1 Eylül 2013 Pazar

Öylesine Güzel Bir Melody

Edith Piaf’ın o yürek yakan sesini her dinleyişimizde, zihnimizin bir köşesinde hüzünle yoğrulmuş hikayesi de dolaşır. Ama eminim Piaf’ın sokakla, yoksullukla, imkansız aşklarla, uyuşturucuyla, sakatlıklara ve karanlıkla dolu hikayesini bilmesek de dinlediğimiz şarkıyla aramızda aynı ilişki kurulacaktır. Çünkü o sesi böylesine can acıtıcı yapan biraz da bu hikayedir. Çünkü Piaf, yaşamından süzdüğünü söylediği her şarkının her notasına kazımayı başarmış sahici sanatçılardan biridir.

Anahtar kelime; sahicilik. Sanatçının, yaratısını hikayesinin bir parçası haline getirmesi.

Ama bunu yaparken hikayesinin arkasına sığınmaması. Yazdığı kitabın, boyadığı resmin, söylediği şarkının gücünü kişisel hikayesinden almadan, onu yaşamının bir uzantısı haline getirmeyi başarması. Sahici olması. İçten olması. Gerçek olması.


Melody Gardot’yu ilk dinlediğimde uzun yıllar sonra öğreneceğim hikayesinden haberim yoktu. 1985 yılında başlayan yaşamında, mikrofon önüne gelene kadar yaşadıklarını bilmeden, bu hikayenin şaşırtıcılığına ya da hüznüne yenik düşmeden bıraktım kendimi Melody Gardot müziğine. Kahve kokusundan başka sığınacak limanımın kalmadığı sıkıcı gecelerden birinde günün yorgunluğuyla, yoğunluğuyla, yapılacak işlerle dolu çalışma masamda oturuyordum. Her daim kaygı dolu yüreğimle başladım “Worrisome Heart”ı dinlemeye. Şarkı bittiğinde damağımda kahve tadıyla kalakaldım bir süre. Uzun sürmüş bir yürüyüş sonrasında, uçsuz bucaksız, yeşilin her tonuyla bezeli bir ormanda, çimenlerin üstüne uzanıp hayaller alemine dalmış gibiydim. Melody Gardot nereye götüreceğini önceden söylemeden, gözlerimi notalarla kaplayıp elimi tutmuş, bir yolculuğa çıkarmıştı beni. Sol yanımızda blues, sağ yanımızda caz oturuyorduk şimdi “kendini iyi hisset ormanı”nın bir köşesinde. İkiyüzlü insanlardan uzak geçirdiğimiz dakikaların kıymetini bilerek, sahici kahkahalarla, sahici bir aşkla.

Notalardan oluşan yolda küçük adımlar atmayı, her bir notaya sakince basmayı seven, kelimeleri birbirine ulamadan her birine hakkınca zaman ayırarak sözleri akıtan, bütün enstrümanlarla eşit bir ilişki kuran, bir şarkıda Brezilya sokaklarında gezdirirken bir sonraki şarkıda Fransa rüzgarları estirmekten çekinmeyen, sürprizlerle dolu yeni yol arkadaşımla uzunca bir süre mutlu mutlu yaşadık. Derken bir gün, yeni bir İstanbul ziyaretinin öncesinde bu yazıyı yazmam istendi.

2003 yılında yaşanan  bir kazayla değişen yaşam hikayesini de böylece öğrenmiş oldum.

Philadelphia’da bisikletiyle gezerken bir arabanın çarpması sonrasında aylarca süren tedavi. Yaşamla ölüm arasında geçirilen günler. Ayakta durmak için verilen mücadele. Her gün biraz daha, her gün bir adım daha... Öylesine güçlü bir yaşama arzusuyla dolu ki bu hikaye, okuyanda hayranlık yaratmaktan öte, kendisini sorgulama gereksinimi doğuruyor: “Ben gerçekten bu kadar bağlı mıyım yaşama?”

Bütün dinleyicileri gibi ben de, o tedavi sürecinde Melody Gardot’nun yaşama bağlılığını müzikle güçlendirenlere teşekkür ediyorum. Biraz da onların sayesinde mikrofon başına davet edilen bu ses, öyle çok kişinin kendini iyi hissetmesini sağlıyor ki, öyle çok kişiyi müziğiyle tedavi ediyor ki; “müziğin gücü” tanımlaması bir klişe olmaktan çıkıyor.

Melody Gardot’nun müziğini sevmemiz için, hikayesinin o hüzünlü kısmını öğrenmemize gerek yok. Çünkü o zaten içtenliğiyle ve sahiciliğiyle ağzından çıkan her notayı hikayesinin bir parçası haline getirmeyi başarıyor. Dileyen herkes onunla huzurlu bir ormanın, ikiyüzlülükten uzak bir köşesinde buluşabilir. Ben yıllardır öyle yapıyorum.
 
 

4 yorum:

Burcu Yıldızer dedi ki...

Geçtiğimiz kış ve bahar aylarında en çok dinlediğim kişilerden birisiydi Melody Gardot. 'The Absence' albümü öyle çok yankılandı ki evimin duvarları arasında, bazen ondan herhangi bir şeyi bana uzatmasını istesem verececek gibi yakınımdaydı sanki... Bir süre sonra yalnız yaşamak insanı kalabalıklaştırıyor. İronik... Hatta Impossible Love şarkısında menemen yapmışlığımız bile var. https://vine.co/v/bxVWA2wwaUT Kayıdı burada var. 30 Nisan... Kim demiş sadece düet yapılır diye. :) Ben bu albümde en çok "So we meet again my herathache" adlı şarkısını seviyorum. Ve seviyorum... Seviyorum...

Unutmadan Lisa Ekdahl da Melody kadar kahve kokar. Hele ki 'Give me that slow knowing smile' sa çalan...

mutdnz dedi ki...

Muzik!!!
Yalnizca bundan umutluyum sonunda dunyayi olamasa da ruhlarimizi o kurtariyor.
Ya boyle adi gibi sahane, minicik bir kadinin yumusacik yureginin yumusacik sesi ya da yuzyillar oncesinde dinlemeden duyulmus aklin ve ruhun en derin ve inanilmaz udygulari nota olmus tinilari.
Ne kadar derinlesmek istersen o kadar var olan ne kadar gitsen hala yolun basinda olacagin bir dunya....
Melody!!!
Kadife sesli, sahane kadin...
Yine gelse, oyle yumusacik, adeta bulutlarda, bizi oradan oraya goturse yarali ruhlarimiza bir buyucu gibi dokunup, iyilestirse...

kusyuvam dedi ki...

Müthiş bir ses... Az evvel bu yazıyla haberdar oldum ve Baby I'm a Fool'u dinledim. Kesinlikle muhteşem. Önümüzdeki günlerin benim için yeni takıntısı olacak gibi görünüyor... Hayat hikayesi de bir o kadar etkileyici...

Beyza Selcuk dedi ki...

Yazinizi okuduktan sonra dinledim ilk kez. Ruhum dinlendi, beynim tazelendi, icimden gecti...Benim de favorim Baby I'm a fool. Tesekkurler, gunumu aydinlatti sayenizde...