29 Ocak 2013 Salı

O esnada başka bir yerde...

...elinde sigara masasında şişe, ne de güzel söyleyemez "r"leri, ne de güzel bakar hayata o meraklı gözleri, bilinmez zihninde hangi şiirin hangi dizeleri...


Özdemir Asaf
(11 Haziran 1923 - 28 Ocak 1981)
 
MYTHE
 
Artık beni kimse yalnız bırakamaz.

 

28 Ocak 2013 Pazartesi

Man Booker Adayları Belli Oldu

Fil Uçuşu takipçileri, her yıl Man Booker adaylarının açıklanmasıyla listenin bu sayfada paylaşılmasına alıştı. Listeyi yine paylaşalım ama bir de jüriyle ilgili önemli bir bilgiyi hatırlatalım. Sir Christopher Ricks ile birlikte jürideki isimler; Aminatta Forna, Yiyun Li, Tim Parks ve Elif Batuman. Türk asıllı Amerikalı bir yazar ve akademisyen olan Batuman'ın böylesine önemli bir jüride yer alması dikkate değer.

Gelelim bu yılın kısa listede yer alan yazarlarına:

U.R. Ananthamurthy (Hindistan)
Aharon Appelfeld (İsrail)
Lydia Davis (ABD)
Intizar Husain (Pakistan)
Yan Lianke (Çin)
Marie NDiaye (Fransa)
Josip Novakovich (Kanada)
Marilynne Robinson (ABD)
Vladimir Sorokin (Rusya)
Peter Stamm (İsviçre)

Son hatırlatma; kazanan 22 Mayıs'ta belli olacak.
 

27 Ocak 2013 Pazar

"My Best Friends Are Pianists"

Önder Focan konuk olduğu Cumartesi programında Türkiye'deki caz atmosferi üstüne konuşurken nasıl da içtenlikle övdü genç kuşağın birlikteliğini, albüm ve konser çalışmalarını. Katılmamak elde değil. Üst üste nefis albümler geliyor yeni nesil caz ustalarından. Bu albümlerden biri de aynı programda Önder Focan - Sibel Köse - Şenova Ülker  ve Ediz Hafızoğlu'yla birlikte, o huzur veren yüz ifadesiyle kontrbasının başında duran Ozan Musluoğlu'ndan geldi: "My Best Friends Are Pianists"
 

Öncelikle böylesine akıl dolu bir tasarım için tebrik etmek gerekiyor Ozan Musluoğlu'nu. Yanına bir başka genç usta Ferit Odman'ı da alıp, on iki farklı piyanistle birlikte oluşturduğu albüm, açıkçası sadece kendi kariyeri açısından değil, Türkiye'deki cazın sesini dünyada duyurmak açısından da önemli. Ayşe Tütüncü'nün albüm kitapçığındaki yorumuna kulak kabartmalı. "Aynı albümün içinde bir kontrbasçı ve davulcunun çalışlarının nasıl da her parçaya göre değiştiğini duymak ve her piyanistle beraber ayrı bir dünyaya dalmak çok hoş bir fikir," demiş Tütüncü. Tümüyle katılıyorum bu yoruma. Musluoğlu - Odman ikilisinin büyük başarısı bu farklılıkları, altını çizme gereksinimi duymadan yansıtabilmelerinde yatıyor.

Kimler yok ki albümde: Çağrı Sertel, Ercüment Orkut, Can Çankaya, Ali Perret, Uraz Kıvaner, Selen Gülün, Serkan Özyılmaz, Kerem Görsev, Jef Giansily, Baki Duyarlar, Ayşe Tütüncü, Sabri Tuluğ Tırpan.

Bir parçayı bir diğerinin önüne koymak mümkün değil. Kimi piyanist daha yoğun çalarken kimi piyanist keskin tuşelerle öne çıkıyor. Her dinleyişte bir parça diğerinden daha derine işliyor. Bir sonraki dinleyişte başka bir parçaya yerini bırakıyor. Uzun soluklu bir dinleyişin sırrı da burada yatıyor; parçalar arası eşitlikte. Ozan Musluoğlu ve Ferit Odman, her parçaya aynı yoğunlukta giriyor. Boşuna "Heyecan verici bir albüm," dememiş Çağrı Sertel.


İzninizle son sözü albüm kitapçığı için Tuna Ötenel'in yazdığı satırlara bırakacağım. Benzersiz usta Tuna Ötenel şöyle yazmış:

Sevgili kardeşim Ozan,
Çok yetenekli bir kontrbasçı olmanın yanısıra, ülkemizin caza gönül vermiş piyanist arkadaşlarımızı, Ray Brown'dan feyz alarak bir araya getirme yaklaşımını sevinçle karşıladım ve seninle iftihar ettim.
Özellikle bu çalışmanı değerli arkadaşım Oğuz Durukan'a ithaf etmen beni çok sevindirdi.
Tuna Ötenel

Bu sözlerin üstüne ne denir ki? Bu albümü mutlaka dinleyin. Gecenin sessizliğinde... İyi gelecek!

 

Günlerin Köpüğü, Boris Vian, Michel Gondry ve ben

Yıl 1984... Yaşım on altı.... Ankara'da Kuğulu Park'ın sessiz banklarından birinde, olağanüstü iki hediye alıyorum. Boris Vian'dan "Günlerin Köpüğü" ve fotokopiyle çoğaltılarak hazırlanmış bir dosyada Arkadaş Z.Özger'den "Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası". Bir solukta okuyorum ikisini de. Aşığım, daha çok aşık oluyorum. Fena halde on altı yaşındayım.

Anlayacağınız, kitapla tanışmamdan bu yana neredeyse otuz yıl geçti. Otuz yılın içinde dönüp dolaşıp okuduğum kitap, zihnime her seferinde farklı imgeler düşürdü. O büyülü-büyüleyici atmosferi her seferinde yeni bir görselliğe taşıdım. Bir yandan da sorup durdum kendime, "Günlerin Köpüğü yeniden sinemaya uyarlansa nasıl bir dünyayla gelir bize, hem zaten kim yapar ki bu uyarlamayı?"

Sonunda soruların cevabı geldi. Bu yıl Cannes Film Festivali Michel Gondry'i yakından görünce heyecanlanmam boşuna değilmiş; Günlerin Köpüğü / L'Écume des jours onun zihnini de kurcalarmış meğer. Boris Vian'ın hummalı bir çalışmayla, neredeyse zihnini portakal sıkacağının mengenesine yatırıp iki günde ortaya çıkardığı benzersiz roman, Gondry'nin farklı dünya algısıyla bize ulaşıyor. Colin, Chick, Chloe, Nicholas, sevdiğimiz bir yönetmenin elinde ete kemiğe bürünecek.

Bu noktada hemen bir hatırlatma: Bu, kitabın ilk sinema uyarlaması olmayacak. Ne yazık ki göremediğim bir uyarlama daha var. 1968 tarihli bu uyarlamanın yönetmeni Charles Belmont.


Gondry'nin filminde başroller Audrey Tatou, Romain Duris, Omar Sy gibi günümüzün sevilen Fransız oyuncularında. Senaryoda da Luc Bossi'nin imzası var.

Sözü fazla uzatmadan yazıyı Gondry'nin filminin fragmanı ile noktalayalım. Günlerin Köpüğü üstüne yazacak daha çok şey var. Dile kolay; otuz yıllık bir beraberlik...




 

26 Ocak 2013 Cumartesi

Emma Peel: "Zaman"


Karşıdaki Adam: Seni epeydir böyle huzurlu görmemiştim...
Emma Peel: Haklısın... İyiyim, uzun zamandır olmadığım kadar iyi hem de.
Karşıdaki Adam: Kış mevsiminin böyle bir etkisi oluyor herhalde. İçine kapanmak, kazak görünümünde kalın bir kozayla sarmalanmak iyi geliyor kimilerine. 
Emma Peel: Ne güzelmiş bu varsayım. Hoşuma gitti. Ama benim kendimi iyi hissetme nedenim kış değil. Bütün mevsimler... Zaman...
Karşıdaki Adam: Nasıl yani?
Emma Peel: Zaman diyorum, zaman. Bütün gece ders çalışsan da geçer not vermeyeceğini bildiğin o acımasız öğretmen; zaman. Bütünleme sınavında öyle bir şey fısıldadı ki kulağıma, artık kendimi hep iyi hissederim.
Karşıdaki Adam: Ne dedi?
Emma Peel: Bunu öğrenebilmen için geceni gündüzüne katıp ders çalışmalı, yine de bütünlemeye kalmalı ve zamanın sözlüsüne kalkmalısın... Bilirsin, herkes kendi sınavından çakar.

24 Ocak 2013 Perşembe

i-ka-se-ve

Aslında durumu en güzel özetleyen sahne, kitabı eline alan herkesin çaktırmadan 629uncu sayfayı açıp "Dizin" bölümüne baktığı sahne. Çünkü kendisini kültür-sanatın içinde gören herkes o dizinde adı olsun, bu uzun koşunun bir parçası olduğu bilgisi tarihe kalsın istiyor. Sivil tarih böyle yazılıyor çünkü. Toplumsal bellek böyle oluşturuluyor. Bir vakfın ve bir şehrin kültür sanatında son kırk yılın nasıl şekillendiği, ancak tanıklıklardan oluşuyor. Bütün o konserler, sergiler, festivaller, etkinliklerden zihinlerde kalanlarla oluşuyor kültür binasının duvarları.

Elimizdeki kitabın adı “i-ka-se-ve: 370 Kişi İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın 40 Yılını Anlatıyor

i-ka-se-ve, nedir diyeceksiniz? Özellikle İstanbul'da yaşayıp kültür sanat etkinliklerini takip edenlerin gayet iyi bildikleri bir isim bu.

Hadi durumu net bir şekilde anlatalım:  İstanbul Kültür Sanat Vakfı. Vakıf, kuruluş aşamasından kırkıncı yılını kutladığı 2012 yılının sonuna kadarki tarihini anlatan “i-ka-se-ve: 370 Kişi İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın 40 Yılını Anlatıyor isimli bir kitap yayımladı. Kurumun kırk yıllık tarihine tanık olan 370 kişinin gördükleri, duydukları, yaşadıkları ve hatırladıklarından yola çıkılarak kurgulanan i-ka-se-ve”, 1973 yılında İstanbul Festivali’ni düzenlemek üzere yola çıkan ve bugün farklı disiplinlerdeki kapsamlı çalışmalarıyla Türkiye’nin en uzun ömürlü kültür kurumu olan İKSV’nin 40. yılına “nasıl” ulaştığını anlamak için bir kapı aralıyor. İlkay Baliç ve Didem Ermiş’in hazırladığı kitabın tasarımını Bülent Erkmen üstlendi.

Açıkçası İlkay Baliç ve Didem Ermiş'in yola çıktıkları noktaya bayıldım. Sözü hemen onlara bırakayım...

İlkay Baliç: İKSV gibi bir kurumun tarihini yazmaya girişirken önce kendimize okuyucu olarak İKSV’yle ilgili neyi merak ettiğimizi sorarak işe başladık. Tek tek festivallere veya bienallere değil, bir kurum olarak İKSV’nin bütününe, işleyişine, nasıl oluşturulduğuna, nasıl idare edildiğine, alınan kararlara, zamanla geçirdiği dönüşümlere odaklanmayı hedefledik. Sonuçta ortaya çıkardığımız kitap, kurumun tarihini, bu tarihe farklı şekillerde katkıda bulunmuş kişilerin ağzından anlatıyor. Sözlü tarihten, kişisel tanıklıklardan ve öznel deneyimlerden besleniyor.

Didem Ermiş: Sözlü ve yazılı görüşmeler ile İKSV arşivi ve gazete arşivlerinde yaptığımız çalışmalar sonucunda kitapta birkaç farklı nitelikte malzemeyi bir araya getirdik. Kitabın kurgusu, İKSV’nin, tek tek kişilerin varlıklarından, katkılarından, sözlerinden oluştuğunu düşündüğümüz yapısına bir karşılık vermeye çalışıyor.

Bülent Erkmen ise, yine-yine harika bir iş yapmış. Ne denir ki?

 Bu kitapla ilgili önümüzdeki günlerde de notlar düşebilirim. Çünkü asıl hazine içinde-içeriğinde. Ama siz konuyu bana bırakmayın ve bu tanıklığın-tarihin ortağı haline gelin derim.

Okumakta fayda var...
 

21 Ocak 2013 Pazartesi

İki Yazarın Terapi Seansı

2008 yılında tanışan, dünya edebiyatının en önemli isimleri J. M. Coetzee ve Paul Auster'ın mektuplaşmaları "Şimdi ve Burada", sanattan siyasete, spordan savaşlara, ekonomiden insan ilişkilerine kadar pek çok konuyu içeriyor...


Teklifin daha münzevi bir hayatı seçmiş olan Coetzee’den gelmesi ilginç. Üstelik ilk mektubu yazarak, kapıyı açan ve dostluğun tutkusal bağların açığa vurulmamış bir biçimi olarak satırlara yayılmasını sağlayan da Coetzee. Bu ilk mektuba Auster’ın alıntılarla, yorumlarla ve anılarla dolu cevabı, kitabın daha ilk sayfalarından başlayarak, iyi bildiğimizi sandığımız konularda bile, iki yazarın düşüncelerimize takla attıracağının işareti.

J.M.Coetzee ve Paul Auster. Edebiyatın yaşayan iki büyük ustası. 2008 yılının Şubat ayındaki tanışmaları, zaten bir süredir iletişim halinde olan iki yazarı da etkilemiş olmalı ki, hemen sonrasında Coetzee “Böyle bir işbirliği dostluğu pekiştirmeye yarar gibi geliyor,” düşüncesiyle ilk mektubu yazıyor. Auster’ın cevabı bir anlamda mektuplaşmaların çerçevesini belirliyor: “Aslında bu, aynı şehirde yaşıyor olsaydık, buluştuğumuz zaman konuşacağımız türden konular olmalı.” Sonuçta ortaya sadece bu iki yazarın okurlarını değil, dil-düşünce-edebiyat-insan konularında kafa yormak isteyen herkesi ilgilendirecek bir kitap çıkıyor ortaya: Şimdi ve Burada.


Coetzee’nin çoğunlukla içsel yolculuklarla sesini duyurduğu mektuplarda, Auster hayatın içinden, gündelik olaylar üstünden dünyadaki varlığımızı sorgulayan satırlara yüzünü dönüyor. “Senin sözlerine çoğunlukla kendimle ilgili hikayelerle karşılık verdiğimin farkındayım,” diyor Auster. Tam da bu noktada, psikologların belirli aralıklarla başka psikologlara giderek kendilerini terapi alanına bırakmasının, yazarlar arasındaki karşılığını görür gibiyiz. Kimin kanepeye uzandığının kimin elinde not defteriyle oturduğunun bir anlamı olmayan, okurunu da seansın bir parçası haline getiren, zihin açıcı bir terapi.
Düşüncelerin, konuların arasında öylesine doğallıkla, o kadar yumuşak geçişlerle dolaşıyor ki Coetzee ve Auster, kısa süre sonra dostluk, gündelik olaylar, kadın-erkek ilişkileri, evlilik, sanat, edebiyat, siyaset, savaş, ekonomi, spor ve daha pek çok konudaki sohbetlerinin ortağı oluyor okur. Bir kafede yan masanızdaki iki kişinin sohbetine kulak misafiri oluyorsunuz, saatlerin nasıl geçtiğini anlamadan, değişmiş biri olarak kalkıyorsunuz masadan. Bu sohbetler sadece kemikleşmiş entelektüel duruşu ters yüz etmekle kalmıyor, erkeklik hallerini de mercek altına yatırıyor. O “tutucu entelektüel algı”yı sırça fanusun içinden çıkarıp tuzla buz edercesine parçalıyor Coetzee ve Auster. Kim istemez televizyon karşısında bomboş oturarak maç izleme duygusunun nedenlerini onların kaleminden okumayı ya da ergenlik hallerinin yaşlılıktaki karşılıkları konusunda yürek hoplatan itirafların paydası olmayı?
Günümüzün rakamlar ve ezberler üstünden dengede duran hallerine, kurgunun iki büyük ustasının zihninden bakarken sorular soruluyor, cevaplar aranıyor. Her cevap yeni bir soru doğuruyor. Seçkin Selvi’nin maharet dolu çevirisi ile akıp gidiyor sayfalar.
Ve bir tavsiye: “Şimdi ve Burada/Mektuplar 2008-2011”i, Auster’dan “Yazı Odasında Yolculuklar” ve Coetzee’den “Taşra Hayatından Manzaralar” ile paralel bir şekilde okumak, olağanüstü bir deneyim olacaktır.

15 Ocak 2013 Salı

Azad Ziya Eren: "Uzun ve kara bir kuğuydu hayat"

Azad Ziya Eren ile 2009 yılında tanıştık; ayaküstü kısa bir sohbet. O sohbetten aklımda kalan en net görüntü, ikimizin de neşeli, gülen hali. Neye gülmüştük, neydi bizi eğlendiren şu kara kuru dünyada, bilemem. Ama bir yolunu bulmuş, yokuş aşağı yuvarlanan ruh hallerimizi, hem de frene asılıp kazaya mahal vermeden durdurmayı başarmıştık. Öyledir işte, bazen denk düşer...

Metin Altıok Şiir Ödülü'nü aldığı o yılın ertesinde, bir de İstiklal'de karşılaşmışlığımız var. Aniden yolda karşılaştığında ne yapacağını bilemeyen her tedirgin gibi, biz de "Nasılsın? İyi misin"lere sığındık bir süre. O beceriksiz sohbeti yırtıp atan Azad Ziya Eren olmuştu. O sıralarda yaptıklarından söz etmişti. Sonra da herkes kendi yoluna gitmişti.


Kaç zamandır elimde ama bir türlü hakkıyla, gürültüsüz zamanlarda okuyamadım Yitik Baykuş'u. Oysa imzalı bir nüshası elime geçeli neredeyse altı ay oluyor. Neyse ki, şiirler sabırsız değildir, kusura bakmazlar. Geçip giden günlerin gürültüsünde gümbürtüye gideceklerine bekler dururlar bir köşede.

Azad Ziya Eren şiiri üstüne ahkâm kesecek değilim; haddimi bilirim ve sözü Radikal Kitap'taki yazısından bir alıntıyla Yücel Kayıran'a bırakırım. Şöyle diyor Kayıran: "Bugün bir Azad Ziya Eren şiirinden söz edebiliriz, nicel birikimden dolayı değil kuşkusuz. Her ne kadar, bu şiirin, belki de sahiplenmesinden dolayı, Enis Batur şiiriyle poetik bir akrabalık içinde olduğu izlenimi mevcut ise de, aslında müstakil bir şiir söz konusu burada. Azad Ziya’nın, Batur’dan olduğu kadar, Ece Ayhan’dan öğrendiklerinden de söz edilebilir. İlkinden, kuşkusuz estetik olan, ikincisinden de sözdizimi tekniği, örneğin sıfatlandırma özgülleştirilmiş gibi. Batur’un, özellikle Yahya Kemal estetiğine yeni olanaklar kazandırması anlamında. Bakış tarzının oluşumunda ise, Cemal Süreya’dan öğrenilmiş olanın katkısı göz ardı edilemez. Özellikle Beni Öp Sonra Doğur Beni’nin Cemal Süreya’sının daha öznelleştirilmiş hali. Eklektik bileşimden söz etmiyorum. Sözünü ettiğim, “Eren, bu şiiri nasıl kurdu?” gibi bir soru karşısında, onun, neyi kimden öğrenmiş olabileceği olasılığına ilişkin. Eren’in kurduğu şiirin ayırıcı özelliği, estetik olanla ıralıdır."

Şimdi de sözü şiire bırakmak lazım. Kitabın otuz altıncı sayfasından az ama öz bir demir leblebi ile selam gönderelim Azad Ziya Eren'e...


KARA KUĞU
Schwazschwan

Boynunun altından sevdik dünyayı
Tüyünün karasından öğrendik sevgiyi
Uzun ve kara bir kuğuydu hayat
Pınarlarının kalbinde kaybolduğumuz
Yanan kumları gibi çölün.



 

Türkiye'de kişi başına yılda kaç kitap düşüyor?

Türkiye Yayıncılar Birliği (TYB) tarafından 2012'nin verileri açıklandı. Elbette rakamlar üstünden konuşan bu verileri, içerikle ilişki birimine çevirdiğimizde konuşulacak konular farklı oluyor. Ancak istatistiklere çoğunlukla sırtını yaslamayan biri olarak kimi zaman rakamların da bir şeyler anlattığını iyi bilirim. Türkiye'de kitap basımı üstünden göreceğiniz rakamlarda da böyle bir durum var. Örneğin toplam üretim rakamında MEB tarafından okullara ücretsiz dağıtılan ders kitaplarının dahil olduğunu hemen söyleyeyim.

Bu rakamların içinde temel cümle "2012 yılında Türkiye'de kişi başına 6,4 kitap düşmekte," cümlesi. Bu rakamın içerik olarak dağılımı için ise diğer rakamlarla karşılaştırmalı bir okuma yapmak gerekiyor. Ayrıca tekrar edelim bu rakamın  içinde ücretsiz dağıtılan kitapların katkı payı da var. Yani gerçekçi bir rakam değil ortadaki.

Sözü fazla uzatmadan 2012 yılı verilerini Fil Uçuşu'nda paylaşıyorum:

Türkiye Yayıncılar Birliği’nin Kültür ve Turizm Bakanlığı ISBN Ajansı ile Telif Hakları ve Sinema Genel Müdürlüğü’nden edindiği bilgilere göre;

Türkiye’de 2012 yılında 42.626 çeşit (başlık) kitap yayınlandı.

2012’de toplam 480.257.824 adet kitap üretildi. (MEB tarafından okullara ücretsiz dağıtılan ders kitapları dahil.)

Bu kitaplar için 293.257.824 adet bandrol satın alındı. Milli Eğitim Bakanlığı da 2012 yılında ilk ve orta öğretim öğrencilerine 187.000.000 adet ücretsiz ders kitabı dağıttı.

TÜİK rakamlarına göre Türkiye’nin nüfusu 74.724.269 (01.01.2012 itibariyle).

2012 yılında kişi başına 6,4 kitap düşmekte.

2011'de Türkiye'de 43 bin 200 çeşit kitap yayımlanmış, 493 milyon 469 bin 590 adet kitap üretilmişti. Kişi başına düşen kitap sayısı 6,8’di. Bu veriler göz önüne alındığında, geçen yıla göre yayınlanan kitap çeşidinde %2; üretilen kitap adedinde %3 düşüş var.

2012 yılında üretilen 42.626 başlık kitabın konularına göre dağılımı şöyle. Genel Konular 452 başlık, Felsefe ve Psikoloji 1.137 başlık, Din 2.726 başlık, Toplum Bilimleri 14.342 başlık, Dil ve Dil Bilim 504 başlık, Doğa Bilimleri ve Matematik 461 başlık, Teknoloji ve Uygulamalı Bilimler 1.954 başlık, Güzel Sanatlar 1.270 başlık, Edebiyat 15.034 başlık, Coğrafya ve Tarih 2.664 başlık, konusu belirtilmemiş 2.082 başlık.

Geçmiş yıllara bakıldığında yayımlanan başlık adedinde gözlenen düzenli artışın 2012 yılında düşüşe geçtiği gözleniyor: 2007’de 32.150 çeşit, 2008’de 32.342 çeşit, 2009’da 31.414 çeşit, 2010’da 34.363 çeşit, 2011’de 43.190 çeşit kitap yayımlanmıştı. (2012 yılında 42.626 adet ile %2’lik düşüş.)

Aynı şekilde, üretilen toplam kitap sayılarına bakıldığında da 2012 yılında bir düşüş söz konusu: 2007’de 280.708.153 adet, 2008’de 298.651.407 adet, 2009’da 353.599.457 adet, 2010’da 408.339.289, 2011’de 494.200.042 adet, 2012’de 480.257.824 adet kitap üretildi. (Her sene düzenli artış 2012’de %3’lük bir düşüşe geçiyor.)
 

7 Ocak 2013 Pazartesi

Çocuktan Ver Haberi

Yazının başlığı bana ait değil. Ahmet Şık'ın "Çocuk Odaklı Habercilik" kitabındaki makalesinin başlığı bu: Çocuktan Ver Haberi.

"Çocuk Odaklı Habercilik", IPS İletişim Vakfı Yayınları'nca yayımlanan, Sevda Alankuş'un derlediği ve Ragıp Duran, Gülgün Erdoğan, İncilay Cangöz, Kemal Özmen, Yasemin Onat, Seda Akço, Serdar Değirmencioğlu, Erhan Üstündağ, Ahmet Şık, Ezgi Koman, Sema Hosta'nın makalelerine yer verilen önemli, etkili bir çalışma.

Böylesi bir çalışmanın, kişisel bir blog'daki tanıtımında bile çocuk fotoğrafları görürüz. Yılsonu değerlendirmelerine baktım; gazetelerde, dergilerde hep çocukların fotoğrafları destekliyor haberleri. Savaşı da mutluluğu da oradan yola çıkan bir bakışla okuyoruz, izliyoruz. Reklamlardan söz etmeyeceğim; hepimizin canı sıkılır. Televizyon yayıncılığı dramasını da, eğlencesini de çocuk üstüne kurmuş durumda zaten. Bütün bu rezalet çorbasının içinde, gazeteciliğin su terazisinin daha da sağlam olması gerekiyor.

Yaygın medyanın dışında da bir şeyler yapmanın mümkün olabileceği hayaliyle yola çıkan bir Vakıf'ın uzun soluklu koşusunda önemli bir durak. www.bianet.org altı yıldır "hak haberciliği" anlayışıyla haber üretmeye devam ediyor ve elimizdeki kitap da, bu üretimin bir parçası.

Kitabı mutlaka edinmeniz gerekiyor. Bu tavsiyeyi anlamlandırmak için bianet'e başvurmak gerekiyor elbette. bianet Uluslararası Gazeteciler Federasyonu, BBC, Çocuk Hakları Bilgi Ağı'nın (CRIN) çocuk haberciliğiyle ilgili etik rehber ilkeleri ile Save The Children'in hazırladığı "Çocuklarla Mülakat için Rehber" ve MediaWise Trust'ın hazırladığı "Savaş ve Afet Zamanlarında Çocuklarla Mülakat Yapan Muhabirler İçin Rehber İlkeler"ini bir araya getirdi. Bu noktada Uluslararası Gazeteciler Federasyonu'nun çocuk haberciliğiyle ilgili rehber bilgilerini Fil Uçuşu'nda paylaşmak isterim. En azından tavsiye ettiğim kitabın çerçevesi ve okuyacağınız makalelerin zihin açıcılığına ışık tutması için. Aşağıda okuyacağınız ilkelerden sonra, lütfen günlük haber akışında nelere maruz kaldığımızı bir kez daha düşünün...

Uluslararası Gazeteciler Federasyonu'nun çocuk haberciliğiyle ilgili rehber bilgileri:

Gazeteciler ve medya kuruluşları, çocuklarla ilgili olayları aktarırken en yüksek etik davranış standartlarını korumak ve aşağıdaki kurallara uymak için çaba göstermelidir:

1. Çocuklarla ilgili konuları haber yaparken doğruluk ve hassasiyet açısından mükemmeli hedeflemelidir.

2. Program ve yayınlarda çocuklar için zararlı görüntülerin çocukların medya alanına girmesini engellemelidir.

3. Çocuklarla ilgili haber malzemelerinde stereotiplerin ve sansasyonel sunumların kullanılmasından kaçınılmalıdır.

4. Çocuklarla ilgili her türlü materyalin yayınlanmasının doğuracağı sonuçları dikkatlice değerlendirmeli ve çocuklara verilebilecek zarar en aza indirilmelidir.

5. Bariz bir şekilde kamu yararı olmadığı sürece çocukların görsel olarak ya da başka bir şekilde kimliklerinin ortaya çıkmasını engellemelidir.

6. Mümkün olduğu yerlerde, herhangi bir baskı olmadan kendi görüşlerini ifade edebilmeleri için çocuklara medyaya erişim hakkı vermelidir.

7. Çocuklar tarafından verilen bilgileri bağımsız bir şekilde doğrulamalı ve bu doğrulamayı yaparken ihbarda bulunan çocuklar riske atılmamalıdır.

8. Çocukları cinsellikle ilişkilendiren görüntüleri kullanmaktan kaçınmalıdır.

9. Çocukların fotoğraflarını çekmek için adil, açık ve dürüst yöntemler kullanmalı ve mümkün olduğunda bu fotoğrafları çocuğun veya ondan sorumlu bir yetişkinin, velinin veya vasinin rızasını alarak elde etmelidir.

10. Çocuklar adına konuşan veya çocukların menfaatini temsil ettiğini söyleyen her türlü kuruluşun sicili teyit edilmelidir.

11. Açıkça çocuğun yararına olmadığı sürece, çocukların refahını ilgilendiren materyaller için çocuklara, ebeveynlere veya velilere ödeme yapılmamalıdır.