Fotoğrafım
Okuduklarım... Dinlediklerim... İzlediklerim... Aklıma takılanlar...

23 Eylül 2013 Pazartesi

Kahramanlar da Yaşlanır

Kurt Wallander’in herhangi bir macerasını okumuş olanlar için bu yazının önemi olmadığını bilerek başlıyorum yazmaya. Ne yazarsam yazayım, övsem de yersem de umurunda olmayacaktır has Wallander okurlarının. Uzun zamandır beklenen ‘veda’ kitabı Huzursuz Adam çoktan başuçlarındaki yerini almıştır bile. Ama konuyu artık altmışına gelmiş dedektifle sınırlı tutmamak lazım. Biliyorum ki bu kitapla ilgili olarak çok daha geniş bir kitlenin, koşulsuz kabulü söz konusu; Henning Mankell okurlarının.


Genel bir tanımla ‘Nordic Noir’ olarak adlandırılan İskandinav polisiyesinin tartışılmaz usta isimlerinden Mankell’in ülkemizde hatırı sayılır bir okur kitlesi var. Sadece yazar kimliğiyle değil, bir aktivist olarak da tanınıyor. Güvenilirliği eskiye dayanan, benim de Per Wahlöö ve Maj Sjöwall tarafından ortaklaşa yazılan Martin Beck polisiyeleri ile tanıdığım İskandinav polisiyesinin günümüzde sadece çoksatar listelerini değil, sinema ve televizyon dünyasının dinamiklerini de belirleyen yapısını oluşturan isimlerden biri Mankell. Üstelik önceki kuşaktan aldığı bayrağı öyle iyi taşıdı ve kendi mesafesini öyle iyi koştu ki, Stieg Larsson gibi kendinden sonra gelen kuşakların da işini kolaylaştırdı.

Mankell hakkında söylenecek çok şey var ama sınırlı yerimizi usta dedektifi Wallander’e ve onun veda kitabı olarak raflara çıkan Huzursuz Adam’a ayırmak gerekiyor. Elbette polisiye okurlarının o çok kızacağı şeyi yapmadan; yani içerik ve özellikle sürprizler hakkında “tat kaçıracak” ayrıntıları vermeden.

Aslında Mankell, Kurt Wallander’le çok daha önce vedalaşmayı düşünüyordu. Serinin en iyi kitaplarından olan Ayazdan Önce’de sahneyi usta detektifin kızı Linda’ya teslim etmenin yollarını aramıştı. Kurt ile Linda’nın birlikte çalıştıkları davanın etkileyici yanı, sadece bu yeni dönem çözümü değil, polisiyenin dinamikleri içine yerleştirilmiş bir baba-kız hikayesiydi. İsveç’in tedirgin ve kasvetli havasına, yeni dünya düzenin politik arızalarını da yerleştiren Mankell, o zamandan beri Wallander’le nasıl vedalaşacağının hesabını yapmaktaydı.


Böylesi bir vedada, Mankell’in sıklıkla gündeme getirdiği Olof Palme adını es geçmeyeceğini tahmin etmek zor değildi açıkçası. 28 Şubat 1986’da eşi ve oğlu ile sinemadan evine dönerken, faili meçhul bir cinayete kurban giden sosyal demokrat başkan Olof Palme ile  Huzursuz Adam’ın daha ilk sayfasında karşılaşmak bu nedenle şaşırtıcı olmasa gerek. Linda’nın seriye dahil oluşundan bu yana, Wallander hikayelerinin ana aksını oluşturduğunu bildiğimize göre, bu yöndeki ikinci beklentimizin de boşa çıkmadığını eklemeliyiz. Emekli bir deniz subayının Stockholm yakınlarında bir ormanda kayboluşunun, Wallander’in meselesi haline gelmesinin nedeni yine Linda. Çünkü kaybolan kişi, kural tanımaz detektifin kızının kayınpederi. Zaten bu kaybolma, tekinsiz coğrafyada izini kaybettirme, yok oluşla birlikte geçmişten gelen bazı dosyaların açılmasına neden olma izleği Mankell’in hem sevdiği, hem de sıklıkla kullandığı izleklerden. Ayazdan Önce’de de, bütün hikayenin Linda’nın en yakın arkadaşının kaybolmasıyla başladığını unutmamak gerekiyor.

Huzursuz Adam’ın önceki maceralardan önemli farkı, İsveç’in bugünüyle sorunlarını her fırsatta dile getiren, karamsar kahraman Wallander’in artık yaşlılıkla yüzleşiyor olması. Hatta Mankell, bu konuda bir adım öteye giderek uzun zamandır sağlığını ihmal eden detektifini hafızasıyla baş etmek zorunda bırakıyor ve bir karakter üstünden seri romanlar yazan bütün yazarların ortak sorunuyla, yani karakterin yaşlanmasıyla başa çıkmanın üstesinden geliyor. Romanın en güçlü sahnelerini de Wallander’in bu durumla hesaplaşmak, yüzleşmek ve başa çıkmak zorunda olduğu sahneler oluşturuyor. Üstelik çözmeye çalıştığı mesele, Soğuk Savaş yıllarına ve Gizli Servis’e kadar uzanıyor.

Açıkçası Henning Mankell kitaplarında kimi zaman anlatımı yüzeysel, olay çözümlerini aceleci, bağlantıları zorlama bulmuşumdur. Ama bu, Türkçeye çevrilen bütün kitaplarını okumama engel olmamıştır. Bunun en önemli nedenleri, yazarın güncel politikayı ve İsveç’in bugününü göz ardı etmemesi, atmosfer yaratmadaki başarısı ve özellikle de çerçevesini benzersiz bir şekilde çizdiği Kurt Wallander karakterine gösterdiği özendir. Bütün bunların Huzursuz Adam’da bir adım daha ileri gittiğini söylemeliyim. Bir yandan kahramanımızla vedalaşacağımız bilmek, bir yandan kapalı kapılar ardında yürütülen politikaların içinde kaybolmak, bir yandan da yakın dönem dünya politikasını başka bir çerçeveden okumak fırsatı veren roman, özelikle ortalarından itibaren baş döndürücü bir hızla ilerliyor.

Wallander serisinden bir kitap okumamış ya da kitaplardan yola çıkarak yapılmış televizyon dizilerini izlememiş olanlar şimdilik geç kalmış olduklarına yansınlar. Eminim onlar da Mankell ve Wallander severler ailesine bir yerden katılacaklardır. Takipçileri ise Huzursuz Adam’ı büyük bir iştahla okuyacaklar. Hatta belki de son Kurt Wallander macerasını çantalarına koyup Türkiye’nin çeşitli yerlerindeki Olof Palme adı verilmiş parklardan, anıtlardan, caddelerden birine  doğru yola çıkmışlardır bile.


 

Hiç yorum yok: