27 Ekim 2013 Pazar

Robinson Crusoe 389

26 Ekim 2013. İstiklal Caddesi'nin en şık ve iyi kitapçılarından birindeyim. Robinson Crusoe 389.

Hem Aile Çay Bahçesi'nin ilk imza günü, hem de yalnız bırakmayıp gelebilen dostlarla buluşma. Bir süredir ekonomik sıkıntılarla, piyasanın vahşetiyle ve özellikle kira meselesiyle uğraşıp ayakta durmaya çalışan Robinson'a destek aynı zamanda. İmza günü süresince kitapçıya girip çıkanların, bu meseleye sahipleneceğine, sadece imza günleri dışında da kitapçısını yalnız bırakmayacağına duyulan inanç. Beyoğlu'nda kiralar için böylesi "emsal bedeller" gösterildikçe, arkasında büyük sermaye grupları, çok uluslu şirketler ya da karanlık bir para durmadıkça, kendi yağıyla kavrulmaya çalışan ve tüketimi daha sınırlı işler yapan dükkanların ayakta durması çok zor. Hele bir de kitaptan söz ediyorsak. Kitapçılar artık sadece az önce saydıklarımla değil, bir de büyük zincirlerle mücadele etmek zorunda. O zorlu mücadeleye bir de şehir merkezinde yer almanın ekonomik zorlukları binince, vay hallerine.

Dönüşüyor kentlerimiz; mis gibi AVM'lerle coşmak varken, merkez bölgeler kitapçılara falan bırakılacak değil. Aman ses çıkarmayalım; kentsel dönüşüm davullarının tokmakları başımıza iner.

Neyse, biz yine düne gidelim: İmza günü neşeli, dostça ve bol sohbetli geçti. Gelebilen herkese teşekkür ederim. Arada duygusal anlar da oldu, gülmekten gözden yaşlar geldiği anlar da.

Robinson Crusoe 389 ile ilgili yeni haberler de olacak yakında. Güzel haberler. Siz bu arada, sık sık gitmeyi, kitap almayı ve kasaya yanaşıp RobKart uygulaması hakkında bilgi almayı unutmayın lütfen.


İmza Günü'nden bir kare. Arkadaşım Zeynep'in kızı Ece, annesi için kitap imzalatıyor. 

Karsu Dönmez: "Sen yağmur ol, ben bulut..."

Gerçekten heyecanlanarak müzik yapmak. Duyguları saklamadan, ticari bir maskenin kahakasına gizlemeden, klişe hikayelerin merkezine oturtmadan sahneye çıkmak ve müziği yaşamak. Karsu Dönmez'in insanda yarattığı ilk his bu.

Basın bültenleri Avrupa gazetelerinde çıkan "Hollanda'nın Norah Jones'u" tanımlamasını parlatmaya çalışıyor. Oysa gereksiz pırıltılara yaslanmadan, olanı aktarmak yeterli. Olan ne mi? Karsu, müzik yapmayı seviyor. Çok kişiye ulaşmak, alkışlanmak konusundaki isteğini de gizlemiyor. Sezen Aksu'ya hayranlığını dillendirirken cidden nefesi kesiliyor. Şarkıları düzenlerken aklına gelen ritmleri anında masaya vurarak çalıyor. Yetmezse ağzıyla bossa-nova ritmleri çıkarmaya başlıyor. Kahkaha atıyor. Şaşırıyor. Kendisinden "biz" diye bahsedip, her albüm çıkarışında prodüktörüne methiyeler düzen "mecburcular" gibi konuşmuyor.

Karsu Dönmez ile, radyo stüdyosunda tanıştık. Sevin Okyay ile hazırlayıp sunduğumuz "Köşe Bucak" adlı programa konuk oldu. Bu duyguları bırakıp gitti. Sevin Abla "Kadife gibi söylüyor bu kız," dedi. Ben de "Şaşırmış gibi yapmıyor, cidden şaşırıyor, ne zor şey artık cidden şaşıran bir insan bulmak," dedim.

Yorumlarıyla da şaşırtıyor. Şu aşağıda dinleyeceğiniz türkü o kadar çok kişi tarafından yorumlandı ki. Kimileri harikaydı, kimileri sıradan. Karsu ve arkadaşlarının yorumunu da seven oolur, sevemeyen olur; orası ayrı. Ama ortak bir noktada buluşulabilir; bu gencecik kadronun, göz temasıyla-hissedişle türkünün içinde oluşu, müziği "şimdi  ve burada" yaşayışları mükemmel. Şarkının iniş çıkışlarında, ikinci sese girişlerde, grup uyumunda o kadar hissedilir bir doğallık var ki. "Grupla çalarken, gözlerine baktığımda ne istediğimi anlamalılar," demişti Karsu. Burada da bakıyor ve anlatıyor. Müge Alpay'ın su gibi vokaline ve grubun dengesine de ayrıca dikkat.

Karsu Dönmez ve arkadaşlarından, Kazım Koyuncu'ya bir selam...


23 Ekim 2013 Çarşamba

Genç Osman... Yeniden... Daha Küçüksün...

Kısa süre önce Fil Uçuşu'nda, Genç Osman ile Aylin Aslım'ın düetini paylaştım. Hemen üstüne bir eposta geldi. Yıllardır aynı binada çalıştığımız, birlikte müzik yapma hayalleri kurduğumuz arkadaşım Özgüç Yiğit, benimle heyecanını paylaşıyordu. Çünkü Özgüç, Genç Osman'ın "Daha Küçüksün" isimli şarkısına çekilen videonun yönetmeni. Bu, albümün ikinci videosu bildiğim kadarıyla.

Açıkçası sahildeki neşe, piknikteki sevimlilikler ya da lunapark ışıkları, kimilerine klişe gelebilecek bir mutluluk halini resmediyor. Ama Özgüç, şarkının hüznüyle ve özellikle Genç Osman'ın içine kapanık ve mahcup haliyle öyle dengeli bir zıtlık dünyası yaratmış ki, o tanıdık görüntüler de insanı üzmeye başlıyor kısa sürede.

Genç Osman gerçekten çok iyi bir şarkıcı, müzisyen. Bu şarkısını da seviyorum.

Kendisine göndereceğim küçük bir notla tamamlayayım: "Genç, ben sakalları kesme değil, uzatma mevsimindeyim!"

 

Yerçekimi: Uzayda bir çöplük var!

Uyarı! "Yerçekimi/Gravity" filmini henüz izlememiş olanların dikkatine; bu yazı filmle ilgili ipuçları vermektedir.


Sinema teknolojisinde yeni bir zirve. Yenilikçi görsel efektler. Bu efektleri daha da yoğunlaştıran bir kamera kullanımı. Hepsini "şimdi ve burada" kılan 'üç boyut' teknolojisi. Şimdiden Oscar'ların teknik kategorilerinde birçok adaylık olacağını söylemek mümkün. Ne de olsa Akademi üyeleri, sinema teknolojisine katkıda bulunan, inovatif olduğuna inandıkları işleri destekleyerek, gelişim yolunda ne kadar katkı sağlayıcı olduklarını göstermeyi pek severler. Üstelik bu filmde Meksikalı bir isim olarak Hollywood'da özellikle tutulan Alfonso Cuaron ve sektörün Demokratçı cephesinin elini güçlendiren iki isim de var: Sandra Bullock ve George Clooney.

Tarafsız bir cümleyle başlayacak olursam, filmin teknoloji sayesinde "tek planmış" gibi görünen o açılış sahnesinde, (Rusların kendi uzay araçlarından birini imha etmesiyle oluşan parçacık yağmurunun başlangıcına kadar süren sahnede) sonsuz gibi görünen uzayın, klostrofobik etkisini hissettirme yeteneğiyle, bakış açısından bakış açısına yaptığı geçişlerde algıyı değiştirme isteğiyle, görsel tasarımı ve ses tasarımıyla "bambaşka bir işin" içinde olduğumuz hissindeydim. Gerçi Clooney tarafından canlandırılan Kowalski karakteri kısa sürede pek "klişe" konuşmaya başladı ama o kadarcık da olurdu canım.

Olmazmış. Şu ana kadar yazdıklarımın tonundan bellidir ki, filmi sevmedim. Teknolojik üstünlük hakkını teslim ediyorum. Önce iki, sonra da tek oyuncuyla gerilim ve heyecan oluşturabilme hakkını teslim ediyorum. İnce işçilik konusundaki akıl almaz uğraşının hakkını teslim ediyorum. Ama bunlar benim sevmem için yetmiyor. Dilerim o da benim sevmeme hakkımı bana teslim eder.

Özellikle filmin ikinci yarısında, Sandra Bullock tarafından canlandırılan Dr.Ryan'ın tek başına sürdürdüğü hayat mücadelesi bölümünde, konuyu dönüp dolaştırıp aile, çocuk ve özellikle de ev/anayurt meselesine bağlaması, bunları kötü yazılmış cümlelerle oyuncusunun ağzına monolog gibi yerleştirmesi, hamaset dolu bakış açısını yaylılar ve bakır nefeslilerle coşturduğu bir müziğe emanet etmesi, beni fillmden koparmaya yetiyor. Sandra Bullock'un Oscar adaylığı istediği her halinden belli, deyim yerindeyse "konuya asılan" oyunculuğu da, o kıymeti kendinden menkul cümlelerin bize geçmesine izin vermiyor. Hal böyle olunca da, bütün o teknolojik başarı, "numara" olarak kalıyor. Olmayan bir senaryodan yapılmış bir filme inanmam için, gözümü boyamaya çalışan "numaralar".

Filmi izlerken bir ara aklıma Aralık 2012'de, yüzde sekseni yerli üretim olan Türk keşif uydusu Göktürk-2'nin uzaya "fırlatılma" hikayesi geldi. Askeri istihbarat ve keşiflerde Türkiye'nin gözü olacak uydu fırlatılırken Başbakan, Mehmet Akif'den şiirler okuyor, kapının önünde ise ODTÜ'lüler protesto gerçekleştiriyorlardı. "Yıldız Savaşları" projeleriyle, askeri destek amaçlı uydularla yörünge dolduranların doymazlığı düştü zihnime. ABD, Rusya ve Çin başta olmak üzere, çok sayıda ülke. Bir çöplüğe çevirdikleri uzay boşluğu. En azından sağlam bir alt metinle, bu çöplükle hesaplaşacağını umduğum film, açıkçası, hamasetiyle bu noktada da sınıfta kaldı.


Bir göndermeyi de "SLATE"den yaptığı çeviriyle www.evrimagaci.org sitesine vermek isterim. (ODTÜ BİYOGEN ile birlikte çalışan akademik bir oluşum.) Yazı ünlü bir astrofizikçi olan Neil deGrasse Tyson'ın filmle ilgili yorumları, kişisel değerlendirmeleri ve bilimsel tespitlerinden oluşuyor. Filmin bilim danışmanı Dr. Kevin Grazier'in değerlendirmeleriyle de karşılaştırmalar var elbette. Yazının tümünü sitenin kendisinden okusunuz ama bir bilim insanı olmayan benim bile, filmi izlerken aklıma takılan soruyla ilgili paragrafı paylaşayım:

Filmin kırılma noktalarından biri, Clooney'in kendini feda ettiği sahnedir. Ancak şunu söyleyebiliriz: Clooney boşuna ölmüştür. Çünkü film boyunca yörüngede yerçekimi olmadığı gösterilmiştir; ancak Bullock'un ayağı ISS'in iplerine dolanıp, Clooney'i zar zor tuttuğunda, sanki yerçekimi varmış gibi bir etki yaratılmıştır. Gerçek hayatta, bir uçurumun kenarında bir kişi, diğer bir kişiyi düşmemesi için aşağı eğilerek tutarsa, düşmekte olan kişinin ağırlığı, kurtarmaya çalışanın üzerine binecektir, doğrudur. Ancak eğer yörüngede yerçekiminin olmadığı iddia ediliyorsa (ki hatalıdır; ancak film böyle varsaymıştır), o zaman filmdeki o dramatik sahne tamamen hatalı, gereksiz ve yersizdir. Zira yerçekimsiz ortamda Bullock'un veya Clooney'nin basit bir çekme kuvveti ile birbirlerine ulaşması mümkündür. Ancak film, sanki Clooney bir tarafa doğru, bir kuvvet tarafından çekiliyormuş gibi göstermektedir. Halbuki filmin varsayımları dahilinde böyle bir kuvvet bulunmaması gerekir. Üzgünüz Clooney...

Aslında hazır elim değmişken bir kaç noktayı daha paylaşmak isterim. Tyson'ın tespit ettiği bilimsel hatalara birkaç örnek daha:


  • Hubble Teleskobu'nda neden bir tıp doktoru görev almaktadır?
  • Bullock'un saçları neden uzayda serbestçe saçılmamaktadır? Bunun haricinde tüm sıfır yerçekimi kurallarına uyulmuş gözükmektedir.
  • Neden bir astronot, bir tıp doktoruna oksijensiz kalma durumunda tıbbi olarak neler olacağını izah etmektedir?
  • Dünya'nın yörüngesindeki neredeyse tüm uydular batıdan doğuya hareket ederler; fakat filmdeki neredeyse tüm uzay aracı kalıntıları doğudan batıya hareket etmektedir.
  • Yerden 370 kilometre yukarıdaki araçların iletişimi saçılan parçalardan ötürü bozulmuş gözüküyor, ancak iletişim uyduları bundan 100 kat yüksekten dönmektedir. 

Bu noktada filmin bilimsel danışmanına katılıyorum. Elbette hikaye uğruna birkça katı gerçek tersyüz edilebilir. Ama yola çıkışınız bilim çöplüğü içinde bir hayatta kalma mücedelesi ise geçerliliğini yitirir bu durum. Üstelik hikayeyi tersyüz edebilmeniz için bir hikayeniz olması gerekir.



"Yerçekimi/Gravity" izleyiciyle buluştuğu andan itibaren sinema tarihinin benzersiz uzay/bilim-kurgu/bilim filmleriyle kıyaslanıyor. Saçmalık! 


Yer yer heyecanlı, üç boyutlu izlendiğinde keyifli bu filmi, teknolojiye kakılarıyla anmak yeterli olacaktır.


19 Ekim 2013 Cumartesi

Genç Osman ve Aylin Aslım ile "Dilek Tutmak"

Gecenin içinde, gecenin içinden geçen sözler...

Biraz düşlerle, çokça düşüncelerle... Düşlerin, karanlıkla aydınlık arasındaki düşüncelerin uzantısı olduğunu hatırlatan bir süreklilik hali.

O sürekliliği hiç unutturmayan bir gitar arpeji. Şarkının söyleniş ritminde, ancak gece kuşlarının anlayabileceği iniş çıkışlar. Davulun gecenin sessizliğini yırtmak istercesine şarkıya katılışı. Müzeikal çoğalmanın, vokalleri tedirgin etmemesi, aynı kararlılık ve sükunetle söylenen sözler. Genç Osman'ın harika ses tonu. Aylin Aslım'ın şarkının ruhunu besleyen katkısı. 

"Dilek Tutmak" Genç Osman'ın her şarkısını sevdiğim 'Gökyüzü Masmavi' albümünü dinlediğim ilk andan beri, aklımın bir köşesinde döner durur. Genç Osman, hayatı zorlamayan bestelerin, insana iyi gelen vokali. Bu şarkıda, bir de Aylin Aslım var. Aylin'in şarkıya girdiği an, gecenin geç vakti eve dönerken, üşüyen ellerin cebe sokulduğu an gibi. Kendini, kendinden korumak isteyen bir ses onunki.

Şarkıyı paylaşıyorum ama yetmez; henüz dinlemediyseniz Genç Osman'ın 'Gökyüzü Masmavi' albümünü mutlaka dinleyin.





Vinterberg'den "Jagten": İkiyüzlülüğe Kafa Atmak


Thomas Vinterberg'in 2012 tarihli filmi "The Hunt/Jagten" Türkiye'de "Onur Savaşı" adıyla gösterime girecek. Film adlarında kimi zaman kimi zaman çaresizlikten, kimi zaman genel bir algıya seslenebilmek için yapılan değişikliklere sıklıkla tanık olmuşuzdur. Ama kimi zaman da -bu örnekte olduğu gibi- maksadını aşan değişiklikler oluyor. Ne yapalım, buna takılacak değiliz...

"Jagten" birçok yünüyle 'yerel' bir film. Kuzeyin bireyci ve görece soğuk insan yapısını değerlendirmeden, filmin kimi sahnelerindeki ilişkileri anlamak ya da o dünyanın içine girmek mümkün olmayabiliyor. Ancak bir adım sonrasında, o yerellikten çıkıp, evrensel bir "insan insanın kurdudur" hikayesine, "toplumlar kurban ister" meseline dönüşüyor. Üstelik, izleyeni zorlayan, sertlik derecesi yüksek, herkesin kabul edemeyeceği bir konuyu, ikiyüzlü bir ahlakçılığın kaba hatlarını çizmek için merkeze alarak. Burjuvazinin ikiyüzlülüğüne tekme tokat giriştiği "Festen"den sonra, bu kez de kasaba hayatındaki ikiyüzlülüğe deyim yerindeyse değil, tam anlamıyla kafa atıyor Vinterberg. 

Filmi henüz izlememiş olanlar için, konuyla ilgili bir şeyler söylememeye özen gösterdim. Bilenler zaten biliyor. (Konunun detaylarına girince, daha uzun bir yazı yazmak gerekiyor.)

Bu filmdeki rolüyle Cannes'da en iyi erkek oyuncu ödülünü alan Mads Mikkelsen, gerçekten de zorlu bir rolde, ip cambazı gibi özenli davranmayı başarıyor. Vinterberg'in çıplak, keskin görüntüleri ve mesafeli kamera kullanımıyla iyice sertleşen film, Mikkelsen'in dengeli oyunu sahnesinde, baştan sona aynı gerilimde izleniyor. Aman bu "gerilim" kelimesine takılmayalım; nasıl bir gerilim olduğunu filmi izleyince anlayacaksınız.

Bir sahne ile noktalayalım: Mikkelsen'in canlandırdığı Lucas karakteri, Noel Gecesi kilisede. İzleyenin yüreğini sıkıştıran bir sahne. Zor. Anaokulu çocukları kafalarında Noel Baba şapkalarıyla bir şarkı söylüyorlar. Ve Lucas, önündeki sırayı tekmeleyerek, bir anlığına katılıyor şarkıya.

Filmi izlerken bu sahneye ve bu sahnede Lucas/Mikkelsen'in yüz ifadesine bakın. Hem müthiş bir oyunculuk hem de oyunculuğun ötesinde bir insanlık dramının izlerini göreceksiniz.

Sözünü ettiğim sahnede Mads Mikkelsen

Filmin katıldığım/katılmadığım, sevdiğim/sevmediğim yönleri var.

Ama ne olursa olsun "The Hunt - Jagten - Onur Savaşı" üstünde düşünmeye, konuşmaya ve elbette izlemeye değer bir film.

18 Ekim 2013 Cuma

Köşe Bucak ve Sevin Okyay

Teklif Sevin Okyay'dan geldi...

"Birlikte radyo programı yapalım," dediği anda, bir saniye bile düşünmeden "Evet!" dedim. Sevin Abla'yla stüdyoda birlikte olmak başlı başına yeniden öğrenci olmak, yeniden okul sıralarında dirsek çürütmeye başlamak demek. O bitmek bilemeyen öğrencilik halini çok değerli buluyorum. Hele bir de öğretmeniniz Sevin Okyay ise...


İşin bir de radyo aşkı bölümü var. Çocukluğumda, Ankara Radyosu'nun bürokrasi ve ciddiyet kokan koridorlarında koşarken, büyük stüdyonun arkasındaki "sağır oda"da yaşıtlarımla yerlere yayılıp ders çalışırken, gülüşürken içime düşen bir aşk bu. Yıllar sonra karşılığını Radyo ODTÜ'de, Açık Radyo'da bulan, her seferinde yeniden alevlenen bir aşk. Şimdi NTV Radyo bünyesinde sürecek o duygular. Ses'in değerine şapka çıkaran bir insan olarak, ses ile-söz ile dinleyenlere ulaşmak. Üstelik arkasından dolanmadan, "-mış gibi" yapmadan, gerçekten kültür-sanat konuşarak...

Programın adı; Köşe Bucak. Her Cuma saat 12.10'da yayımlanacak. Cumartesi günleri de tekrarı var. Ayrıca podcast olarak dinlemek de mümkün olacak. Durum budur.

Noktayı koymadan önce; beni radyo mikrofonunun başına davet eden, kültür-sanat konuşmama olanak tanıyan, canım dostum Sevin Okyay'a teşekkür ederim. Tabii bu programı dinleyerek, bizimle birlikte yürüyen dünleyicilere de teşekkürlerimle...

15 Ekim 2013 Salı

Kerim İnal aramızda...

Bu yazıya Sefa Sofuoğlu'na teşekkür ederek başlamalı. Onun sayesinde yıllar öncesinden gelen bir isim aklıma düştü: Kerim İnal.

Önce kimdir bu Kerim İnal, onu anlatayım...

Oyunlardan hoşlanan biri olarak, hayatımın her döneminde, takma isimlerle yazmayı sevmişimdir. Şifre çözmeyi sevenler için hemen söyleyeyim; bu halen oynamakta oldğum bir oyun. İşte Kerim İnal ismi de böyle ortaya çıktı. altzine yıllarında, polisiye parodileri yapan bir yazar yaratmak istedim. Yazılmamış romanların, polisiye klişelerine göz kırpan olay örgülerinin takipçisi olacak bu yazara da, "criminal" üstünden oyun yaparak "Kerim İnal" adını verdim. Kısa süre yazdı altzine'de Kerim İnal. Ama uzun süre defterlerimi işgal etmeyi başardı.

Karbon Kopya kitabını hazırlarken bir kez daha karşıma çıktı Kerim İnal. Kitabın ruhuna uygun bir buluşmaydı bu. Patricia Highsmith ve polisiye hayranlığımın sularında dolaşan bir öyküde, hem o yazılmamış romanların konularını kullandım, hem de bu takma adın oluşumunu öykü karakterinin omuzlarına yükledim. Sonuçta ortaya "Becerikli Bay Kerim İnal" adlı öyküm çıktı.

2008 yılında bu öykü ile ilgili bir mail aldım. Korcan Yavuz, o yıllarda bir lise öğrencisiydi ve öykünün içindeki dipnotlardan biri olan "Herkül'ü Öldürmek"ten kısa film yapmak istiyordu. Bu teklifi sevinerek kabul ettim. Korcan Yavuz ve arkadaşları, o yıl okul tatilini bu işe ayırdılar ve sonunda filmi tamamlamayı başardılar. Bir kopyasını hala özenle saklarım.

Gelelim Sefa Sofuoğlu'na. Geçen hafta yolladığı bir e-posta ile Kerim İnal'ı tekrar hayatıma soktu. İçtenlikle yazılmış satırlarının arasında "umarım bir gün bir Kerim İnal polisiyesi yazarsınız ve ben de o kitabın çizgi romanını yaparım" diyor Sefa Sofuoğlu. Bununla da yetinmemiş, kitabın olası kapak ve arka kapak tasarımlarını da yapmış. İşte henüz yazılmamış, çizgi romanı da yapılmamış bir kitap:


Kerim İnal'ın hikayesini paylaşmak istedim Garip. Sahte bir kimlik, kendi içinde maceralar yaşamaya devam ediyor. Benden çıkıp bir öykü karakterimin yarattığı kişiye dönüşüyor, kısa filmlere konu veriyor, yazılmamış romanların "belki bir gün çizilecek" kahramanı oluyor.

Kerim İnal, gerçekten kriminal bir vaka.

O esnada başka bir yerde...

... Türk romanına olağanüstü karakterler hediye eden bir yazarın, Yusuf Atılgan'ın dünyayla mücadelesi 9 Ekim 1989 günü sonlanır. Şimdi okurları devam ediyor mücadeleye; her bir kitabıyla, satırıyla çoğalarak...


Yusuf Atılgan
(27 Haziran 1921 - 9 Ekim 1989)

12 Ekim 2013 Cumartesi

"Dünyanın bütün fiilleri özür dilemeli kadınlardan!"

Aile Çay Bahçesi'yle ilgili ilk söyleşi Radikal Kitap Eki için, Burcu Aktaş tarafından yapıldı. 

Aile çay bahçesi... Ailenin öğretilmiş “mutlu ve kutsal” görünümünün ardındaki mutsuzluğu, ikiyüzlülüğü anlatan bir yer. Yekta Kopan’ın yeni romanına bu ismi seçmesi elbette tesadüf değil. Çünkü Kopan kitabında bir aile hikâyesi anlatıyor. Bunu yaparken iki kız kardeşi merkeze alıyor. Psikolojik yapısı ince ince dokunan Aile Çay Bahçesi, Müzeyyen ile edebiyatımıza unutmayacağımız bir karakter armağan ediyor. Kopan, metinlerinde sıradanlığın içinde saklı duran etkileyiciliği bir anda önümüze koyar. Bu huyundan yeni kitapta da vazgeçmiyor. İki kız kardeşin ilişkisindeki sevgisizliği anlatırken onların hayatına sadece fon olmayı seçen bir babanın etkisini romanın finaliyle tamamlıyor.Aile Çay Bahçesi, elleri çamaşır suyu kokan annelerin kızlarının, “utanılacak sayısız anın birikimi olan çocukluğun”, “dünyanın unuttuğu kız kardeşlerin” ve “bitmeyen bir mide yanması olan ailenin” romanı.

Senin benzetmenle başlamak istiyorum... “Aile dediğin şey bitmeyen bir mide yanması.” Romanın temelinde aile var. Yazar olarak bu mide yanmasını anlatmak neler hissettirdi sana?

O mide yanmasını ilk olarak çocukluğumuzun Hayat Bilgisi kitaplarında, toplumsal cinsiyet rollerinin en kaba hatlarıyla belirlendiği resimlere baktığımda yaşamıştım aslında. İşten dönmüş baba, sofrayı kuran anne, bebekleriyle oynayan ya da annesine yardım eden kız çocuk, tabancasıyla ya da otomobilleriyle oynayan erkek çocuk… Erken yaşta ezberletilen ikiyüzlü bir tablo. Geçen yıllarda okuduğum bir haber daha da acı gelmişti bana. Artık aile tablosunun böyle sunulmayacağını söyleyen haberde, ütü yapan babalardan, evrak çantası taşıyan annelerden falan söz ediliyordu. Sanki o tabloyu tersinden çizince her şey değişirmiş, değiştirilebilirmiş gibi. Sanki bitmek bilmeyen bir güzellemeyle kutsallaştırılan aile kurumundaki kapalı devre mutsuzluk, ressamın fırça dokunuşlarıyla geçiştirilebilirmiş gibi. Aile kurumu, bütün o dokunulmazlığını “Kol kırılır, yen içinde kalır,” gibi bir atasözünün sahtekâr kılıfıyla sağlıyor oysa. Önemli olan mutsuzluğu görünmez kılabilmek, dört duvar arasına hapsedebilmek. Bedeli ne olursa olsun, büyük resimdeki “Kutsal Aile” duruşu bozulmamalı. Yalanlar, baskı, şiddet ve aklımıza ne gelirse hepsi, o sahte tablonun arkasına saklanmalı. İşin kötüsü tabloyu kazıyınca, bol renkli yağlıboyanın altındaki kurşun kalem eskizlere bakınca ne göreceğimizi hepimiz biliyoruz. Ama gördüğünü söylememek, söylediğindeki gerçekliği saptırıp mutluluk cümleleriyle değiştirmek çocukluktan öğrendiğimiz bir şey. “Bitmeyen bir mide yanması” olarak gördüğüm de tam bu durum. Hani Tolstoy, “Anna Karenina”nın harika giriş cümlesinde “Bütün mutlu aileler birbirine benzer; oysa her mutsuz aile kendine özgü bir mutsuzluk yaşar,” der ya, o mutsuzluk üstüne konuşamamaktan, daha da kötüsü bilerek konuşmamaktan kaynaklanan bir mide yanması bu. Aile Çay Bahçesi’ni yazarken bu ikiyüzlülükle hesaplaşmak, o mutsuzluk hakkında konuşmak istedim.
Çok güzel bir yere geldi konu. Romandaki ailenin mutsuzluğu ve o mutsuzluğu bilerek konuşmadığı zamanları düşününce... Aslında senin metnine bakınca bunun bir kabullenmeyi su yüzüne çıkardığını görüyoruz. İkiyüzlülük dışında, aile söz konusu olunca bir kabulleniş hâkim... 
İkiyüzlülüğün sürekli hale geldiği, nesilden nesile aktarıldığı nokta o kabulleniş noktası. Bunun adına istersen öğrenilmiş çaresizlik de, istersen mahcubiyet duygusuyla sessizleşme de, fark etmez. Sonuçta kabulleniş, aile kurumu içinde başlayan ve oradan bütün hayata yayılan bir şey. Sonuçta açık açık konuşamayan, iletişimsiz bir hale geliyoruz. O kabulleniş atasözlerinden günlük konuşmalara kadar yayılıyor. Kitaptaki bütün özneler bir kabulleniş denizinde boğulduklarının farkındalar. “Kader” diye geçiştirdiğimiz bir deniz o. Müzeyyen’in kaderiyle hesaplaşması da, o kabullenişe itirazıyla başlıyor belki.
Bir aile, onun içinde iki kız kardeş, Müzeyyen ve Çiğdem... Onlarla, insan var oldukça bitmeyecek bir mevzuya götürüyorsun bizi. Kardeş ilişkisi, içinde nefretin, sevmemenin olduğu. Nefreti didiklemek nasıl bir tecrübeydi?
Aslında nefretten çok sevgiyi didiklemek istedim. Öyle kolaylıkla söylediğimiz bir kelime ki “sevgi”. Herkes birbirini seviyor, herkes birbirine güveniyor, herkes birbirinde “tam da aradığı insanı” buluyor. Günlük hayatımızda en sıklıkla kullandığımız kelimeler bunlar; sevgi, dostluk, kardeşlik, güven. Bile isteye, içlerini boşaltmak için özel bir çaba harcıyoruz sanki. Bütün duyguların, içlerinde karşıtlarını da barındırdıklarında gerçek olacaklarını hiçe sayarak, günün birinde boğulacağımızı bildiğimiz bir yalan denizinde yüzüyoruz. Sevginin, nefrete bir kol boyu mesafede olduğunu biliyoruz, ama yok saymak işimize geliyor. Zamanla kendi yalanlarımıza inanıyoruz, kurduğumuz sahte duygular imparatorluğunda yaşamaya başlıyoruz. İki kız kardeşin ilişkisi tam da bu nedenle ilgimi çekti. Toplumsal cinsiyet rollerinin dayatmasıyla, o yalanlar dünyasına daha yüksek duvarlarla hapsedilen iki kadının yüzleşmesini istedim. Müzeyyen’in, Çiğdem’le ilişkisindeki yalanlarla ve nefretiyle hesaplaşabilecek kadar cesur olmasıydı ilgimi çeken. Üstelik karşısında da duvarlarını yıkmaktan korkmayan bir kadın vardı. Sevgiyi didikledikçe, üstündeki boyayı kazıdıkça içinde barındırdığı diğer duygularla yüzleşmeye başladım; nefret, öfke, acı, mutsuzluk.
Peki bu yüzleşme nefreti anlayabilmeni sağladı mı? Anlayabilmek için yazdığını bildiğim için soruyorum bu soruyu.
Anlamaya çalıştım. Müzeyyen’in duygularını, kafa karışıklığını, hesaplaşmasını izlerken ben de hep bunu düşündüm açıkçası. Sonuçta bir karakterin özelinde, anlayabilmek için yaptığım yolculuktu bu. Onun hikâyesinde sevgiyle ya da sevgisiz kalmışlıkla atbaşı koşan nefretin yerini anlamaya çalıştım. Kendimdeki nefreti de sorguladım elbette; öfkeyi, acıyı, hayat yorgunluğunu. Sevgisizlikten, öfkeden, yalanlardan yorulduğum bir dönemde bu hesaplaşmaya ihtiyacım vardı. Ama bu hesaplaşma sana cevapları getirdi mi dersen, susar kalırım…
Romanın psikolojik boyutu çok önemli. Hatta bu bir psikolojik roman diyebilirim...
Karakterlerin iç dünyasını merak ediyorum. Olay örgüsü içindeki davranışları, kararları, sözleri bana sadece dünyayla kurdukları ilişkiyi anlatıyor. Benim onlarla kurduğum ilişki yaptıklarında değil yapmadıklarında, söylediklerinde değil söylemediklerinde. Yazarken karakterin psikolojisi üstünden bir hesap yapmıyorum. Onu anlamaya çalışma sürecinin kaçınılmaz sonucu bu. Günlük hayatta sözlere, davranışlara, bakışlara o kadar kilitlenip kalıyoruz ki, bunların arkasındaki kaynakları düşünemez hale geliyoruz. “Neden” diye sormaktan korkar hale geldik, rahatımızı kaçırmak istemiyoruz. Oysa ben yazdığım karakterlerle tartışmak istiyorum. Hani az önce, “anlamak” meselesine vurgu yaptın ya, işte en azından bunun için tartışmak istiyorum.
Roman boyunca karakterlerinin geçmişini ve bugününü yan yana koyuyorsun. Buna en ağır hesaplaşma yolu diyebilir miyiz?
Bence en ağır hesaplaşma geçmiş ile bugünün tartışmasında değil. Çünkü geçmişi anlatırken hepimiz kendi istediğimiz gerçeği yeniden yaratıyoruz; olayları istediğimiz gibi hatırlıyoruz, hikâyemizi akmasını istediğimiz şekilde kurguluyoruz. Geçmiş dediğimiz bıkıp usanmadan çoğalttığımız bir yalana dönüşüyor. Hayatımıza giren her yeni kişide, yaşadığımız her yeni olayda bir kez daha kurguladığımız, zamanla kendi yalanlarımıza inanır hale geldiğimiz bir hikâye. İşin garibi, bugünümüzü de o hikâyenin ışığıyla aydınlatmaya çalışıyoruz. Aslında hesaplaşmaya cesaretimiz yok. Kişisel olarak da toplum olarak da. Yalanlardan mürekkep bir yarınla, bugünü anlamaya çalışmanın yorgunluğu var üstümüzde. Öyle ikiyüzlü, kibirli bir hikâyenin peşine takıyoruz ki bugünü, dengesini kaybediyor. Zaten o ince ipin üstünde yürüyecek hali yok zavallı bugünün. İşte asıl ağır hesaplaşma o noktada devreye giriyor kanımca; yalanlarla bezediğimiz şimdiki zamanın, gelecek zamanla hesaplaşması. Hayatla ilişkimizde, davranışlarımızda hep bu gerginlik var bence; dün ne olduğunu değil, böyle bir dünle yarına nasıl yürüyeceğimizi anlamaya çalışıyoruz.
Tam bu noktadan devam edelim. “Aklını başından alacak bir hikâyem yok. Doğdum, yaşadım, ölüyorum” diyor karakterin. Yekta Kopan bu üç fiili gerçekleştirirken değdiklerimizi, değmediklerimizi anlatmayı seviyor...
Haklısın, aynı nokta. Dün, bugün, yarın… Hamlet’in, babasının hayaletiyle yaptığı konuşmadan bir cümle var burada: “Açıklamam yasak olmasaydı eğer yaşadığım zindanın sırlarını, öyle şeyler anlatırdım ki sana, tek kelimesi aklını başından alır, kaynayan kanını donduruverirdi,” der babanın hayaleti.  Geçmişi hikâyeleştirirken ya da bir başkasının geçmişten gelen hikâyesini dinlerken, aslında hep o “aklımızı başımızdan alacak sırlara” ulaşmak istiyoruz. Çünkü biliyoruz ki, saklandı bir şeyler, sırlar var, yalanlarla örttüklerimiz var, kendimizi kandırırken zamanla inandıklarımız var. Üstelik bütün bunların yükünden kurtulmaya ölüm bile yetmiyor, bir hayalet bile yaşadığı zindanın sırlarını açıklamak konusunda dürüst davranamıyor. Müzeyyen’in de tek istediği o cümleye, yalanlarla bozulmamış gerçeğe ulaşmak. Sanki biri çıkıp, bir cümle fısıldasa hesaplaşmasını tamamlayacak. Nefretini, öfkesini, mutsuzluğunu anlayacak. Babası, Çiğdem, Hayriye Hanım, mezarlık bekçisi, sitenin bakkalı… Kim olursa. Yeter ki, bir kişi en az kendisi kadar cesur olsun. Belki bütün bunları anlatırken, ben de o cümleyi arıyorum. Ölümle hesaplaşamıyoruz. Öfkemiz de nefretimiz de bundan biraz. Yarından korkuyoruz. O korku bizi yarınsız bırakıyor.
“Dünyanın bütün fiilleri özür dilemeli kadınlardan”
Bir kardeş hikâyesini iki kadın üzerinden anlatmayı tercih ettiğine göre kadınların kaderinde anlatmak istediğin, göstermek istediğin şeyler var...
Aslında soruda seçtiğin kelime bile iç acıtıcı: Kadınların kaderi. Kim belirliyor bu kaderi? Toplumsal cinsiyet rollerinin repliklerini kim yazıyor? Tanımlamaların arasına kim sıkıştırıyor? Bütün bunların konuşulacağı dilin yapısını kim belirliyor? Dünyanın bütün fiilleri özür dilemeli kadınlardan; erkeklerin sözlüklerinden fırlama hepsi. Anlatmak ve göstermek istediğim değil, anlamak ve görmek istediğim şeyler olabilir burada. Ama ne yaparsam yapayım anlayamadığım, nereye bakarsam bakayım göremediğim şeyler. Müzeyyen ve Çiğdem’le yolculuğa çıkmaya biraz da bu yüzden gereksinim duydum. Erkeklerin oyun bahçesi haline gelen bu şiddet dünyasında, bana söyleyebileceklerini dinlemek istedim. Aman sakın yanlış anlaşılmasın, üstten bir bakış değil bu. Sadece ve sadece bir çaba. Anlayabilmek için harcanan bir çaba. Erkek egemen dilin içinde yuvarlanıp dururken ayağa kalkma çabası. Tekrar düşeceğimi bildiğim halde cesaret etme çabası.
Müzeyyen ve Çiğdem’in babalarıyla hesaplaşmaları, aslında bu çabayı görmek için belki de…
En azından bir çaba harcadığını görebilmek için. “Severim de döverim de,” diyen babanın, bir an için kendisine miras bırakılan erkek egemen dilden sıyrılıp anlamaya çalışmasını görmek için. Muktedirin diz çökmekten korkmadığını görebilmek için. Müzeyyen de Çiğdem de kendi bildikleri yolda, o derin kuyunun içine bakmaya, işte bu yüzden cesaret ediyorlar. Erkeklerin dünyasından ruhlarına sızan nefretle hesaplaşmak için, babalarının karşısına çıkmaları gerekiyor belki de. Nefretle hesaplaşabilmek için, yalandan arındırılmış bir dille muktedirin karşısına dikilmekten başka şansımız var mı ki?

"Yazmaya başlamanın sıfır noktası: Dili oluşturmak!"

Aile Çay Bahçesi ile ilgili söyleşileri, her şeyden önce kendime düzenli bir arşiv olsun diye, Fil Uçuşu'nda paylaşmaya çalışacağım. Aşağıda Cem Uçan'ın BirGün gazetesi için yaptığı söyleşi var.


Aile Çay Bahçesi, Yekta Kopan'ın Can Yayınları'ndan çıkan yeni romanı. Roman, aile kurumu, birey olmak ve bir başkasının varlığına göre tanımlanmak gibi temel insani meseleleri odağına alıyor. Ana karakter Müzeyyen, evreni ve kendi konumunu anlamak için cevaplar kadar soruların da önemli olduğunu okura hatırlatıyor. Biz de kitabın raflarda yerini almasının hemen ardından Yekta Kopan'a roman, karakterler ve kitabın yazılma süreci hakkındaki sorularımızı sorduk.
>>Kitap kapağında 'roman' yazsa da bir bakıma melez bir 'tür'le karşıyayız. Yekta Kopan edebiyatı içinde Aile Çay Bahçesi nerede duruyor?
Bu 'tür' meselesi bitmek bilmez bir sorun. Hep söylerim, türlerin keskinleştirdiği sınırlara değil geçişkenliğe inanıyorum. Kitabın kapağında yazan 'tür' adına değil, içeriğe bakıyorum sadece. Aslında soruyu tersten sormak lazım; kitabın kapağında yazan tür adı, okurun okuma dinamiğini nasıl etkiliyor? Hatta neden etkiliyor? Eğer dediğiniz gibi bir melezlik varsa, bu okuma algısında ne gibi bir değişim yaratıyor? Önceki romanımın da 'çerçeve öykü' ile bütünlenmiş parçalı bir yapısı vardı. Ama kimi öykü kitaplarım vardır ki öyküler arası bağlar, kimi romanların gevşek ipliklerinden daha sıkı gelir bana. Şu meşhur 'öykü-roman' tartışmasının neresinde duruyor bilmiyorum ama benim için yeni bir kurmaca metindir bu kitap.
>>Müzeyyen farklı bir karakter. Hayata bakışındaki ironi, tasalı bir insan oluşuyla tanıdık gelse de daha fazla acının/karanlığın kıyısındaki duruşuyla ayrıksı...
Müzeyyen'in hayatının bir noktasında hesaplaşmaya karar vermesi, bunun için cesaret göstermesi ilgilendiriyor beni. O noktayı oluşturan, tetikleyen dinamiklerle ruhunu kendine açmaya cesaret etmesi. Kendisini sorgularken, bitmek bilmeyen ve nesilden nesile aktarılan bir ikiyüzlülükle hesaplaşmaya başlaması. Ama bunları yaparken kendinden bir kahraman yaratamayacağını da bilmesi. Hatta o hesaplaşmanın çeşitli evrelerinde, kendinden bile şüphelenmesi. 'Dünya bana kötülük yaptı, kimse beni sevmedi' kolaycılığına kaçan biri değil bence Müzeyyen. Aile-iktidar-kader kavramlarıyla hesaplaşırken, öncelikle kendini kanatıyor hep. Ruhunun karanlık yönlerini anlamaya çalışırken, saklanmıyor kendinden. Nedenleri bulmaya çalışırken kafası karışık olabilir ama sonuçlardan korkusu yok. Aslında Müzeyyen, ikiyüzlülük ve kabullenişle hesaplaşmanın öznesini bulma çabası benim için. Aynı şeyleri 'Çiğdem' için de söyleyebilirim.
>>Aile Müzeyyen'in ifade ettiği gibi "bitmeyen bir mide yangını" mı sizce de? Herkesin üzerinde mutabık kaldığı bir 'aile' tanımı yapmak mümkün mü?
Büyük toplum resmi içinde öne çıkan, öne çıkarılan ve yalanlarla kutsallaştırılan bir kurum aile. Mutlak doğruluk-güzellik verileriyle yapılandırılmış, mahcubiyet olgusuyla çevresine yüksek duvarlar örülmüş bir kurum. Sadece bu haliyle bile ikiyüzlü. Ama yine altını çizerek söyleyeyim, bir mutabakat ya da genelleme değil amacım. Sadece belli bir sınıfın içinde ortak noktaları bularak yürümek. Kurmaca bir metnin bilimsel bir makale gibi şekillendirilmesini sevmem. Bu anlatıdan yola çıkarak aile üstüne ezber cümleler kurmak da istemem. Beni ilgilendiren romandaki ailenin ve benzerlerinin ikiyüzlü yapısı oldu. Nesilden nesile aktarılan bir kutsallık algısının ve boyasının üstünü kazımak istedim. O boya kazındıkça altından çıkan ve kader diye geçiştirilen gerçekle yüzleşmek ve Müzeyyen aracılığıyla sorular sormak istedim. "Bitmeyen mide yangını"nın bu ikiyüzlülüğün paydaşı olan herkesin canını yaktığını düşündüğüm için, Müzeyyen'in hesaplaşmasını sakince izlemek istedim.
>>Kitabın girişindeki Nabokov alıntısı, okura ilk sayfadan romanın dünyası hakkında fikir veriyor. Burada Müzeyyen'i bir çeşit 'mizantrop' (insanlardan kaçan kimse) olarak tariflemek mümkün mü?
Bence tam anlamıyla bir mizantrop değil Müzeyyen. Hatta böylesi bir varoluştan korkuyor belki de. Zaten hesaplaşmasının çıkış noktalarından biri de kendisini bu 'insanları sevmeme' durumuna iten nedenleri bulmak. Bunun cevaplarından çok sorularıyla ilgileniyor. Nabokov'un o roman cümlesini çok severim. Sıradanlığı içinde çok yakıcı bir gerçek barındırır. Hayatımızın bir döneminde hepimizin söyleyebileceği bir cümledir. Öfkeyle, kibirle, yalanla, ikiyüzlülükle dolu şu dünyada gerçekten kaç kişi tanıyoruz ve ne kadarını koşulsuz sevebiliyoruz? Daha da ötesi, nedir bir insanı sevmek?
>>Bu kitabı yazmaya karar verdiğiniz ilk anı hatırlıyor musunuz?
Dört, beş yıl önce zihnimde bir fotoğraf olarak  belirdi bu kitap. Beyazlar içinde iki kadın, arkadan görüyoruz, el ele yürüyorlar... Bu puslu fotoğraftaki kadınların kim olduklarını, nereye yürüdüklerini düşündüm uzun süre. Sonra Müzeyyen geldi. Adıyla, duruşuyla ve en önemlisi diliyle. O kadınlardan biri olduğunu o kadar net anlattı ki, hemen "Benim adım Müzeyyen" dedi. 'Müzeyyen' zihnimde konuşmaya başladıktan kısa bir süre sonra diğer kadın da ortaya çıktı; 'Çiğdem'. Yıllardır, arada başka kitaplara çalışırken bile, defterimin bir köşesinde konuşup durdular. Arada tümüyle koptuğumuz anlar da oldu. Çünkü sorulara cevap arıyordum. Cevaplardan daha önemlisinin sorular olduğuna karar verdiğimde zihnimde kördüğüm olmuş yumak çözülmeye başladı. Bir başka önemli dönüm noktası, 'Kırmızı Salyangoz'la tanıştığım sahnedir. Nefretin diliyle hesaplaşmanın cümleleri o noktada oluştu bende.
>>Kapakta bir Muhsin Akgün fotoğrafı var. Nerede o güzel çay bahçesi?
Muhsin Akgün'ün kişisel arşivinden bir fotoğraf o. Bildiğim kadarıyla Ayvalık'ta çekilmiş bir kare. Sezonu kapatmış, boyası dökülmüş aile çay bahçelerinin yalnızlığını, karanlığını ve tekinsiz halini çok iyi anlatan bir fotoğraf.  Muhsin Akgün'e bu fotoğrafı benimle paylaştığı için çok teşekkür ederim.
>>Roman boyunca kadın karakterin zihnindeyiz; gerçeklik algısı, rüyaları ve anılarıyla. Böyle bir hikâyeyi bir kadın karakterin bakış açısından yansıtmak nasıl bir etki yaratıyor?
Kitap fikri zihnimde böyle dönmeye başlamıştı zaten; 'Müzeyyen' anlatacaktı. Yazarın cinsiyetinin önemi olmamalı anlatıda diye düşünürüm, asıl sorun böylesine erkek egemen bir dilin içinde kadın karakterlerin zihninde dolaşabilmek. Okurdaki etkisinin nasıl olacağını bilemem ama yazarken bana çok şey öğrettiğini söyleyebilirim. Yazmaya başlamanın sıfır noktası, dili oluşturmak. Elbette 'Müzeyyen'in dilini oluştururken daha büyük bir çaba harcadım.
>>'Aile Çay Bahçesi', bağımsız bir birey olmak ile toplumsal roller arasındaki ikilemi anlatıyor. Müzeyyen ve Çiğdem bu ikilemin neresinde geziyor?
Bence tam da bu soru cümlesinde geziyorlar: 'Biz bu hikayenin, bu ikilemin, bu ikiyüzlü evrenin neresindeyiz, bizim buradaki rolümüz ne?' Müzeyyen bunu doğrudan soruyor romanda, Çiğdem'in de sorduğundan eminim. Üstelik 'bir başkasının varlığına göre rolün belirlendiği' sahnede kadınlar hep figüran olarak görülüyor. En azından bu anlatıda böyle. Elbette bir genellemeden, kadının konumu üstüne büyük sözler söylemekten bahsetmiyorum. İki kadının hesaplaşma hikayesi üstünden anlama ve paylaşma çabam diyebilirim ancak. Bu anlama çabasında cevaplar aramıyorum, tıpkı Müzeyyen gibi sorular soruyorum ben de. İnsan olmanın ve bir başkasının varlığıyla konumlandırılmanın zorluğu üstüne sorular. Özellikle de dilin bile erkekleştiği bir dünyanın içinde kadın olmak üstüne sorular.

Burcu Arman: "Bir Müzeyyen tanıdım!"

Sabit Fikir: İyi dergi. Büyük bir beğeni ve ilgiyle takip ediyorum, okuyorum. elif Bereketli, tartışmasız harika bir ekiple, çok iyi dergicilik yapıyor. Dolayısıyla "Aile Çay Bahçesi" ile ilgili bir yazıyı 'Sabit Fikir' bünyesinde görünce hem heyecanlandım, hem sevindim. 

Burcu Arman, samimi yazmış. Bundan öte ne ister insan. Teşekkür ederim. 

Bir teşekkür de, yazıya yaptığı desen için Dilem Serbest'e. Bu desen, beni ilk kez Müzeyyen'in suretiyle tanıştırdı.

Yazının aslının sabitfikir.com adresinde olduğunu hatırlatarak paylaşıyorum. 



Önyargılar nasıldır bilirsiniz. Yani aslında bilmezsiniz ama bir şey sizi durdurmuştur. Varlığından haberdarsınızdır ama yanaşmamışsınızdır. İlgilenmek, yakınlaşmak istememişsinizdir belki.

Bunu bir itiraf olarak alabilirsiniz: Yekta Kopan’dan hep kaçmıştım. Neden bilmiyorum, ağdalı bir romantizmin içine düşeceğimi sanmıştım sanırım. Özel bir şey yüzünden de olabilir, hiçbir şey yüzünden olmamış da olabilir. Neticesinde önyargı benim için tam da böyle bir şeydi. Aile Çay Bahçesi’nin kapağını açarken de bu hisler vardı içimde. Birkaç sayfa sonra midemin yanmasının boğazımı tıkayacağını bilmeyerek…

Ortak bilincin, hem de çok da uzak olmayan bir geçmişe ait bilincin anılarını görmek; eski otobüslerin tanıdık kokusunu, siyah kusma torbasının hışırtısını satırlardan duymak... Gece çalan telefonlardan neden korktuğunu hatırlamak bir kez daha; “Cep telefonu yokken geceleri gelirdi can sıkan haberler.” Çocukluk utançları, nefretleri, travmaları... “Böyledir zaten çocukluk, utanılacak sayısız anının birikimidir,” diyor Yekta Kopan ve tam o anda sizi halı altına süpürülmüş çocukluk utançlarınıza buluyor. Tam o beyaz çorapların içinde kıvırdığınız ayak parmaklarıyla aslında dünyaya tutunduğunuzun altını çiziyor bir kez daha. Neden bilmiyorum, bir Nuri Bilge Ceylan filminin içindeyim. Aynı detaylı tabl. Bu sefer o suskun karakterler konuşuyor, hatta çok konuşuyor. Öyle ki, iç sesleri dışarı vuruyor.

Onun adı Müzeyyen. Süslenmiş, güzelliklerle bezenmiş demekmiş Müzeyyen. O da güzelliklerle bezeli. Doğmadan belliymiş adı. Anneannesinin adını vermiş annesi. Babası hiç itiraz etmemiş, “Ne güzel düşündün,” deyip alnından öpmüş annesini. Bir zamanlar yazlık, şimdiyse ölüm kokan bir evdeyiz. Yanımızda karanlığıyla tanışmış, kabuğu sert, aklının koridorlarında yaşayan bir kadın var: Müzeyyen. Kardeşini sevmeyen, babasından nefret eden annesini özleyen Müzeyyen. Hayatına ikinci el eşya satan bir dükkanın vitrinine bakar gibi bakan Müzeyyen. Adı güzelliklerle bezeli demek olan Müzeyyen… Koca memeli Müzeyyen’i kayalığa gömüp gözlüklü Müzeyyen’i doğuran Müzeyyen. Her nasılsa istediğinde içinde çıkacağı ikinci bir Müzeyyen olduğunu öğrenen Müzeyyen. Sormayı bilen herkes gibi uykusuz olan Müzeyyen. Zihnindeki boşlukları kendisine ait olmayan bir babanın görüntüleriyle dolduran Müzeyyen... Hani defalarca içinizden konuşursunuz da onlarca cümle içinden hiç aklınızdan geçmemiş olan dökülür dilinizden… İşte öyle Müzeyyen. Annesinin ölümüyle suçladığı kız kardeşi Çiğdem’le olan onlarca konuşmasından yalnızca birkaçı gerçek. Keskin nefretleri, yumuşatılmış kırgınlıklarla çıkıyor ağzından. Çocukluk travmalarından doğan bir kadın o. Hangimiz değiliz? Dahası, Yekta Kopan bunu nasıl biliyor? Komşu bahçesinin çocukluk anıları tamam ama bir kadının doğum anını yansıtmak, bir kadın için bile kolay değilken bunu anlatması… (Evet, önyargılarımın paramparça olduğu anlardan biri.) Kendi yolunu erken yaşta çizen kadınlardan Müzeyyen. İşte tam o gözlüklü Müzeyyen olmaya karar verdiği zamanlardan itibaren. Öyle bir öfkenin içine gömülü ki… 

Müzeyyen’in geçmişini, bugününü, geleceğini okuyarak, zaman içinde ve rüya içinde ve hatta zaman zaman gündüz düşlerinin içinde dolaşarak önünüze geliyor Aile Çay Bahçesi. Mevzumuz aile olmalı belki de. Jonathan Franzen misali ama bu sefer bizim toprakların kokusunu almış bir aile. Bizim travmalarımızla donatılmış. Yazları yazlığa giden, aldatan kocaların pencerelerde beklendiği, babanın saatçi, annenin ev hanımı, kardeşinse şımarık olduğu ailelerden… 

“Hayat peşimizden gelirken kaçmaktan başka çare yok,” diyen bir Yekta Kopan’ı sevdim. Aile çay bahçelerinde yan masada dedikodu yapan teyzelerin görmediği hayatları hatırladım. Onlar çekirdeklerini çitletirken bir bardak limonata eşliğinde okuyamadım midemin yanmasından, ama o yanmanın daha anlamlı olduğunu bilerek sevdim. Bir Müzeyyen tanıdım. Bendeki Müzeyyen’i de ona ekledim. Sonra yazdıklarımı bir kez daha okudum. Kendi anılarımdaki çay bahçesinin ince belli bardağında elimi ısıtarak, karşılaşacağımdan korktuğum o ağır romantizme bizzat teslim olduğumu fark ettim...

7 Ekim 2013 Pazartesi

Hamle mi? Red mi?

Yeni bir ay. Biraz da yeni bir dönem. Düşünerek, öfkelenerek ve sonuçta yine de severek geçen günlerin hemen ardı. Mola vermek lazım artık. Ama bilinsin ki yazılacaktır bugünler de.

"Günden Kalanlar" notlarını tutmuyordum epeydir. Öncelikli nedenim, çocukluğumdan beri günlük tutmadaki beceriksizliğim.

Sahtekar bir günlük tutucusu olmaktansa, günü gününe samimiyetle yazan bir olmayı seçtim yıllar önce.

Bir gün yayınlanacağı bilinci/umuduyla tutulan günlüklerin o pek kibirli hallerine bayılırım. Demek ki neymiş, kibir burada da karşımıza çıkıyormuş.

Aslında bütün bu kelimeler, cümleler Camus okumalarının marifeti. Her dönemde yine/yeniden Camus okumak. Kimi zaman bir neden yaratarak, çoğu zaman nedensiz. İtiraf etmeliyim ki bu aralar nedenim var.

Notlarında şöyle diyor Camus:

"Tüm bu sorular şu noktaya çıkmaktadır: İnsan adalet ideali için aptalda fikirleri kabul etmeli midir? Buna 'Evet' diye cevap verilebilir, bu iyi bir hamledir. Ya da 'Hayır' denebilir ki bu da dürüst bir reddir."

Camus'nün "Cezayir Komünist Partisi"ne girdiği, bir aktivist olarak konumlandığı ama bir yandan da ideolojik şüphecilikten geri durmadığı zamanlar. Yıl 1934 ya da 1935. Yani Albert Camus, 21 ya da 22 yaşında.

Bunca zamandan, sorgulamadan, ikiyüzlülükten geriye yine Camus'nün sorusu kalıyor.

Hamle mi? Red mi?