24 Şubat 2013 Pazar

Oscar yayınında bizim stüdyo

Oscar gecesini bir de kendi cephemizden anlatmak isterim.

Gecenin Türkiye’deki canlı yayınını gerçekleştiren NTV ve benim de içinde bulunduğum Oscar sunum kadrosunun cephesinden. Bu kadronun temel taşları Tuğrul Eryılmaz ve Mehmet Açar’dan oluşuyor. Bir de kırmızı halı bölümünü yorumlamak için aramıza katılan modacılar var. (Bu yıl Zeynep Yapar ve Arzu Kaprol ile birlikte olacağız.)

Ama gecenin asıl sahibi, asıl yorumcuları izleyiciler. İzleyicinin gerilimi daha kırmızı halı bölümünde başlar; gördüğü her kıyafetle ilgili bilgileri hemen ister. En ufak bir yanlış bilgide, hatta geç kalmış değerlendirmede bile hemen mailler gelir, sosyal medyada hareketlenme olur. “Siz kırmızı dediniz ama benim televizyonumda o elbise pembe görünüyor, biraz dikkat lütfen!” diyen izleyici yorumu hatırlıyorum.

İzleyicinin önem verdiği, dikkatle izlediği bir geceyle ilgili gerilimini anlıyor ve saygı duyuyorum. O nedenle söyleyeceklerim bir savunma gibi algılanmasın. Kimi zaman futbol yorumcusuna duyulan öfke devreye girer. Olağandır böyle şeyler.

Bizim için yayın gecesi akşamüstü başlar, setin hazırlığı, yayıncı kuruluştan gelen sayfalar dolusu senaryonun incelenmesi, bu senaryonun akışına göre reklam aralarının saptanması falan filan… Ama yayın başladığı andan itibaren işler önceden çalışıldığı gibi gitmeyebilir; bir konuşmanın saniyelerle uzaması, yayındaki kısa süreli bir kopukluk, kırmızı halı geçişinde beklenmedik bir duraksama ya da aniden oluşan yoğunluk… Hepsi bizim yayınımıza yansır. Bu durumda yayında olacağımız süre aniden uzayabilir veya kısalabilir. Birilerinin sözünü yarım kesmek ya da uzatmasını istemek gerekebilir.

Filmlerle ilgili yapılan yorumlar da kızdırır izleyenleri, yorum yapılmaması da… “Siz kim oluyorsunuz da falanca film hakkında şöyle diyorsunuz,” mesajları havada uçuşmaya başlayabilir her an. Kimileri iyice taraftar ruhuna bürünür ve kendi tuttuğu filmle ilgili olumsuz bir cümle duymaya dayanamaz hale gelir. Bu arada bizler stüdyo ışıklarının altında yaklaşık yedi saat boyunca yerimizden bir an olsun kalkmadan, kahve-çayla geçen saatlerde dinamik olmaya çalışırız. Ödül aralarındaki bir gösteriyle ya da senaryoda detaylandırılmamış bir sunucu şakasıyla uykumuz açılabilir. Tuğrul Eryılmaz’ın zeka dolu cümleleri, Mehmet Açar’ın zihin açan yorumları, başta Handan-Emrah-Erma’dan kurulu olan ve yayını çekip çeviren ekibin enerjisi, NTV canlı yayın ekibinin işbilirliği olmasa sabahı nasıl görürüz bilmem. Ama sonuçta sabahın ilk ışıklarıyla yayının sonuna gelinir. “En İyi Film” aşamasında bizim de heyecanımız artar, ne de olsa bizim de gönlümüzden geçen bir film vardır. Sonuçlar açıklanır; sunucu kameraya “Önümüzdeki yıl görüşmek üzere,” dedikten sonra yönetmenim kulağıma “İki dakikada toparlamamız gerekiyor, yayın sarktı,” der. Tuğrul Eryılmaz, Mehmet Açar ve ben o iki dakikada ancak vedalaşırız; yayın biter.

Binadan çıkarken yeni bir haftanın ilk iş gününde içeri girenlerle selamlaşırız. Sabahın köründe, insanlar işe giderken, otobüs duraklarına koştururken üstümdeki takım elbiseye bakıp gülerim. Gece boyunca neler yaşandığını düşünürüm ve aklımdan hep aynı cümle geçer: Oscar sadece sinema değildir.

Oscar sadece sinema değildir!

Öncelikle 10 Ocak günü yapılan adayların açıklanması törenine gidelim. Bu törende 1972 yılından beri ilk kez asıl törenin sunucusunu gördük. (1972'de de ödül töreninin ev sahipliğini yapmış olan Charlton Heston tarafından açıklanmış adaylar.) Bu yıl da adayları gecenin ev sahibi Seth MacFarlane, yanına Emma Stone’u alarak ve sıradan şakalarla bezenmiş bir sunumla açıkladı adayları. Bu sunucuların seçimine ve aday açıklama töreninde de MacFarlane’in karşımıza çıkacak olmasına, izlenme oranları üstünden bakmakta fayda var. Son on yıldır Oscar ödül töreninin izlenme oranları dalgalı bir seyir izliyor. Titanik’in zaferiyle sonuçlanan 1998’de bir rekor kırarak 57,25 milyon izleyiciyi ekran başına çeken ödül töreni, dünya üstünde 40-45 milyon izleyici aralığından aşağı düşünce yayıncı kuruluşta tedirginlik başlıyor ve bu dalgalanmanın önüne geçebilmenin çeşitli formülleri devreye giriyor.
 
 
Hafıza tazelemek için son beş yılın ödül töreni sunucularına ve izlenirlik rakamlarına bakalım:
 
80. Akademi Ödülleri – 31.76 milyon – En İyi Film: No Country for Old Men (Sunucu: Jon Stewart)
 
81. Akademi Ödülleri – 39.94 milyon – En İyi Film: Slumdog Millionaire (Sunucu: Hugh Jackman)
 
82. Akademi Ödülleri – 41.62 milyon – En İyi Film: The Hurt Locker (Sunucular: Alec Baldwin & Steve Martin)
 
83. Akademi Ödülleri – 37.63 milyon – En İyi Film: The King’s Speech (Sunucular: Anne Hathaway & James Franco)
 
84. Akademi Ödülleri – 39.30 milyon – En İyi Film: The Artist (Sunucu: Billy Crystal)
 
Görüldüğü gibi son beş yılda Billy Crystal gibi konunun uzmanı eski topraklardan Anne Hathaway-James Franco ikilisi gibi MTV kuşağının hayranlığını ellerinde tutan isimlere her tür sunucu tarzı denendi. Aday filmlerin sayısından salon yerleşimine, yayının süresinden kırmızı halı esprilerine kadar her tür yenileme yoluna gidildi. Aslında rakamlara bakınca durum kötü görünmüyor ama elbette izlenirlik oranlarının katlanarak artması arzulanıyor. Bu yıl da hem televizyonun hem sinemanın genç, izlenen, eğlendirici bir rol modeli, son beş yılın yükselen değeri sunucu olarak seçildi. Hem yayıncı kuruluş hem de Akademi, Oscar’a genç bir ilginin oluşması için ellerinden geleni yapıyorlar anlayacağınız. Bu çabanın sonuçlarını ve Seth MacFarlane’in nasıl bir ilgiyle karşılanacağını 24 Şubat'tan sonra öğreneceğiz elbette. Genç izleyiciyi hem ödül töreniyle hem de Hollywood’un yeni üretim dalgasıyla daha çok dirsek temasına sokmak Akademi’nin temel arzusu ve bu konuda meslek birliklerinin rolü oldukça belirleyici. Özellikle de 2012 rakamlarına göre 5783 üyesi olan Akademi’de, 1311 oyla en büyük grubu oluşturan Oyuncular Birliği’nin rolü. Üye sayısı artık 6000'i geçti. Ayrıca bir de yeni oylama sisteminin yaratacağı değişiklikler var; yeni elektronik oylamanın.
 
Unutulmamalı ki, Oscar ödülleri merkezi kucaklamak isteyen sektörün bir sonraki yıldaki üretimi için de belirleyici modeller sunuyor. Bu nedenle Jennifer Lawrence, Anne Hathaway gibi genç ve gençlerin ikonları adayların varlığı Akademi için önemli. Gerçekçi olalım; birçokları için sinemanın heyecanı olan Oscar, bazıları için sadece sektörün popülerliğinin yükselmesi, yurt dışı satışlarının artması, yayın reklam gelirlerinin ikiye üçe katlanması, sponsorların mutlu olup daha çok yatırıma yönelmesi gibi anlamlara geliyor.
 
Kısacası, Oscar sadece sinema değil.

Hayat hüzünlüdür ama yıkmaz bizi

Klişe tanımlamaların nasıl, ne zaman ortaya çıktığını merak ederim. Kimi zaman da rahatlıkla anlarım bu durumu. Miles Davis'in Kind Of Blue albümünü dinleyenin aklına "çığır açıcı" ya da "kilometre taşı" klişelerinden başka ne gelebilir ki? Hangi tanımlama karşılayabilir ki, ilk dinleyişin verdiği hissi? Hele bir de bu dinleyişin gerçek zamanında, yani albümün yayınlandığı 1959 yılında gerçekleştiğini düşünün.


Bilinir ki albüm, Columbia şirketinin New York 30.Cadde'deki stüdyosunda 2 Mart ve 22 Nisan 1959 tarihlerinde yapılan iki oturumda, toplam dokuz saatte kaydedilmiş. Miles Davis'in performans artırıcı olduğuna inandığı çalışma tarzı, usta müzisyenlerin parçalarını daha önce çalışmalarını engelleyen bir yöntemdi. Stüdyoya girdikleri anda parçanın ana yapısını bile bilmiyorlardı. Belli bir akor düzeni üstüne doğaçlamanın ruhuna hakim, bebop müzisyenleri için bu zorlayıcı bir deneyim değildi elbette. Akor yapısı kadroya Bill Evans tarafından bildiriliyor, Davis de doğaçlamalar için nasıl bir melodi yapısı düşündüğünü ve ölçüyü veriyordu. Böylesi bir çalışmanın içinde, bu efsane albümün neredeyse tamamının bir seferde kaydedildiğini unutmamak gerekiyor. (Sadece Flamenco Sketches iki kerede kaydedilmiş, yani beş şarkı altı kayıtta tamamlanmış.)

Böylesi bir kadrodan başka ne beklenirdi ki zaten: Piyanoda Bill evans, davulda Jimmy Cobb, basta Paul Chambers, tenor saksafonda John Coltrane, alto saksafonda Julian Cannonball Adderley ve Freddie Freeloader şarkısının piyanosunda Wynton Kelly.

Davis, şarkı süreleri doğaçlama aralıkları ve tonlar konusunda bütün kadroyu özgür bırakmıştı. Aslında ortaya nasıl bir sonuç çıkacağı konusunda bütün ipuçlarını ilk şarkı So What'da bulmak mümkündür. Evans'ın kısa gezintisinin ardından, Chambers'ın kaydırmalı bas riff'i ve nefeslilerin patlamaya hazırlanan vurgusu. Sonrasında Davis'in hüzünlü ama başeğmeyen solosu gelir. Bu solo, sanki albümün bütün diğer sololarının da ana cümlesini belirleyen bir tona sahiptir. "Hayat hüzünlüdür ama yıkmaz bizi."

Kişisel olarak Miles Davis müziğinin bu sessiz öfkesi her zaman ilgimi çekmiştir. Evet, bir hüzün vardır ama giderek meydan okumaya dönüşür bu. Miles'ın müziğinin hikayesi o kadar gerçek bir hüznü damarlara işler ki, güçlendirir bu insanı. Hüzün, güç haline gelir. O hüznü anlayamayan insanlara karşı bir güç. Kimi zaman bunun yazıdaki karşılığını aramışımdır. Hüzünden doğan bir öfke. Örneğin Kind Of Blue'daki Blue in Green parçasının yazıdaki karşılığı...

Klişeleri yaratırken klişeleri yıkan bir albümdür Kind Of Blue.



YouTube'dan albümün ellinci yılı şerefine tanıklıklar ve yorumlarla bir video.

22 Şubat 2013 Cuma

Oscar Adayı Filmlere Farklı Afiş Tasarımları

Gallery 1988, Oscar adayı dokuz film için farklı sanatçılardan farklı afiş tasarımlarını paylaşmış. Böyle sürpriz tasarımlar, özellikle grafik anlatıma özen gösterenler için yapılıyor. İnternet ortamında ilgi gördüğü bilinen afiş-plak-kitap kapağı tasarımlarının, yazık ki ticari ortamda karşılığı olmuyor pek. Hatta geçtiğimiz yıllarda, piyasaya böylesi afişlerle çıkan kimi filmlerin, ticari arenadan mutsuz ayrıldığı bilinen bir gerçek.

Neyse, bizi şimdi işin ticareti ya da reklam felsefesi ilgilendirmiyor. Ben aşağıda üç afişi, tasarımcılarının adıyla paylaşıyorum. Bütün afişleri merak edenler siteye gidip bakabilirler.


AŞK/AMOUR (Matt Owen)


DÜŞLER DİYARI/BEASTS OF THE SOUTHERN WILD (Rich Kelly)
 

UMUT IŞIĞIM/SILVER LININGS PLAYBOOK (Joshua Budich)
 
 

18 Şubat 2013 Pazartesi

Stanley Kubrick ve "The Shining"in Gizemleri

Room 237, Cannes ve Sundance gibi hatırı sayılır festivallerde izleyici karşısına çıkmış bir belgesel. Rodney Ascher tarafından yönetilen belgesel, ilginç bir düşüncenin peşinden koşuyor.


Stanley Kubrick'in muhteşem Stephen King uyarlaması "The Shining"in içine yerleştirdiği düşünülen "gizli anlam"ları bir bir açığa çıkarma iddiası, bu ilginç düşüncenin temelinde yatıyor. Kubrick'in uyarlaması 1980'den bu yana çokça tartışmaya, incelemeye ve teori üretimine yol açmış durumda zaten. Ascher da belgeselinin dokuz bölümünün her birinde, gizli anlamların ve alt-anlamlar içeren unsurların üzerinde duruyormuş.


"The Shining"i hem roman hem de film olarak çok severim. Yeri gelmişken daha kapsamlı bir bakışla, King'i romancı Kubrick'i sinemacı olarak çok severim demem gerekiyor. Merakla beklediğim bu belgeselde, var olduğu söylenen o gizli anlamlardan daha öte bir bakış olduğunu düşünüyorum. Aslında önemli olan, alt anlamların peşinde koşmaktan çok, hem psikolojik değerlendirmede hem de sinema teorisinde yeni kapılar açmak olabilir. Room 237'nin bu yeni ve farklı bakış açılarını, biraz da ilgi çekici bir başlıkla izleyicinin ilgisini çekerek -hatta kült filmin hayranlarını bir anlamda tahrik ederek- tartışmaya açacağına inanıyorum.

Bu noktada hayranların tepkisinin ne olacağını da merak etmiyor değilim. Hayranlık bir noktadan sonra tutuculuğu da beraberinde getiriyor çünkü. O noktadan sonra, artık ortadaki sanat eseri değil, üreticisinin çevresinde oluşan efsaneler zinciri devreye giriyor. İzlediğimizi-okuduğumuzu-dinlediğimizi değil üreticinin varlığını sahipleniyoruz. "Var ya, bu adam çok başka bir adam abi," cümlesinin tekrarını ister hale geliyoruz. Belgeselin bu anlamda da zihin kurcalayıcı olmasını bekliyorum.

Açıkçası sinemanın -ve elbette bütün sanat üretimlerinin- yeniden ve yeni bakışlarla yorumlanması zihin açıcıdır. Dilerim Room 237, bu anlamda bir hayal kırıklığı olmaz.



 

17 Şubat 2013 Pazar

İntihar Dükkânı

1953 doğumlu Fransız yazar, senarist ve karikatürist Jean Teulé’nin, İsmail Yerguz çevirisiyle Sel Yayıncılık tarafından yayımlanan İntihar Dükkânı (Le Magasin de Suicides) adlı kitabı üstüne yazdığım yazıyı daha önce Fil Uçuşu'nda paylaşmıştım.

O yazıda romanın Patrice Leconte tarafından yapılan animasyon uyarlamasını merakla beklediğimi şu satırlarla ifade etmiştim: "Film yapım aşamasındaki kimi sorunlar yüzünden bir erteleme yaşadı ama fragman görüntüleri, dinamik, dünyası özel, dili farklı ve eğlenceli bir animasyon izleyeceğimizi fısıldıyor bize."

Sonunda İfİstanbul sayesinde filmi izleyebildim. Ancak ne yazık ki, beklentilerimin altında bir animasyon vardı karşımda. Öncelikle Leconte'un "üç boyutlu" tercihini gereksiz bulduğumu söylemem gerek. Animasyonun tek boyutlu yapısında bu izleme uygulaması, boyut katmaktan çok, çocukların pop-up kitapları benzeri bir kitaba bakıyoruz hissi veriyor. Üç boyutlu uygulamanın doyurucu karşılığı çok az planda kendini hissettiriyor.

Ama daha önemli sorun kitapta her yeni müşteriyle, hayatın anlamsızlığı üstüne yeni bir düşünce sayfası açılırken filmde bunun görsel zenginlik yaratma çabasıyla yok olup gitmesi. Oysa başlarda, sıkıcı büyük şehir yaşamını gri tonlarda ve İntihar Dükkanı'nı rengarenk işleyen yapı, daha eleştirel bir ton yakalanacağı hissini veriyordu. Ama küçük çocuk Alan'ın filme dahil olmasından sonra, hikaye kararlı bir şekilde akıp gidemiyor. Yönetmen varoluş sorununa mı yoksa çocuksu anlatıma mı odaklanacağı konusunda kararsız kalıyor. Üstelik kahramanımızın adının Alan Turing'e saygı duruşundan geldiği es geçilince bütün o renklilik de havada kalıyor.

Aynı kararsızlık olay örgüsünün temposunda da var. İlk bir saat boyunca ailenin dükkana ve mesleklerine bakış açıları tekrarlarla ve müzikal katkılarla yürürken, çözüme giden yol son düzlükte hızlıca geçiştiriliyor. Üstelik kitapta Alan'ın doğasının sonucu olarak gerçekleştirdiği çözüm, filmde planlı bir eyleme dönüşüyor.

Merak edenler için filmin fragmanını paylaşıyorum. Fragmanı izlerken bir kez daha "Keşke üç boyutlu olmasaydı," dediğimi hatırlatarak.

 

Öldürme işini "genelde" başkaları yapıyor!

İKSV ekibinin ve Salon tayfasının, editörümüz Emrah Kolukısa ile müthiş uyumlu çalışması sayesinde Cumartesi programında bu hafta, New York'tan gelen bir caz dörtlüsünü ağırladık: Mostly Other People Do The Killing.

 
Tam anlamıyla ayaklarının tozuyla geldiler programa. Hızlı bir ses provasından sonra da canlı yayında bir parçalarını seslendirdiler.
 
Açıkçası daha önce dinlemediğim, adını duymadığım bir grup. Kökleri Bebop'a dayanan, saldırgan bir caz yapıyorlar. Enstrümanların bir arada konuşmak istemediği, cümlelerin üst üste bindiği, dağınıklık ve tedirginlik hislerini tekrar eden, sabırsız bir müzik. İkinci Dünya Savaşı sonrasının anlamsız dünyasına saldırı nefeslerinin, günümüz cangılındaki tekrarı gibi. Melodinin çoktan mezara konulduğu, bu da yetmezmiş gibi armoninin de parçalarına ayrılarak "anlam" denilen şeyin yeniden tanımlanmaya çalışıldığı bir haykırış.
 
Beni fazlaca içine çeken bir müzik değildir bu. "Biz aramızda tartışıyoruz, kulağınızın algılayabildiği cümlelerden anlamı bulmaya çalışın," ukalalığını pek sevmem. Bir noktadan sonra oluşan kakafoni, aslında günümüz Türkiye'sinin tartışma bilmez halleri gibidir. Herkes bilgilidir, herkes kibirlidir ama kimsenin bir diğerini dinlemeye isteği yoktur.
 
Grubun performansı sırasında stajyerimiz Dilan "Cumartesi kafası diye bir şey varsa, işte bu müzik tam da onu anlatıyor," dedi. Sonra çok düşündüm bu yargıyı. Yapmaya çalıştığımız programın çoksesli ve dağınık bir ruh hâli mi var, yoksa programın hazırlanma aşamasında masanın başından kakafonik bir ses mi çıkıyor? Her ikisi de olabilir. Burada beni ilgilendiren, bu "konuşma kargaşasının" genç zihinlerin ilgisini çekiyor olması. Bir kısım genç Dünyanın şu anını anlamlandırmak için New Age fikirlerin peşinden koşarken, bir kısmı da cevapları kakafonide bulmak istiyor. "Anlam"ın gerçekten sığ suda boğulduğu an bu.
 
Grubun adını çok sevdik. Öldürme işini genelde başkaları yapıyor sahiden. Bütün o ses karmaşasını dinlerken aklımda Zero Dark Thirty filminden bir sahne vardı. Genç ve güzel CIA ajanı Maya ilk sorgulamasında kararlılıkla işkence yaptırır tutukluya. Bir baş hareketiyle tokat attırır. Uğradığı saldırılar karşısında kırılganlaşmış, güzel ama korumasız bir kadındır Jessica Chastain'in yüzünde hayat bulan Amerika. Sanki bu seçimin amacı, izleyiciye "Ah Özgürlük Heykeli, ne çok çektirdi bu dünya sana," dedirtmektir. Amerika'nın bu yeni temsili elini kana bulamaz. İşkenceyi genelde başkaları yapar, tıpkı öldürme işinde olduğu gibi.

 

16 Şubat 2013 Cumartesi

Hani yerli dizi yersiz uzundu?

Transfer mevsimi geldiğinde kalbi futbolda atan spor basını coşar. Reytingi bol büyük takımlara her gün yeni bir oyuncu alınır, futbolun dünyadaki yıldızlarına (elbette fotoşopla) daha transfer olmadığı takımın forması bile giydirilir. Transferin gerçekleşip gerçekleşmemesi pek önemli değildir. Gerçekleşirse, gelen oyuncunun elinde bir kaldıraçla geldiği ve dünyayı yerinden oynatabileceği vurgulanmaya başlanır. Neden sonra, oyuncu sihirli değnekle geldiği takımı ve Türk futbolunu değiştiremezse gözden düşer, reyting alanından çıkar. Sıradanlaşır. Unutulur. Bir süredir televizyon dizileri de farklı bir muamele görmüyor. Boy boy ilanlar, reklamlar, afili tanıtım filmleri, gazetelerde tam sayfa haberler. Heyhat, dizinin yayını başladıktan sonra, hele bir de reyting tabloları alt üst olmazsa sıradanlaşma ve unutulma süreci başlıyor. Futbolcunun kaderi yedek kulübesi, dizinin kaderi erken veda. Dizinin vedası gerçekleşmeden önce türlü numara deneniyor elbette; öncelikle yayın günü/saati değiştiriliyor, sonrasında ilk ceza senaryo ekibine ve ardından yönetmenden makyajcıya uzanan bir süreçte teknik ekibe kesiliyor. Başrol oyuncularının satranç tahtasındaki yeri pek değişmiyor ama yan roller hemen feda ediliyor. Bütün bunlar olurken temcit pilavını ısıtıp ısıtıp seyircinin önüne sunan yapımcı ve televizyon kanalı, bir gün olsun başlarını ellerinin arasına alıp düşünmüyor sanki.


Biraz hafıza tazeleyelim: “Yerli Dizi Yersiz Uzun” eylemi 24 Aralık 2010 günü yapıldı. Eylemin ateşini Senaryo Yazarları Derneği ve Sine-Sen yakmıştı. Setten eve dönerken hayatlarını kaybeden Tülay Erdilgi ve Zehra Sezgin için düzenlenen eyleme oyuncular, yönetmenler, set işçileri ve senaristler katılmış, hep bir ağızdan “Uzatma kısa kes” demişlerdi. İsyanın merkezinde televizyon dizilerinin süreleri vardı. Doksan dakikanın çok üstündeki dizi süreleri, çalışma koşullarını zorlaştırıyor, insan hayatına kanalların reklam geliri üstünden değer biçiliyordu. Türkiye’nin televizyon yıldızları “Bu koşullarda çalışmak istemiyoruz, ölümler başladı artık dur demek lazım, mücadeleye devam edeceğiz,” diyorlardı.


Peki geçen iki yılda ne oldu? Sen-Der’in kararlılığına Oyuncular Sendikası başta olmak üzere diğer meslek birlikleri de destek verdi. Konu meclise kadar taşındı. Görüşmeler yapıldı. Dosyalar gitti geldi. Bir daha soralım; peki geçen iki yılda ne oldu? Açıkçası net şekilde değişen bir durum yok. Seyirci uyuşturucusu elinden alınacak müptela benzeri bir panikle sessizliği tercih etti. Kimileri de başrol oyuncularının magazin malzemesi olmuş gelirleri üstünden “Çuvalla para kazanıyorlar, bir de söyleniyorlar,” ezberini tekrarladı. Benzer konuların, sıkıcı hikayelerin iktidarı sürdü gitti.

Yapımcılar hala aynı kafada. Çalışma koşulları televizyon kanallarının umurunda değil. Ya da bizlerden gizli bir takım gelişmeler oluyor ve ben cahilce yazıyorsam, sonuçlar gözümüzün önünde değil. Makinenin çarkları sermayenin istediği gibi dönmeye devam ediyor. Toplumsal manipülasyonun dinamiklerini belirleyenler istedikleri oyuncuya istedikleri formayı giydirip sahaya sürüyorlar. Belki birilerinin yüzü gülüyor ama çoğu yüz acı çizgilerle doluyor. Diziler başlıyor, diziler bitiyor. Televizyonlar iki reklam arası yayın sürelerini, gazeteler reytingi bol magazin sayfalarını dolduruyor.

Tülay’ın ve Zehra’nın adını anan kalmadı. Yine de bir başarı cümlesi aranıyorsa, o da var. İstenen gerçekleşiyor: Bir Millet Uyuyor!

15 Şubat 2013 Cuma

Kedileri Hafife Almayın

Üstünde roman yazan her kitaptan edebi bir tat almayı beklemek, en basitinden safdillik olur. Hatta kimi okur, kimi zaman normalde algısını yorduğundan daha “hafif” bir okuma yolculuğu ister. Eh buna da tamam; kim ne karışır. Zaten raflar böylesi kitaplarla dolu, dileyen dilediği tarzda bir “hafif kitap” bulabilir kendine. Üstelik bu kitapların çoğunun kapağında “uluslararası çok satar” etiketi pırıl pırıl parlamaktadır. Arka kapakta birkaç gazeteden, ünlüden alıntılar falan filan...




Kedilere olan düşkünlüğüm böylesi bir kitabı başucuma taşıdı: Yeni bir yayınevinden Yabancı Yayınları’ndan çıkan “Sokak Kedisi Bob”. Okurun bir kısmının en sevdiği duyguyu doyuracağı garantisiyle geliyor kitap; gerçeklik duygusu. Aman da aman, bayılırım buna. “Bu kitapta yazanların ne kadarı gerçek?” sorusunu sormasına gerek yok okurun. Bu kitap gerçek bir hayat hikayesine dayanıyor.

Sokaklarda yaşayan James Bowen, yaralı bir sarman bulur. Bob adını verdiği bu kediyi iyileştirmek için mücadele veren James, bir yandan da kedinin sevgisi sayesinde uyuşturucu bağımlılığından kurtulacaktır. Sonunda ayrılmaz ikili olurlar, videoları YouTube’da izlenme rekorları kırar, Hollywood yapımcıları vpeşlerine düşer, twitter ve facebook hesapları takipçi rekorları kırar, mesele giderek daha çok rakamlar üstünden konuşlur hale gelir falan filan... Şu kadar takipçi, bu kadar tık, o kadar satış, bilmem ne kadar imza, dağlar kadar para, paralar kadar başarı, alkış, alkış, alkış...

Kitabın dili hakkında bir şey söylemeye gerek yok. Kimi zaman “Yahu bu kadar basitini yazmak da zor be kardeşim,” dedirtecek kadar düz bir anlatım, klişeden duvarlar ören olay dizileri, hatta kedilerin o soğukkanlı ve kendinden emin duruşlarını bile tehlikeye düşürecek kadar sulu zırtlak bir “sevgiye sığının” duygusallığı. Aman da aman...

Ayrıca aklıma gelmişken söyleyeyim, siz siz olun, kedinizin sevgisini ve sevimli görünüşünü paraya ve başarıya çevirmek konusunda bu kadar vahşi arzular beslemeyin.

Neyse... Tasarımı, baskısı, boyutları falan güzel bir kitap “Sokak Kedisi Bob”. Böylesi kitapların meraklıları koşarak alacak, heyecanla okuyacaktır. Ben de “uluslararası çok satar” etiketli kitap okuma hakkımı kullanmış oldum böyle.

Ah şunu da söylemezsem olmaz; kedileri hafife almayın.


Filmozof Olmak

Sinemayı başlı başına bir felsefi alan, bir düşünme çabası olarak gören Daniel Frampton, kitabında sinemayı yeni bir tarzda anlamak gerektiğini vurguluyor.


Son sözü başta söyleyelim; sinemanın paylaşımı ve sinemayı izleme pratiği açısından yeniden konuşulma, tartışılma zamanı gelmedi mi? Yeni teknolojilerin, giderek akıllı telefonların avuç içi kadar ekran alanına hapsetmeye başladığı sinema üretiminde, izleyicinin dinamiklerini yeniden tanımlamak gerekmiyor mu? Filmin kendisinin yeterli olmadığı, ekstralarla daha 'geveze' bir sanatsal ürüne gereksinim duyulduğu zamanların 'sinemayı anlama' dinamikleri nasıl belirlenecek? Metis Yayınları etiketi ve Cem Soydemir çevirisiyle raflarda yerini alan Daniel Frampton imzalı “Filmozofi - Sinemayı Yepyeni Bir Tarzda Anlamak İçin Manifesto” zaman zaman bütün bu soruların çevresinde dolaşırken, omurgasını filmin tüketim biçimiyle değil üretim biçimiyle ilişkilendirerek oluşturuyor.

Gerçekliğin değişimi

Frampton kitabına Maksim Gorki’nin, "Lumiere Sinematograf"ının bir gösterimi sonrası yazdığı yazıyla başlıyor. Gerçekliğin gri ve sessiz bir hayalete dönüşmesinin rahatsızlığını duyuyor Gorki. Tarihe bu kayıt düşüldükten tam 100 yıl sonra, bir başka önemli kayıtla devam ediyor kitabın ilk sayfası: Jodie Foster, yönetmen Robert Zemeckis’in “Mesaj/Contact” filminin bir sahnesinde yüz ifadesini dijital yöntemlerle nasıl değiştirdiğini, bir kaş hareketini yok ederek kendi imgesini ve gerçekliğini nasıl değiştirdiğini, isyan ederek anlatıyor. Bu tanıklıkların hemen ardından, gerçekliğin basit ve dolaysız bir yeniden üretimi olmayan sinemanın, her geçen gün bu ihtimalden biraz daha uzaklaşmasının soru işaretlerini tek tek masaya yayıyor Daniel Frampton.

Gilles Deleuze'den Stanley Cavel'a

Kitabın alt başlığının anlamı, Gorki’den Foster’a uzanan bu eksende giderek anlamlanıyor. Sinemayı yepyeni bir tarzda anlamak, özellikle '90'lardan sonra şekillenen yeni bir sinema üretimi üstüne zihin alıştırması yapmaya dönüşüyor sayfalar boyunca. Frampton “Film-zihin/film-anlatı/film-düşünme” bölümlerinde, sinemanın yeni üretim biçimlerinin, tek bir film-dünya düzleminde düşünülmesi ve yorumlanmasının dinamikleri üstüne düşünüyor, düşündürüyor.

Filmlerin ışığında, örneklerle tartışıyor sinema üstüne cümlelerini bu kitap. "Matrix"ten "Dövüş Kulübü"ne, "Oyuncak Hikayesi"nden "Karanlıkta Dans"a, "Manolya"dan "Sırlar ve Yalanlar"a uzanan bir yolculuğa davet ediyor okurunu. Üstelik filmlerle yolculuğuna, Gilles Deleuze ve Stanley Cavel gibi isimlerin düşüncelerini de ortak ediyor.

Sayfalar çevrildikçe yazarın filmozofi adını verdiği yeni bir sinema algısının temelleri atılıyor. Filmozofi, dijital animasyon, akışkan film-düşünme, sanatsal filmler ve empatiye dayalı gerçeklik biçimlerini, dünyaya dair algımızı değiştirmeye son derece uygun film-düşünmeler olarak gören bir yapı olarak karşımıza dikiliyor. Film-düşünme kavramı da, biçim ve içeriği organik ve anlamlı bir şekilde birbirine bağlıyor. Filmozofi kavramının amacını şöyle açıklıyor Frampton: “Amaç yeni bir eleştirel dikkat tarzı geliştirmektir; filmin düşündüğünü kabul etmek, filme güç ve yaratıcı bir niyet atfetmek demektir. Filmozofi, hareket eden bütün imajlarla ilgili olarak bu dikkati yükseltme amacının güdümündedir.”

Sinemadan televizyona, reklam panolarından video oyunlarına hareketli imajların, zihnimiz üstündeki egemenliğinin her gün biraz daha arttığı zamanlarda yepyeni bir algı biçimi yaratmak için karşı konulmaz anahtarlar veren bir kitap "Filmozofi". Sadece sinema tutkunlarının değil, yeni bir algıya kapı açmak isteyen herkesin ilgisini çekecektir.

10 Şubat 2013 Pazar

Merakla Beklediğim "Gitarlı" Albümler

Böyle bir başlığın altında uzun bir liste olacağını tahmin etmek güç değil. Eski usul üstatlardan yeni sedalara, yeni albümlerini ya da kayıtlarını dinlemek istediğim çok isim var. Gitar ağırlıklı albümler beklentisini listelediğimizde hep bir eksik kalacaktır zaten. Ben şimdilik Total Guitar dergisinin küçük haberini merkeze alıp "pek yakında" listesini masaya yatırıyorum.
 
1. Alice in Chains: Gitaristler Jerry Cantrell ve William Duvall. Cantrell, alışık olduğumuz sedaların içinde yine de benzersiz bir hava bulacağımızı iddia etmiş. Göreceğiz...
 
2. Tool: Adam Jones sevenler için bekleyiş sona eriyor. Yedi yıllık bir aradan sonra yeni stüdyo albümü. Daha ne denir ki?
 
3. Pearl Jam: Gitarlarda müthiş üçlü var; Mike McCready, Stone Gossard ve benzersiz Eddie Vedder. Ama sadece gitarlardan konuşmayalım, basta kapı gibi Jeff Ament var. Heyecanlı bekleyiş 2013'ün sonuna kadar sürecek.
 
4. Dream Theater: "A Dramatic Turn of Events" turu bitti. John Petrucci sevenler için yeni sesler duyma zamanı.
 
5. Black Sabbath: Ozzy, Geezer ve Toni geliyor. Hem de Rick Rubin desteğiyle. Riffler Lordu Toni Iommi yine döktürecek mi bilemiyorum. Ama heyecan verici bir bekleyiş olduğu kesin.
 
6. Queens Of The Stone Age: Josh Homme ile Fransa'da tanışmışlığım var. Öyle uzun ve koca elli ki gitar elinde küçücük kalıyor. Troy Van Leeuwen ile yollarda. Albüme konuk olacak isimleri sıralamak yeterli. Trent Reznor, Dave Grohl ve kurucu üye Nick Oliveri.

9 Şubat 2013 Cumartesi

Yazarın Masası: "Edebiyat Alanındaki Yalnızlığımı Seviyorum"

Teklif Metin Celâl'den geldi. Özgür Edebiyat dergisinin "Yazarın Masası" köşesi için benimle bir söyleşi yapmak istediklerini söyledi telefonda. Söyleşiyi 5 Temmuz 2012'de gerçekleştirdik. Saat 10'da sohbet edeceğimiz tiyatro mekanına doğru giderken yolda Adnan Özer'le karşılaştım. Merdivenleri beraber çıktık. Atilla Birkiye çoktan gelmiş, taze çekilmiş kahveyi makineye koymuştu. Kayıt cihazını ne ara açtılar, sohbet söyleşiye ne ara dönüştü farkında değilim açıkçası. Sonunda ortaya benimle yapılmış en uzun söyleşilerden biri çıktı. Özgür Edebiyat'ın Eylül-Ekim 2012 tarihli 35inci sayısında yayımlanalı aylar oluyor, kişisel arşivimde de yerini alsın diye Fil Uçuşu'na koymaya karar verdim.

Uzun bir söyleşi. Neredeyse bir özgeçmiş metni. Okumak isteyenler çaylarını-kahvelerini hazır etsinler derim. Çünkü bizim sohbetimizde nefis bir kahve vardı...



Kütüphanelere gider misiniz?

Kitapla aşkını çocukluğunun "Gezici Kütüphane" otobüslerinde derinleştirmiş bir okurun, aklının bir köşesinde her daim bu soruyla yaşaması normal. aslında soru biraz daha can acıtıcı. Biz kütüphaneleri neden sevmeyiz?

Geçenlerde bir toplantı sonrasında Cevat Çapan, Gönül Çapan, Nursel Duruel ve Doğan Hızlan ile sohbet ederken söz döndü dolaştı, Bursa Nilüfer Belediyesi’nin kültür sanat çalışmalarına ve özellikle de kütüphanelerine geldi. Gece boyunca, böylesi derya deniz isimler in yanında elbette daha çok dinleyici olan ben, söz kütüphanelere gelince bir heves konuşmaya başladım. Kütüphanecilik konusunda örnek teşkil edecek çalışmalar yapan Nilüfer Belediyesi’nden övgüyle söz etti herkes. Az buz şey değil, bir şiir kütüphanesinin de içinde olduğu dört ayrı kütüphaneden söz ediyoruz. Özellikle Zeynep Terzioğlu’nun bu çalışmalardaki belirleyici rolünün hakkını verdi herkes.

Sonradan düşündüm de, böyle bir konuda çok daha fazla ismi anmalı, çok daha fazla yerel yönetimi alkışlamalıydık. Siyaset ötesi bir bakış açısı ile. Ancak ne yazık ki kütüphaneler ve bu mekanlarla halkı ilişkilendirmek, siyasetin ikiyüzlü davrandığı alanlardan biri. Hangisi değil ki… Neyse, bu da ayrı konu.

Düşünceler birbirini kovaladıkça, bu konuda kendimi de eksik ve zayıf buldum. Kaç kütüphaneyle yoğunluklu, sürekli bir ilişkim vardı ki? Kaç kütüphaneyi hakkınca zaman ayırarak gezmiş, incelemiştim ki?

Kimileri bu devirde ne gerek var kütüphaneye diyebilir. Doğru ya, kaynaklara ulaşmakta zorluk çekmiyoruz artık. İnternet ulaşımımız var, her an elimizin altında olan bilgisayarlarımız var. Var işte. Zaten benim sözünü etmek istediğim kütüphaneler de, sadece raflar dolusu kitapla sınırlı yapılar değil. Buluşma mekanları; kitapla ve diğer kitapseverlerle. Çoğalma mekanları; kitapla ve düşüncesini paylaşmak isteyenlerle. Yoğunlaşma mekanları; kitabın dünyasına sessizce kapanabilmenin rahatlığıyla. Sosyalleşme mekanları; sosyal biraradalığı kitabın-düşüncenin dünyasından sağlamak isteyenler için.

Twitter sorusu haline geldi bu düşünceler: “Bilmediğim güzel ve yaşayan kütüphaneler varsa, lütfen haberdar edin?” dedim. Gelen cevaplardaki kütüphaneleri gerçekten bilmiyordum, isimler bende kalmasın paylaşayım istedim. Listeyi yorumlarınızla çoğaltabilirsiniz.

Kırklareli İl Halk Kütüphanesi

Caddebostan Muhtar Özkaya Halk Kütüphanesi

Büyükada Halk Kütüphanesi

Turgut Reis Halk Kütüphanesi

Tanpınar Müze Kütüphanesi

Cemil Meriç Hatay İl Halk Kütüphanesi

Eyüp Körler Kütüphanesi

Nazım Hikmet Kültür Merkezi Kütüphanesi
 

6 Şubat 2013 Çarşamba

O esnada başka bir yerde...

...bir aynadan bakar her birini aynı içtenlikle giydiği onlarca karakterden geçmiş yüzüne, o muhteşem duruşuyla... ve o esnada başka bir yerdedir artık Macide Tanır da...


Macide Tanır
(1922 - 2013)

Ankara Radyosu'nda, temsil kayıtları yaptığımız günler. Macide Hanım, her repliğin önünde arkasında düzeltiyor beni. Tonlamadan nefes almaya, mikrofon önü duruşundan hayat duruşuna kadar. Tane tane anlatıyor ne yapmam, ne yapmamam gerektiğini. Derslerimin ne durumda olduğunu soruyor her gördüğünde; okul öncelikli olmak zorunda. Hatta stüdyoya girmeden ne yediğimi bile soruyor; çok yediysem uyarıyor az yediysem kızıyor.

Yıllar geçtikçe yolumuz radyo stüdyolarından televizyon stüdyolarına uzandı. Macide Hanım zaman içinde Macide Abla'ya (hatta zaman zaman çok yakınlarının deyişiyle Macit'ciğime) dönüştü. Sohbetler koyulaştı; siyasete daldık kimi gün kimi gün gülmekten karnımız ağrıdı. Kimi zaman sohbetin güzelliğini rakıyla çoğalttık. Ama ne olursa olsun uyarmaktan, yapılanı tartışmaya açmaktan bir gün bile vazgeçmedi. Asla parmak sallamadı; bunun doğrusu budur diye bilgiçlik yapmadı. Hep düşünmeye davet etti. Düşünerek doğruyu bulmaya, doğruyu birlikte bulmaya.

Son karşılaşmamızda elimi öyle bir sıkarak tutmuştu ki...

Anlatacak çok şey var. Ama halim yok. Bir daha da senin gibi bir dostum olmaz Macide Abla.