29 Eylül 2013 Pazar

Turgut Özakman için...


12 Eylül darbesinin hemen ardından gelen günler...

Ankara...

Kadim dostum Levent Gönenç'le geçiyor günlerim. O çiziyor, ben yazıyorum. Okuyoruz, izliyoruz. Vaktinden önce büyümek zorunda kalmış çocuk irileriyiz. Hayatın üstümüze erken giydirdiği, bedenimize büyük ukalalık ceketleriyle dolaşıyoruz ortalıkta.

Seslendirme stüdyolarında tanıdığımız insanlarla sohbetler değerli bizim için. Dil Tarih Tiyatro Bölümü öğrencisi-mezunu abilerimiz, ablalarımızla sohbetler de böyle. Çocuk gibi davranmıyorlar bize. Hatta bu 'yaşıtmış gibi' durumunu biraz abarttıklarını söylemek mümkün.

O isimlerden birinin ayrı değeri var Levent'le benim için. Bu dünyadan çok erken ayrılan Kaya Küçükönder.

Bir gün Kaya Abi, yüreğimizi hoplatan bir haberle geliyor. Turgut Özakman, bir grup öğrencisiyle günlük bir çocuk gazetesi çıkaracakmış: "Genç İnsan"

Turgut Hoca, "Çocuklar için çıkarılacak bir gazetede, çocuklar da yazmalı-çizmeli," deyince, Kaya Abi'nin aklına biz gelmişiz. (Gazetenin hangi finansmanla, nasıl koşullarda çıkacağı ayrı konu, bir gün onu da yazmalı.) Kaya Abi, hemen alıyor bizi, gazetenin Cinnah Caddesi'ndeki ofisine götürüyor. Eski bir masanın arkasında, kitapların içine gömülmüş Turgut Hoca ile tanışıyoruz. Bize sorular sorup duruyor; "Nerede okuyorsunuz, dersleriniz nasıl, yazmaya-çizmeye nereden merak saldınız..."Benim gözüm masanın üstündeki kültablasında. İki-üç nefes çektiği sigaraları diklemesine söndürdüğü, ağır-kristal bir kültablası. İğneliğe saplanmış iğneler ya da bir ilkokul öğrencisinin resmindeki güneş ışınları gibi duruyor sigaralar. "Ne kadar çok sigara içiyor," diye düşünüyorum.

Hemen bir takım ödevler veriyor Turgut Hoca. Nasıl yazdığımızı görmek istiyor. Yazdıkça önüne götürüyoruz. Kırmızı kalemle çiziyor, uyarıyor, düzeltiyor, beğenmiyor. Tekrar yazıyoruz, tekrar düzeltiyor. Bir köşesine sığındığımız masada gün boyunca çalışıyoruz Levent'le. Sonunda yazdıklarımızı yeterli bulmasa da "Okuldan fırsat buldukça gelin," diyor Turgut Hoca, "artık siz bu gazetede çalışıyorsunuz."

Cinnah Caddesi'ndeki o binaya ne kadar gidip geliyoruz, hatırlamıyorum. Ama kendimizi 'gazeteci' hissettiğimizi, sağda solda bunula övünüp hava attığımızı biliyorum. İşin kötüsü, gazetenin çıkış tarihi hep erteleniyor. 'Patronlar' o zaman da 'patron' ne de olsa.

Her gidişimizde Turgut Hoca karşısına çekiyor bizi. Bıkmadan, usanmadan anlatıyor.

Derken bir gün taşınılacağı haberi geliyor. Cinnah Caddesi'ndeki 'havalı' yerden daha küçük bir yere geçilmesi lazım. Taşımayı yapmak da gazetenin emekçilerine, bizlere düşüyor. Dosyalar, kağıtlar, kitaplar, büro malzemeleri, sandalyeler... Taşı taşı bitmiyor. Sonunda, ofis boşaldığında Kaya Abi "Atlayın kamyona," diyor, "bu işin bir de boşaltıp yerleştirmesi var."

Tam kamyona atlayacakken Turgut Hoca durduruyor beni. "Daktilomu kucağında götür, o benim değerlim, başına bir şey gelmesin," diyor. Beni oturtup, daktiloyu da kucağıma yerleştiriyor. Ön koltuğun kalabalığında sıkışmış, kucağımda daktilo, Cinnah'tan Kızılay'a kadar gidiyorum. Ama dert etmiyorum bu durumu. Ne de olsa Hoca bana daktilosunu, değerlisini emanet etmiş.

Bazı hikayeler bir daktiloyu, bir kalemi ya da şairin bir dizesini taşımakla başlıyor.

"Genç İnsan" hiç yayımlanmadı. Sadece bir deneme sayısı basıldı yanlış hatırlamıyorsam. Turgut Hoca ile yollarımız ancak yıllar sonra, farklı nedenlerle kesişti. Bu anıyı kendisine anlattığımda hayal meyal hatırladı. "Hayret," dedi, "daktilomu küçücük çocuğa mı vermişim ben?"

Levent'le ara sıra hatırlarız o günleri. "Genç İnsan" heyecanını. Özellikle Kaya Abi'yi. Mavi gözleri bu dünyaya erken kapanan Kaya Küçükönder'i.

Şimdi Turgut Hoca da gitti. Aradan geçen yıllarda yaptıkları, yazdıkları konusunda farklı şeyler düşünmüş olsam da, Turgut Hoca başka bir adamdı. Çılgın bir çalışkan. Veda zamanı bu zamanmış demek ki.

Bana gelince... Daktilonun ağırlığını hala hissederim kucağımda.

4 yorum:

reyhane dedi ki...

"Bazı hikayeler bir daktiloyu, bir kalemi ya da şairin bir dizesini taşımakla başlıyor." Bu cümle hasta etti beni vurarak....

audrey lance dedi ki...

daktilonun ağırlığını siz ve bizlerse kaleminin ağırlığını hep hissedelim, unutmayalım böyle güzide insanları.. Mekanı cennet olsun.

Gülçin nur dedi ki...

o daktiloyu iyiki o küçücük çocuğa vermiş :) Mekanı cennet olsun diliyorum, en değerli hazineleri hazan mevsiminde kaybetmek oldukça üzücü..
Bu arada yeni kitabınız hayırlı olsun en kısa zamanda alıp okuyacağım, sevgiler..

not: ayarlarınızdan *ben robot değilim* bölümünü çıkarırsanız kod yazıp size yorum göndermenin sıkıntısını çekmeyiz ;)

niloş dedi ki...

Çılgın Türkler ,Diriliş,Cumhuriyet hepsi birbirinden değerliydi de.. en çok Romantika değdi benim yüreğine.. daha bir içten sevdim.. O zaman sadece bir yazarı değil bir insanı da sevdim..