Fotoğrafım
Okuduklarım... Dinlediklerim... İzlediklerim... Aklıma takılanlar...

22 Kasım 2013 Cuma

Yusuf Çopur'un sorularıyla "Aile Çay Bahçesi"

Yusuf Çopur, değerli bir eğitimci ve yazar. Taraf Kitap için "Aile Çay Bahçesi" ile ilgili bir söyleşi yapmak istediğini söylediğinde çok sevindim. Bir süredir Belçika'da yaşıyor Yusuf Çopur. Dolayısıyla bu söyleşiyi internet üstünden yaptık. En kısa zamanda görüşmek dileğiyle…

Öykü geleneğinden gelen biri olarak ikinci romanınızla çıktınız okur karşısına. Öyküden romana nasıl bir yolculuğun ürünü Aile Çay Bahçesi?

Kurmaca metinlere bir bütün olarak bakmayı seviyorum. Okurken de yazarken de ve yazmak üstüne düşünürken de kendimi türlerin arasına sıkıştırmayı, metinle ilişkiyi bu algı üstünden oluşturmayı sevmiyorum. Önceliğim metinle kurduğum okur-yazar ilişkisi yani. Kimi metin öykü dinamikleri içinde, kimi de roman dinamikleri içinde oluşuyor zihnimde. Yoksa, masaya “Haydi, şimdi bir öykü kitabı yazayım, şimdi bir roman yazayım,” diye plan yapıp oturmuyorum. Kitapların çerçeveler içine oturtularak değerlendirilmesinden hoşlanmayan biri olarak, yazma eyleminde de olabildiğince bu kalıplardan uzak durmak istiyorum. Benim için Kurmaca ve Kurmaca-dışı metinler var.

Müzeyyen, parçalanmış aileden yara almış bir insan. Ancak tüm bunlar, onun bu paramparça olmuş aileye ve yaralanmış bireye karşı itiraz ve isyanına engel olmuyor ve mücadele başlıyor. Müzeyyen'in savaşımı bireye ve aileye bir sahip çıkış mı?

Bu karşı çıkışın, öncelikle birey olma yolunda atılan bir adım olduğunu düşünüyorum. Bu anlamda, evet, tam da sizin söylediğiniz gibi, bireye sahip çıkış diyebiliriz. Ama aileye sahip çıkmak konusundan emin değilim. Orası büyük ve engebelerle dolu bir hesaplaşma alanı Müzeyyen için. O hesaplaşmadan ortaya çıkacak, çıkabilecek sorulardan, sorunlardan tedirgin olmadan ilerlemeye çalışıyor. Aileyle hesaplaşmak, belki biraz da Sisyphos meseline benziyor. Hesaplama süreci, ikiyüzlülükle geçmiş yılların ağır yükünü zirveye taşıma çabası gibi. Hiçbir zaman o zirveye ulaşamayacağını bilse de devam ediyor. Ulaşmak, başarmak değil o yolculuk önemli. Müzeyyen için de, hesaplaşma sürecinin kendisi önemli.

Postmodern dünyanın iç yakıcı bir gerçeği aile kurumunun çözülmesi. Roman, bu gerçeğe ışık tutuyor. Her şeyin bölünerek azaldığı bir dünyada yeniden birleşerek çoğalma mümkün mü sizce?

Çoğalmanın, bu yakıcı yalnızlıktan arınmanın bir yolu olduğuna inanmanın giderek zorlaştığı zamanlar. Ama bir yandan da, başka çaremiz yok. Bir gün sonraya uyanabilmek için, nefes alabilmek için, çoğalmanın mümkün olduğuna inanmak zorundayız. Aile kurumunun ikiyüzlülüğü bu kadar ortadayken, bir yandan da bütün dünya “kutsal aile” kavramının gölgesinde kendini temize çekmeye çalışıyor. Şirketler, okullar, hükümetler, ülkeler, ne bileyim işte, aklınıza ne gelirse, hepsi “Biz bir aileyiz,” diyor. Biz, kendi ailemizdeki yalanlarla yüzleşemeden, “yalan ailelerin” içinde buluyoruz kendimizi. Hiçbir zaman ‘çocuk’ pozisyonunda olan söylemez bu yalanı, iktidarı elinde tuttuğunu hissettirmek isteyenin ağzından çıkar “Biz bir aileyiz,” cümlesi. Böylesine çoğalan bir yalanın içinde, hala çoğalmak mümkün mü bilmiyorum ama ben bunun olabileceğine inanmak istiyorum.

Kitabın başkahramanı aileyle birlikte kadın. Özellikle toplumun kadına karşı iki yüzlü ve incitici ön kabulleri, ön yargıları, kör yargıları mı desem, en somut şekilde ele alınmış. Kadının sığdırdığımız "ayıp"tan kurtulabileceğini düşünüyor musunuz?

Bunun için öncelikle biz erkeklerin şu “sığdırma” eyleminden kurtulması, bu durumla yüzleşebilmesi gerekiyor. Ben, kendim dahil bu konuyla yüzleşmeye çalışan bütün erkeklerde bile, hala bir kibir olduğuna inanıyorum. Anlama çabamızda, anlayışımızda bile bir üstten bakma var. Her şeyden önce dil eril. Bu dilin sınırları içinde düşününce, daha eşitlikçi bir bakış açısı geliştirmek mümkün değil. Tabii bir de, toplumsal boyutu var konunun. Bu noktada, aile içindeki ikiyüzlülüğü kabul ettiği gibi, toplumdaki bu durumu kabul eden kadınların varlığından da söz etmek gerekiyor. Suskunlaştırılmış ve bunu bir kader olarak taşımak zorunda bırakılmış kadınlar. Erkeklerin kurallarını belirlediği oyunda, bir küme olarak algılanan kadın olgusu, ayıptan çok daha öte bir tanımlamayı hak ediyor. Sorunun kesin cevabına gelince; evet, kadının özgürleşeceğine, tanımlamalardan sıyrılıp bireyleşeceğine inanıyorum. Dünyanın geleceğine dair tek umudum da bu zaten.

Aile Çay Bahçesi aileye, kadına, insana ve bunların ruhuna dair çözümlemeler yaparken teşhis ve tetkikte duruyor yüzleşme noktasında. Örnekten devam edecek olursak tedavi aşamasında bitiyor. Kitap için bir "yüzleşme" romanı diyebilir miyiz?

Belki tedavi başlamıyor bile. Teşhis noktası yorumunuza katılırım açıkçası. Yüzleşmeye karar vermek , yüzleşmeye cesaret edebilmek... Belki de sadece buna ihtiyaç duyuyor Müzeyyen. Ailenin bir parçası olmaktan sıyrılıp, öncelikle bir birey olmak için atabileceği ilk adım bu. Yüzleşmeyi tamamlayıp bir sonuca ulaşmak, soruları sorup cevapları almak değil amacı. O yokuşu çıkmaya cesaret etmek bile iyi geliyor ona. Üstüne kapatılmış örtüyü aralayabildiğini, güneşe bakabildiğini göstermek bile, yıllarca süren, nesilden nesile aktarılmış suskunluktan sonra rahatlatıyor Müzeyyen’i. Aslında hepimiz için böyle belki de. Önce bir cesaret gerekiyor; yüzleşmeye, hesaplaşmaya cesaret etmek. Sadece aile kurumuyla değil, her konuda, her an. Ne çekiyorsak, bu bitmek bilmez suskunluk ezberinden çekiyoruz. Sessizlikle suskunluğu birbirine karıştırıyoruz. Konuşmaya karar verdiğimizde de, kakafonik bir gürültünün içine atıyoruz kendimizi. Suskunluktur, en büyük ikiyüzlülüğümüz.

Kadının incinmişliği deşilirken erkeğin egemenliğini görmemek olmaz. Romanda bu sosyal gerçeğe de göndermeler var. Erkek neye ve kime karşı egemen? Bir güç savaşı mıdır hayat?

Güç savaşı denebilir mi buna? Erkeğin erkekle ya da erkek egemen yapının içinde kalmaya mecbur bıraktığı kadınlarla oynadığı iktidar oyunu. Bu alanın ve oyunun dışında kalmaya çalışanların, ötekileştirildiği hatta daha da ötesi ciddiye alınmadığı bir dünya. Aslında çok doğru söylüyorsunuz, hani hep “erkek egemen dünya” diyoruz ya, o noktada sormak gerekiyor: Erkek neye ve kime karşı egemen? Aslında erkeğin egemen olduğu tek şey, kendi yaptığı tablo. Kendi çizdiği, kendi boyadığı, dünyanın neresinde sergileneceğine kendi karar verdiği, izleyicisinin de kendisi olduğu tablo. İşin kötüsü, zamanla bütün dünyayı bu tabloya bakmaya, onun güzel olduğuna ikna edebiliyor. Kendi yarattığı egemenlik hikayesinin okuru kılıyor herkesi.

Sürekli kendini tanıma arayışı içinde olan Müzeyyen, bunu kitap ve filmlerdeki karakterlerde arıyor. Bu hal, kendine yabancılaşmış modern insanın bir yansıması mıdır? Direkt yüzleşme yerine filmlerden, kitaplardan kendine ulaşma çabası

Bence bu sanatın gücüdür sadece. Bir sanat eserinde kendine bakmaya çalışmaktan daha doğrudan bir yüzleşme olabilir mi? Kendimizi anlayabilmek için bir sanat eserine bakmaktan başka ne gelir elimizden? Altamira mağarasının duvarlarındaki çizimlere bakan insan da bunu yapıyordu; bir av macerası sırasında neler yaşadığıyla yüzleşiyordu. Bugün bir filmi izlediğinde, bir kitabı okuduğunda, kendisinden bir şeyler arayan insan da bunu yapıyor; hesaplaşıyor, yüzleşiyor. Hani şu suskunluktan, yüzleşmeden söz ediyoruz ya, işte sanat tam da bu noktada devreye girmiyor mu zaten?

Kitap bitince bir kez daha anlıyoruz ki sevgi ikliminde yetişmeyen insanlar, mutlu aileler kuramıyor ve mutlu da olamıyorlar. Ailede sevgi hüküm sürmeyince toplumun kalbi kanıyor. Bu sevgisizlik hastalığından kurtulabilecek miyiz?

Sevgisizliğin karşısına, sahte bir sevgi seli halini, yalanlarla dolu bir sevgi kelebeği olma halini koymadan yaşamaya çalışırsak, neden olmasın? O kadar yapış yapış bir şey haline geldi ki sevgi, adını anmaya korkar olduk. Ağdalı bir yalan şekeriyle kapladığımız her şeyin elimize yapıştığını göremiyoruz. Sevgi, içinde hesaplaşmayı da, yüzleşmeyi de, kavgayı da, nefreti de barındırıyor. Hiçbir duygu, bir diğerinden bağımsız değil ki zaten. İnsanların mutlu aileler kurmasından önce, bir arada yaşamayı öğrenmesi gerekiyor. Bu biraradalığın olmazsa olmazlarından biri de sevgi. Kelime olarak bile kirletmeyi, hafifleştirmeyi başardık. İnanmıyorum ama yine de umut etmek isterim; suskunluğun biteceğini, kadınların geleceğini ve sevginin kazanacağını.

Hiç yorum yok: