22 Kasım 2013 Cuma

Cumhuriyet Kitap Eki'nde "Aile Çay Bahçesi"

21 Kasım 2013 tarihli Cumhuriyet Gazetesi Kitap Eki için Gamze Akdemir'in yaptığı söyleşi…

Müzeyyen ne zaman yeni bir hedef belirlese hayatında, karışıyor zaman. O hedefe ulaşıncaya kadar karmakarışıyor dünyası. Hayat kovalıyor özellikle baba-kızın ense takibinden, kaçar gibi yaşıyorlar onlar da… Saatteki o “saniye kolu” ise durmadan koşuyor, o koştukça Müzeyyen nefes nefese! Ve evvel zaman içinde Çınaraltı Aile Çay Bahçe'nde evlenmiş, saatçi Nejat Bey ile elleri çamaşır suyu kokulu evhanımı Meral Hanım'ın o cici kızı, uslu kızı, aferinlik Müzeyyen asıyor yüzünü.. Hatta biraz fazlaca.. En çok neden? Bir de okur öyle pek hak veremiyor Müzeyyen'e, kızdırıyor, geriyor bizi çokça.. Hani genellikle ne olursa olsun bir şekilde roman başkişisinin tarafı tutulur ya, burada çok işlemiyor o duygu, işletmiyor mu yazarı?

Y.K.: Açıkçası tarafını tuttuğum karakterlerin okuru olmayı hiçbir zaman sevmemişimdir. Bir okur olarak, anlamak istediğim, beni yeni dünyalara ya da kendi dünyamdaki yeni koridorlara sürükleyecek karakterlerin peşinde koşmayı sevdim hep. Kitap okurken çıkmayı sevdiğim yolculuklar, yıllar içinde beni bir yazar olarak da aynı yolların yolcusu haline getirdi. Müzeyyen karakterinin oluşumunda da aynı bakış açısı var. Müzeyyen, bu romanın anlatıcısı olarak bizi insanın ruhundaki karanlığın ve aydınlığın, iyinin ve kötünün bahçesinde aynı anda gezdiriyor. Müzeyyen, bütün davranışlarıyla, öfkesiyle, nefretiyle, sevgisiyle hesaplaşırken, cevaplardan önce sorulara yoğunlaşan bir kadın karakter olarak karşımıza çıkıyor. Bu nedenle okurun Müzeyyen’in yanında olması, onun tarafını tutması hatta daha da ötesi, okurun romanda bir taraftara dönüşmesi zaten arzu ettiğim bir şey değildi. Bu benim kendi okuma disiplinimle de ilgili bir ruh hali. Müzeyyen’in babasıyla, Çiğdem’le, çocukluğuyla, ergenliğiyle ve bugünüyle hesaplaşması ve bunlardan yola çıkarak bir “yarın” oluşturma çabasıydı beni ilgilendiren… Sorduğu sorular, bulduğu cevaplardan daha kıymetliydi benim için. Özellikle bir kadın olarak, bu kadar “erkek bir dünya”nın içinde, dilin bile bu kadar erkek egemen olduğu bir dünyanın içinde kendini anlamaya çalışması, o soruları sormaya cesaret edebilmesiydi. Dolayısıyla ben romandaki hiçbir karakterin taraftarı değilim ve okurdan da böyle bir beklentim yok.

Sevmeyi bilmediği iddiasında Müzeyyen, kendi için koyduğu teşhisler de acımasız, kötü, illet, sinir, gıcık, tahammülsüz, kıskanç, haset, müzmin kötümser… Dersin ki dünyanın en kötü, dejenere, insanı, dersin ki müsvedde… “İnsan bir kere karanlıkla tanıştı mı, bir daha istese de kurtulamıyor ondan” yerleşik kanısında. Nasıl bir içgüdü, koruma refleksi ona bunu illa ki, bilhassa düşündürten, insanlarla hele ki ailesiyle arasına bu mesafeleri koyduran? Nasıl bir korku? “Noktalardan oluşan bir kadınım ben” derken ne demek istiyor?

Y.K.: Müzeyyen’in kendisiyle ilgili düşünce ve yargılarında çok katı olduğunu düşünmüyorum. Şu anki durumunu açıklayacak bir resim çizmeye çalışırken bu resmin her rengini görmeye çalışıyor aynı zamanda… Belki de daha çok karanlık, ara renkler çıkıyor karşısına ama önemli olan tüm bu renklerden oluşan hayatı anlamaya çalışması. Bu da benim okuru soru sormaya teşvik etmek istememle ilintili… “Noktalardan oluşan bir kadınım ben” vurgusu, Müzeyyen’in hem resim sanatıyla hem de içinde barındırdığı duygularla ilişkisinde karşımıza çıkıyor. Aslında dünyayla olan ilişkisi üzerinden kurulmuş bir cümle.

Aile Çay Bahçesi’nde özellikle bir kadın anlatıcıyı tercih ettim. Çünkü aile kurumunun tüm o ikiyüzlülüğü ve bunun kabullenişi, kadınların üstüne bir yük gibi bindirilmiş bu coğrafyada. Kadınlar bu kabullenişin en değişmez aktörü olmak zorunda kalmış. Ne göğsünü gererek neşesini belli edebilir, ne de hüznünü… Fazla gülerse ayıp olur, derdini paylaşırsa ayıp olur! Dolayısıyla aile ilişkilerindeki en örtük ve kirli alan, kadınlara layık görülmüştür. Figüranların rolleri, oyun bütününde önemsiz görünür belki ama aslında bazen en önemli aksiyon, onların ağzından çıkan tek bir cümle ile başlar. Kadınların sözünün ve sesinin de, en önemli replikler, duruşlar olduğuna inanıyorum. Elbette Müzeyyen de bu inancın temsili.

Babasına öfkesi hiç dinmeyecek. Kız kardeşini de hiçbir zaman sevmedi. Kendisi uslu, o hep yaranmaya çalışan, Çiğdem ise hazıra konan, şirinlik muskasıydı. Nasıl bir kızkardeşlik Müzeyyen ile Çiğdem’inki? Kayıp zamanların canına nasıl yanılası bir kardeşlik? Tabloda nasıl iki fırça darbesi? Neden “sevdi de sevmedi” babasını ve kardeşini ve bu nasıl bir sevmezlikti, artık çocuk da değildi üstelik, herkesin iyi olduğu dünyada kötü olma hakkını sonuna kadar kullanmaya karar veren bu abla, evlat, kadın, birey Müzeyyen?

Y.K.: Müzeyyen, soruyor. Sorgulamaya başladığı ilk yer de kendi sıfır noktası, yani kendi ailesi. Çünkü bizler her ne kadar ailemizle yüzleşmeyi başaramasak da, ailede yaşanan şeyler en klişe tabiriyle ‘kutsal’ olarak tanımlansa da iyilik-kötülük bahçesindeki tüm duygularla ilk yüzleşme yerimiz orası. Müzeyyen’in de romanın kendi zamanı içinde yaptığı, yapmaya çalıştığı bu. Dolayısıyla hayatla olan ilişkisini bir sevgi-sevgisizlik ekseninde değerlendirmiyorum. Aynı şeyi kız kardeşi Çiğdem’le olan ilişkisi için de söyleyebilirim. Çiğdem’i neden sevmediğini o da düşünüyor.

Siz daha önce bunu hiç yaşamadınız mı? Ailevi ilişkilerinizi tartışılmaz, mutlak, sorunsuz bir şekilde mi gördünüz ve kabul ettiniz? Eminim ki herkes hayatının bir dönemini, aileyle yüzleşerek geçirmiştir; ya müthiş bir sevgi seliyle ya büyük bir öfkeyle ve hatta giderek nefretle sonuçlanmıştır bu süreç. Müzeyyen’in tıpkı benim gibi, tıpkı sizin gibi, hepimiz kadar iyi ve hepimiz kadar kötü olduğunu düşünüyorum.

Fiziksel özellikleri kadınların, o endamlar… Kadını, kadınlığı vurgularken roman kişilerinin karakterleriyle bileşiyor sayfalarda. Güçsüz kadınlar değil okuduklarımız, kırılganlıklar var, dertleri var, olmuş, hayat yorgunular ama güçsüz değiller. Dirençli, oturaklı, hani hükümet gibiler (Özlem ve Çiğdem endam açısından hariç) hemen hepsi değil mi? Bir de Müzeyyen bu anlamda da nasıl bir istisna (mı)?

Y.K.: Açıkçası bir fiziksel özellik arayışında değilim. Çünkü ben Müzeyyen’i bir kadın olarak tanımlamanın öncesinde bir insan olarak tanımlamaya ve anlamaya çalıştım. Zaten bir erkek yazar olarak bir kadının dünyasından ve dilinden konuşabilmek ayrı bir cesaret gerektiriyordu. Bunu bir meydan okumaya dönüştürmek ve “ Ben yapabilirim,” duygusuyla yaklaşmak istemedim. Benim için önemli olan Müzeyyen’i bir kadın olarak tanımak değil, ailesi ve kendisiyle yüzleşmeye cesaret edebilen, o karanlık kuyuya inme gücü olan bir kadın olarak tanıyabilmekti. Dolayısıyla roman karakterlerinin fiziksel özelliklerinden çok hayatla olan ilişkileri ve bu ilişkilerde Müzeyyen’le nasıl bir mesafe içinde olduklarıydı. Birbirlerine sarılacak kadar yakın mı yoksa hep bir kol boyu mesafeli duracak kadar temkinli mi? Ben sadece insanlar ve özellikle kadınlar arası ilişkinin tedirgin edici, sürekli gerilimli ruh halini Müzeyyen’in düşünceleri üzerinden okumaya çalıştım.

Erkeklere nasıl bakıyor roman, kadınlarının gözünden?

Y.K.: Açıkçası bir erkek yazar olarak ben, bu erkek egemen dilin kadınları nasıl yalnızlaştırdığını ve kadınları oyunun dışında bırakma niyetini yıllardır anlamaya çalışıyorum. Aile Çay Bahçesi’ne gelene kadar yazdığım kitaplardaki erkek karakterlerin de bu dile dahil olmasıyla hesaplaşmaya çalıştım. Gündelik hayatımızda, okuduğumuz gazetelerde, o gazetelerin manşetlerinde, televizyon haberlerinde, o haberlerin metinlerinde, okuduğumuz kitaplarda, vapurdayken, yolda yürürken, bir seyyar satıcıyla konuşurken, bütün bu dünyanın içinde o kadar erkek filleri ve kadına da ezberlettiği cümleleriyle konuşuyoruz ki… Böyle bir yapıda kadını ne kadar yalnızlaştırdığımızın hesabını önce biz erkeklerin yapması gerekiyor. Çünkü dil, dünyaya ve insana aittir. Dili din, cinsiyet, ırk, coğrafya ayrımı yapmaksızın bir kılabilmek, onun içinde ortak yaşam alanı bulabilmek lazım. Roman, romandaki kadınların gözünden erkeklere bakarken öncelikle bu noktada duruyor: Toplumsal kodlar, klişeler, gelenek ve aile kavramlarının işbirliğiyle oluşturulmuş, erkek egemen bir ikiyüzlülük.

Romanda hüzünlü bir anlatım var. Müzeyyen hüzünlü bir dünyanın içinde yürümeyi tercih ediyor. Ama bu kanatıcı olmaktan çok dobra, kimi yerlerde de sert bir hüzün desek doğru olur mu?

Y.K.: Evet, doğru olur. Çünkü Müzeyyen’in tek bir duyguya sığmasını istemedim. Bunun hepimizin gerçeği olduğuna inanıyorum. Düşündürücü, kaygı verici zamanlardan geçiyoruz. Çoğu zaman bir sonraki güne hangi duyguyla uyanacağımızı bilmiyoruz. Bu duygular arası git-geller, bizde tek bir duygunun tutsağı olmak ötesinde yetenekler geliştiriyor. Müzeyyen de, romanın bir yerinde söylediği gibi, ‘ikinci el eşyalar satan bir dükkanın vitrinine bakar gibi’ baktığı hayatı boyunca, hiçbir duygunun tam anlamıyla tutsağı olmamış durumda. Onun, bu karmaşadan ibaret hayatını bir limana bağlayamamış olması beni çok ilgilendiriyordu. Orta sınıf, şehirli bir kadının çok basit bir sorunu devleştirip onun üzerinden nefret cümleleri üretmesi, günümüzde şaşırtıcı olmayan bir vaka. Bu açıdan bakınca Müzeyyen’in hissettiklerini anlamakta asla zorlanmayız. Bizler kolay öfkeleniyoruz. Kızıyoruz. Nefretin diliyle konuşmaya başlıyoruz. Ama bunların nedeniyle hesaplaşacak kadar cesur olamıyoruz. Müzeyyen, olay örgüsündeki kırılma anına vardığında, neden kardeşini sevmediğini, neden babasından nefret ettiğini ve neden kendisiyle bir türlü barışamadığını sorgulayacak cesareti topluyor. Belki bizlerin de bunu yapması gerekiyor.

Bütün bu anlattıklarınızdan yola çıkarak, özellikle hesaplaşma vurgunuzdan hareketle şunu sormak isterim: Müzeyyen sizce hesaplaşmasının sonucunda nasıl bir noktaya ulaştı? Daha da önemlisi Yekta Kopan, bu kitabı yazarken o hesaplaşmanın içinde kendisine nasıl bir yer buldu? Yekta Kopan, erkek egemen toplumun yarattığı ikiyüzlü toplum hesaplaşmasını tamamlayabildi mi?


Y.K.: Ben de Müzeyyen gibi bu hesaplaşma sürecinden sorularla ayrılıyorum. Bu benim daha çok anlamaya uğraştığım bir anlatı oldu. Aslında bunu bugüne dek bütün anlatılarım için söyledim, tekrar etmekte de bir sakınca görmüyorum: Ben anlayabilmek için yazıyorum. Anlayabildiğim kadarını paylaşıp, okuyanın gözüyle anlamları çoğaltabilmek için yazıyorum. Dolayısıyla, yazdığım metinlerin okuru olabilmek benim için büyük önem taşıyor. Okuduğum şeylerle biraz daha anlamaya, bir adım daha atmaya çalışıyorum. Elbette ki hiçbir zaman kitabı yazmayı bitirdiğimde anlama sürecini tamamladığımı, yeni bir aydınlanma yaşadığımı söylemem mümkün değil. Açılan her kapı, karşıma anlaşılması gereken yeni soruları getiriyor. Ve ben böylece okumaya ve yazmaya devam ediyorum. Bu kitaptan sonra da söyleyebileceğim şey şu: Çalışma masamın üstü yeni sorular, yeni sorunlar ve karakterlerin düşünce dünyalarıyla doldu! Müzeyyen’den bana kalan en önemli şey bu olsa gerek…

2 yorum:

reyhane dedi ki...

Dün kitap ekini aldım ama henüz okuyamadım, hafta sonu okurum artık..Bu arada neden doğrulama kodu kullanıyorsunuz blogunuzda?

Füsun T. dedi ki...

Az önce bitirdim ve sevdim. Tebrikler.