckis ve yapımcı Spielberg umut pencerelerimizi uzun süre kapalı tutmayıp ikinci ve üçüncü bölümlerini de sundular bize –yıllar geçince öğrendik çoğu bölümün iç içe çekildiğini-. Demir Lady Thatcher ile kovboy eskisi Reagan’ın yeni-sağ politikalarının, muhafazakar vizyonlarının, ahlakçı söylemlerinin uzantılarını aramak aklımızın ucundan bile geçmeden daldık Marty McFly’la maceraların en hasına. İşin hoş tarafı görelilik kuramı yeni girmişti dimağlarımıza, teorinin karşılığını görmek için bundan eğlenceli yol olabilir miydi? Orta sınıf Amerikalının rüyasını yeniden kurmaya yönelik bütün göndermeler biraz bile bile, biraz da körlemesine kaçtı bakış alanımızdan; kaçmasını istedik. Serinin üç filminin de erkek egemen bir dünya önermesi, modern çağ kovboylarının düellolarını yeniden üretmesi, “güç”ü öne çıkarması umurumuzda olmadı açıkçası. Düzen’in bozulması dünyanın (dünya denilen Amerika’dan başka yer olabilir mi?) en büyük düşmanıydı bu filmlere göre; varsın olsun, zaten Eylül’ün kara rüzgarı da bize aynı önermeyle yaklaşmamış mıydı? Kovboy söyleminin ve gücün silah üstünden yüceltilmesinin üçüncü bölümde iyice cilalanmasına da “ne gam, ne keder” dedik; 80’lerde bütün erkek çocukların ne büyük hayallerinden biri Marty McFly olmak değil miydi?
 
Cuntanın pişirip servise sunduğu siyasi partiler ortalıkta cirit atıyor, onların vuramadığı hedefleri Tonton Özal es geçmiyor, sürgünden dönüşünü kutladığımız Livaneli, glasnost mimarı Gorbaçov’la öpüşüyor, bugün kansere kurban vermeye başladığımız Çernobil çocuklarının doğumunda Cahit Aral adında bir bakan radyasyonlu çaylar içiyor, Lech Walesa’nın bıyıkları gazete sayfalarını süslüyor, İhsan Doğramacı akademiyi YÖK ediyor, Berlin Duvarı yıkılıyordu… Biz bunları görüyorduk, bunları biliyorduk ama ne zaman o üçlemenin başına otursak uçan kaykaylarımıza binip havada süzülmekten başka şey düşünmüyorduk. Marty McFly, sıkşmış ruhlarımızın zamanda/mekanda/olay örgüsünde dilediğince dolaşan kardeşiydi. Tragedyanın bütün yapı taşlarını yanında taşıyan ama teknolojinin yardımıyla ezberleri bozan kardeşimiz.
 
 
“Geleceğe Dönüş” serisi üstüne bir film okuması, senaryo değerlendirmesi yapsam, şu an’a kadar yazdıklarımdan fazlasını söylerdim sanırım. Ama gençliğini benim gibi 80’lerde yaşamış çoğu gencin en büyük “kaçış”larından biri olan bu film hakkında, kişisel sayıklamalardan öteye geçmek istemedim. Kişisel deyince… Böyle bir yazının benden istenmesinin özel bir nedeni de var. Bir yazar olarak bugüne kadar pek söylemediğim ama böyle bir yazıda yerini bulacak bir özel durum. Bu durumun özelliğini anlatmak için bir anekdotun tam zamanı: ODTÜ’de bir öykü okuma saati. İlk kitabım “Fildişi Karası” çıkalı kısa bir süre olmuş. İstanbul’dan gelen yazarlar, Ankaralı ev sahibi yazarlar, Edebiyat Kulübü’nün yetkilileri ve edebiyatseverler, özellikle de öyküseverlerden oluşan bir dinleyici kitlesi. Bütün katılımcılar öykülerini okudu; ben de kitaptan bir öykümü okudum. Okumalar bittikten sonra okuma saati ve paneli idare eden yazar arkadaşımız sorulara geçebileceğimizi söyledi. Ön sıralardan bir okur ısrarla, heyecanla el kaldırıp bana bir soru yöneltmek istediğini söyledi. Öyküm ya da yazı dünyamla ilgili geleceğini düşündüğüm soruyu dikkatle dinlemeye başladım. Ama genç edebiyatsever ayağa kalkıp yıllardır peşimi bırakmayan (açıkçası bundan rahatsız da değilim) soruyu sordu: “Siz Geleceğe Dönüş’te Michael J. Fox’u seslendiren kişi misiniz?”
 
Bu filme özel ilgimin nedeni, devlet televizyonunda ve özel kanallarda defalarca yayınlanan (ve ne tuhaftır her seferinde yeniden seslendirilen) üçlemenin en bilindik yorumlarından birinde Marty McFly karakterini seslendirmiş olmam değil tabii ki. (Belirtmek isterim ki bu işi benden sonra da değerli seslendirmeciler hakkıyla yaptı.) Filmi politik bir merceğin altına yatırmaya kalksam, dünyaya bakışımla örtüşmeyen hücrelerden oluştuğunu görebilirim. Ama ne olursa olsun “Geleceğe Dönüş” serisi, sindirilmiş ve tatsız on yıllık bir dönemin (sonrası çok mu tatlıydı sanki), en keyifli görüntülerinden bir kısmını sundu bize. Dileyen Zemeckis’in büyülü üçlemesine dilediği yorumu getirebilir. Ben sadece 70’ler tüketilmeye başlandıktan beri 80’lere saldıran yeniden-üretim meraklılarının “Geleceğe Dönüş” serisine el atmamalarını ve eğrisiyle doğrusuyla bu filmi anılarımızdaki gibi bırakmalarını diliyorum. Zaten Michael J. Fox’un eli, serinin bir bölümünde olduğu gibi “yok oldu” gitti. Hiç değilse anılarımız sağlam kalsın.
 
 

3 Mart 2013 Pazar

"Bu bir pipo değildir!"

Aynaya bakıyorum, kimim ben (…), ölümle yüz yüze geldiğimde, nasıl davranacağımı bilmek istiyorum. Tenim korkabilir, ben korkmuyorum.
 
En çok bu cümlelerden etkilendiğini yazmışsın. Bütünden çekip çıkardığın bir parçayı kişiselleştirme, kendine özel kılma isteğini anlayabiliyorum. Bütünü bir kenara koyup cümleleri birbirleriyle yarıştırmak, birini diğerinin önüne geçirmek, birinci gelenin hangisi olduğunu diğerlerine göstermek istercesine altı çizili cümleler yaratmak, oyunumuzun en heyecanlandırıcı yönlerinden biri. Evet, birbirimize yeniden kurallarını anlatmadan oynayabileceğimiz bir oyunumuz var; okumak. İşin keyifli yanı, ebeleyen-ebelenen, yenen-yenilen, kazanan-kaybeden olmadan oynanabilen, bitişsiz bir oyun bu. Çocukluğun erken inen akşamlarında, pencereden yarı beline kadar sarkan bir annenin, yemek hazır bağrışlarıyla sonlanması gerekmeyen, mahallenin zengin çocuğunun, topumla kimseyi oynatmayacağım bencillikleriyle lekelenmeyen, üç-beş yaş büyük bitirimlerin fiziksel güç gösterileriyle yaralanmayan bir oyun bu. Metinler hepimize eşit uzaklıkta duruyor. O satırlara ne kadar yanaşıp ne kadar uzaklaşabileceğimizi belirleyen değişkenler toplamına hayat diyoruz ve hayatımızdan izin almadan oynuyoruz.
 
Okuyoruz.
 
Masallara meraklı çocuklardan söz etmiştin bir keresinde. Gecenin gelmesini, masal okuma saatinin yaklaşmasıyla eşdeğer gördüklerinden karanlığa âşık olan çocuklar. Kırmızı başlıklı kızın kıyafetinin ayrıntılarını, orman yolundaki ağaçların sayısını, kurdun çıkardığı sesi (anne/babanın yani hikâye anlatıcısının sesi değil midir bu?), en önemlisi masalın sonunu ezbere bilen çocuklar. Bütün ‘ezberlemişliklerine’ rağmen, masal biter bitmez yorgun düşmüş ebeveyne, bir daha anlat, diyen çocuklar.
 
Neden yeni bir masal dinlemek istemez de, yeniden, yeniden aynı dünyaya girmek ister bir çocuk? Biz de her yeni dinleyişte/okuyuşta kurmacadan süzdüklerimizi kendi gerçeğimize (kendi ‘şimdi ve burada’mıza) katmaya çalışmıyor muyuz? Sevdiği masalın her yeniden anlatılış an’ını özlemle bekleyen çocuklardan ne farkımız var? Hayatla kurmaca arasındaki sınırda yürümeyi ve hangi anda hangi tarafın topraklarına bastığımızı bilmeden yol almayı seviyoruz.
 
Bir cümlenin altını çizmek… Neden? Kitabı bir daha elimize aldığımızda nerelere öncelik verdiğimizi hemen görebilmek için mi, başkalarına ödünç verdiğimizde (işin garibi bunu da pek yapmayız) altını çizdiğimiz cümlelere bakarak bizi daha iyi tanımalarını sağlamak için mi, içine girdiğimiz kurmaca dünyanın haritasında izler bırakabilmek için mi yoksa yazarın eşit uzaklıkta durduğu cümleler arasındaki dengeyi bozabilmek için mi? Belki de hepsi… Kişiselleştirme çabası bunun tek açıklaması olamaz değil mi?
 
Kimi zaman bir cümleyi, özenli bir el yazısıyla defterimize aktarıyoruz (nasıl da düşkünüzdür o defterlere değil mi?). Başkalarının kaleminden çıkmış bir defter dolusu cümleye neden gereksinim duyuyoruz? Yazarın dünyasının temize çekilmesi mi gerekiyor? Hayır! Okur olmanın, bütün o cümlelerin asıl sahibi olmak anlamına geldiğini çok iyi biliyoruz.
 
Bizler, yazarın simgeleştirdiği imgelerin şifre kırıcılarıyız. Okuyoruz.
 
Büyük keşifler döneminde yaşamayı çok isterdim. Hem de bir kâşif olarak. Ama sadece o bilinmezlerle dolu yolculuklara çıkmak için değil; benden önceki keşiflerin hikâyelerini, kâşiflerin seyir defterlerini okuyabilmek için. Macellan’ın günlüğünü okumadan Ümit burnuna gitmenin ya da Kolomb’un anılarını hatmetmeden Amerika’ya yollanmanın ne anlamı var ki? İşte bu yüzden yeni bir yolculuğa çıkmadan Dostoyevski’nin, Nabokov’un, Poe’nun, Fowles’un, Çehov’un, Atılgan’ın, Tanpınar’ın, Atay’ın, Pamuk’un ve daha nicelerinin seyir defterlerini, (bütün ‘ezberlemişliklerine’ rağmen, masal biter bitmez yorgun düşmüş ebeveyne, bir daha anlat, diyen çocuklar gibi) bir daha okuyoruz. Hangimizin Don Kişot cildi karıştırmaktan paramparça olmamıştır ki?
 
Aslında sana bütün gerçekleri anlatmak niyetindeydim. Yazıyla olan ilişkim konusundaki gerçekleri. Ama sonra, ortak dilimiz, bitimsiz oyunumuz geldi aklıma. Beni anlayabileceğin tek dil üstünden konuşmayı yeğledim. Don Kişot’u okumuş insanların, Magritte’in tablosuna bakıp da “bu bir pipo değildir” derken, bıyık altından gülmelerini sağlayan dil, Atay’ı okumuş insanların korkuyu beklemenin bile keyfini çıkarabilecekleri oyun. Beni anlayacağını biliyorum; en azından bütün bunları bu yüzden yazıyorum.
 
Yine de gitmeden bir gerçeği paylaşmalıyız; bütün o cümlelerin asıl sahibi okurlardan biri olarak, bana ait olmayan o cümlelerin bir kez daha altını çizmeni istiyorum. Ya da kendi dünyana hapsedebilmek için defterine not etmeni…
 
Aynaya bakıyorum, kimim ben (…), ölümle yüz yüze geldiğimde, nasıl davranacağımı bilmek istiyorum. Tenim korkabilir, ben korkmuyorum.