29 Eylül 2013 Pazar

Turgut Özakman için...


12 Eylül darbesinin hemen ardından gelen günler...

Ankara...

Kadim dostum Levent Gönenç'le geçiyor günlerim. O çiziyor, ben yazıyorum. Okuyoruz, izliyoruz. Vaktinden önce büyümek zorunda kalmış çocuk irileriyiz. Hayatın üstümüze erken giydirdiği, bedenimize büyük ukalalık ceketleriyle dolaşıyoruz ortalıkta.

Seslendirme stüdyolarında tanıdığımız insanlarla sohbetler değerli bizim için. Dil Tarih Tiyatro Bölümü öğrencisi-mezunu abilerimiz, ablalarımızla sohbetler de böyle. Çocuk gibi davranmıyorlar bize. Hatta bu 'yaşıtmış gibi' durumunu biraz abarttıklarını söylemek mümkün.

O isimlerden birinin ayrı değeri var Levent'le benim için. Bu dünyadan çok erken ayrılan Kaya Küçükönder.

Bir gün Kaya Abi, yüreğimizi hoplatan bir haberle geliyor. Turgut Özakman, bir grup öğrencisiyle günlük bir çocuk gazetesi çıkaracakmış: "Genç İnsan"

Turgut Hoca, "Çocuklar için çıkarılacak bir gazetede, çocuklar da yazmalı-çizmeli," deyince, Kaya Abi'nin aklına biz gelmişiz. (Gazetenin hangi finansmanla, nasıl koşullarda çıkacağı ayrı konu, bir gün onu da yazmalı.) Kaya Abi, hemen alıyor bizi, gazetenin Cinnah Caddesi'ndeki ofisine götürüyor. Eski bir masanın arkasında, kitapların içine gömülmüş Turgut Hoca ile tanışıyoruz. Bize sorular sorup duruyor; "Nerede okuyorsunuz, dersleriniz nasıl, yazmaya-çizmeye nereden merak saldınız..."Benim gözüm masanın üstündeki kültablasında. İki-üç nefes çektiği sigaraları diklemesine söndürdüğü, ağır-kristal bir kültablası. İğneliğe saplanmış iğneler ya da bir ilkokul öğrencisinin resmindeki güneş ışınları gibi duruyor sigaralar. "Ne kadar çok sigara içiyor," diye düşünüyorum.

Hemen bir takım ödevler veriyor Turgut Hoca. Nasıl yazdığımızı görmek istiyor. Yazdıkça önüne götürüyoruz. Kırmızı kalemle çiziyor, uyarıyor, düzeltiyor, beğenmiyor. Tekrar yazıyoruz, tekrar düzeltiyor. Bir köşesine sığındığımız masada gün boyunca çalışıyoruz Levent'le. Sonunda yazdıklarımızı yeterli bulmasa da "Okuldan fırsat buldukça gelin," diyor Turgut Hoca, "artık siz bu gazetede çalışıyorsunuz."

Cinnah Caddesi'ndeki o binaya ne kadar gidip geliyoruz, hatırlamıyorum. Ama kendimizi 'gazeteci' hissettiğimizi, sağda solda bunula övünüp hava attığımızı biliyorum. İşin kötüsü, gazetenin çıkış tarihi hep erteleniyor. 'Patronlar' o zaman da 'patron' ne de olsa.

Her gidişimizde Turgut Hoca karşısına çekiyor bizi. Bıkmadan, usanmadan anlatıyor.

Derken bir gün taşınılacağı haberi geliyor. Cinnah Caddesi'ndeki 'havalı' yerden daha küçük bir yere geçilmesi lazım. Taşımayı yapmak da gazetenin emekçilerine, bizlere düşüyor. Dosyalar, kağıtlar, kitaplar, büro malzemeleri, sandalyeler... Taşı taşı bitmiyor. Sonunda, ofis boşaldığında Kaya Abi "Atlayın kamyona," diyor, "bu işin bir de boşaltıp yerleştirmesi var."

Tam kamyona atlayacakken Turgut Hoca durduruyor beni. "Daktilomu kucağında götür, o benim değerlim, başına bir şey gelmesin," diyor. Beni oturtup, daktiloyu da kucağıma yerleştiriyor. Ön koltuğun kalabalığında sıkışmış, kucağımda daktilo, Cinnah'tan Kızılay'a kadar gidiyorum. Ama dert etmiyorum bu durumu. Ne de olsa Hoca bana daktilosunu, değerlisini emanet etmiş.

Bazı hikayeler bir daktiloyu, bir kalemi ya da şairin bir dizesini taşımakla başlıyor.

"Genç İnsan" hiç yayımlanmadı. Sadece bir deneme sayısı basıldı yanlış hatırlamıyorsam. Turgut Hoca ile yollarımız ancak yıllar sonra, farklı nedenlerle kesişti. Bu anıyı kendisine anlattığımda hayal meyal hatırladı. "Hayret," dedi, "daktilomu küçücük çocuğa mı vermişim ben?"

Levent'le ara sıra hatırlarız o günleri. "Genç İnsan" heyecanını. Özellikle Kaya Abi'yi. Mavi gözleri bu dünyaya erken kapanan Kaya Küçükönder'i.

Şimdi Turgut Hoca da gitti. Aradan geçen yıllarda yaptıkları, yazdıkları konusunda farklı şeyler düşünmüş olsam da, Turgut Hoca başka bir adamdı. Çılgın bir çalışkan. Veda zamanı bu zamanmış demek ki.

Bana gelince... Daktilonun ağırlığını hala hissederim kucağımda.

28 Eylül 2013 Cumartesi

Tuncel Kurtiz için...


Tuncel Kurtiz'le sohbet edebilmek. Düşüncesi bile güzel. Şanslıyım ki, bu güzelliği yaşadım. En uzun sohbetlerimizden birini, Ahmet Boyacıoğlu'nun "Siyah-Beyaz" filmi öncesinde yapmıştık. Nasıl da keyifliydi o gün. Ankara'nın eşsiz galeri-barı Siyah-Beyaz üstüne konuşurken, mekanla ilgili kişisel hikayemi anlatmıştım Tuncel Abi'ye. İlgiyle, daha da ötesi sevgiyle dinlemişti bu hikayeyi. Geçmişten gelen cümlelerin tozlu güzelliğine sığınacağına, geleceğe dair ışıklar düşürmüştü ortama. Daha yıllar yılı çalışmayı, üretmeyi düşünüyordu.

Sonraki buluşmamızda biraz yorgun görmüştüm onu. Samimiyetle sormuştum "Nasılsın?" diye. Bir yanı her zaman olduğu gibi umut doluydu ama bir yanı da "İkiyüzlü insanlar yoruyor be!" diyordu.

"İşini yapacaksın, çalışacaksın, seveceksin, yaşadığını bileceksin, gerisi hikaye," demişti. 'Hikaye'yi öyle bir tonlamıştı ki, iki anlam birden yüklemişti cümleye. Hep öyleydi zaten, en basit cümleye bile birden çok anlam katardı söyleyişiyle, ses tonuyla.

...ve birden o acı haber geldi. Herkes üzüldü, herkes konuştu. Bütün o konuşulanları, söylenenleri yorumlamak haddime değil. Üzüntüyü üzüntüden üstün kılamaz kimse. Herkesin acısı derindir, kendindedir.

Çocuk yaşımda tiyatro sahnesinde izlediğim, unutulmaz filmleriyle bereketli düşünce diyarlarına savrulduğum, okuduğu şiirleri dinleyerek gençlikten ortayaşa yürüdüğüm insan yok artık.

Geriye gülen gözlerinin alıp götüren derinliği, ciğerinin kanayan köşesinden fışkıran sesiyle söylediği söz kaldı: "Gerisi hikaye!"

Gerisi hikaye Tuncel Abi. Hepsi hikaye. O noktada bıraktın bizi, yazabildiğimiz kadar yazacağız biz de o hikayeyi.

23 Eylül 2013 Pazartesi

Kahramanlar da Yaşlanır

Kurt Wallander’in herhangi bir macerasını okumuş olanlar için bu yazının önemi olmadığını bilerek başlıyorum yazmaya. Ne yazarsam yazayım, övsem de yersem de umurunda olmayacaktır has Wallander okurlarının. Uzun zamandır beklenen ‘veda’ kitabı Huzursuz Adam çoktan başuçlarındaki yerini almıştır bile. Ama konuyu artık altmışına gelmiş dedektifle sınırlı tutmamak lazım. Biliyorum ki bu kitapla ilgili olarak çok daha geniş bir kitlenin, koşulsuz kabulü söz konusu; Henning Mankell okurlarının.


Genel bir tanımla ‘Nordic Noir’ olarak adlandırılan İskandinav polisiyesinin tartışılmaz usta isimlerinden Mankell’in ülkemizde hatırı sayılır bir okur kitlesi var. Sadece yazar kimliğiyle değil, bir aktivist olarak da tanınıyor. Güvenilirliği eskiye dayanan, benim de Per Wahlöö ve Maj Sjöwall tarafından ortaklaşa yazılan Martin Beck polisiyeleri ile tanıdığım İskandinav polisiyesinin günümüzde sadece çoksatar listelerini değil, sinema ve televizyon dünyasının dinamiklerini de belirleyen yapısını oluşturan isimlerden biri Mankell. Üstelik önceki kuşaktan aldığı bayrağı öyle iyi taşıdı ve kendi mesafesini öyle iyi koştu ki, Stieg Larsson gibi kendinden sonra gelen kuşakların da işini kolaylaştırdı.

Mankell hakkında söylenecek çok şey var ama sınırlı yerimizi usta dedektifi Wallander’e ve onun veda kitabı olarak raflara çıkan Huzursuz Adam’a ayırmak gerekiyor. Elbette polisiye okurlarının o çok kızacağı şeyi yapmadan; yani içerik ve özellikle sürprizler hakkında “tat kaçıracak” ayrıntıları vermeden.

Aslında Mankell, Kurt Wallander’le çok daha önce vedalaşmayı düşünüyordu. Serinin en iyi kitaplarından olan Ayazdan Önce’de sahneyi usta detektifin kızı Linda’ya teslim etmenin yollarını aramıştı. Kurt ile Linda’nın birlikte çalıştıkları davanın etkileyici yanı, sadece bu yeni dönem çözümü değil, polisiyenin dinamikleri içine yerleştirilmiş bir baba-kız hikayesiydi. İsveç’in tedirgin ve kasvetli havasına, yeni dünya düzenin politik arızalarını da yerleştiren Mankell, o zamandan beri Wallander’le nasıl vedalaşacağının hesabını yapmaktaydı.


Böylesi bir vedada, Mankell’in sıklıkla gündeme getirdiği Olof Palme adını es geçmeyeceğini tahmin etmek zor değildi açıkçası. 28 Şubat 1986’da eşi ve oğlu ile sinemadan evine dönerken, faili meçhul bir cinayete kurban giden sosyal demokrat başkan Olof Palme ile  Huzursuz Adam’ın daha ilk sayfasında karşılaşmak bu nedenle şaşırtıcı olmasa gerek. Linda’nın seriye dahil oluşundan bu yana, Wallander hikayelerinin ana aksını oluşturduğunu bildiğimize göre, bu yöndeki ikinci beklentimizin de boşa çıkmadığını eklemeliyiz. Emekli bir deniz subayının Stockholm yakınlarında bir ormanda kayboluşunun, Wallander’in meselesi haline gelmesinin nedeni yine Linda. Çünkü kaybolan kişi, kural tanımaz detektifin kızının kayınpederi. Zaten bu kaybolma, tekinsiz coğrafyada izini kaybettirme, yok oluşla birlikte geçmişten gelen bazı dosyaların açılmasına neden olma izleği Mankell’in hem sevdiği, hem de sıklıkla kullandığı izleklerden. Ayazdan Önce’de de, bütün hikayenin Linda’nın en yakın arkadaşının kaybolmasıyla başladığını unutmamak gerekiyor.

Huzursuz Adam’ın önceki maceralardan önemli farkı, İsveç’in bugünüyle sorunlarını her fırsatta dile getiren, karamsar kahraman Wallander’in artık yaşlılıkla yüzleşiyor olması. Hatta Mankell, bu konuda bir adım öteye giderek uzun zamandır sağlığını ihmal eden detektifini hafızasıyla baş etmek zorunda bırakıyor ve bir karakter üstünden seri romanlar yazan bütün yazarların ortak sorunuyla, yani karakterin yaşlanmasıyla başa çıkmanın üstesinden geliyor. Romanın en güçlü sahnelerini de Wallander’in bu durumla hesaplaşmak, yüzleşmek ve başa çıkmak zorunda olduğu sahneler oluşturuyor. Üstelik çözmeye çalıştığı mesele, Soğuk Savaş yıllarına ve Gizli Servis’e kadar uzanıyor.

Açıkçası Henning Mankell kitaplarında kimi zaman anlatımı yüzeysel, olay çözümlerini aceleci, bağlantıları zorlama bulmuşumdur. Ama bu, Türkçeye çevrilen bütün kitaplarını okumama engel olmamıştır. Bunun en önemli nedenleri, yazarın güncel politikayı ve İsveç’in bugününü göz ardı etmemesi, atmosfer yaratmadaki başarısı ve özellikle de çerçevesini benzersiz bir şekilde çizdiği Kurt Wallander karakterine gösterdiği özendir. Bütün bunların Huzursuz Adam’da bir adım daha ileri gittiğini söylemeliyim. Bir yandan kahramanımızla vedalaşacağımız bilmek, bir yandan kapalı kapılar ardında yürütülen politikaların içinde kaybolmak, bir yandan da yakın dönem dünya politikasını başka bir çerçeveden okumak fırsatı veren roman, özelikle ortalarından itibaren baş döndürücü bir hızla ilerliyor.

Wallander serisinden bir kitap okumamış ya da kitaplardan yola çıkarak yapılmış televizyon dizilerini izlememiş olanlar şimdilik geç kalmış olduklarına yansınlar. Eminim onlar da Mankell ve Wallander severler ailesine bir yerden katılacaklardır. Takipçileri ise Huzursuz Adam’ı büyük bir iştahla okuyacaklar. Hatta belki de son Kurt Wallander macerasını çantalarına koyup Türkiye’nin çeşitli yerlerindeki Olof Palme adı verilmiş parklardan, anıtlardan, caddelerden birine  doğru yola çıkmışlardır bile.


 

Masumiyet Müzesi’nde rehberiniz Orhan Pamuk

Masumiyet Müzesi 2013’ü çok hareketli geçirdi.

Birkaç madde halinde sıralamak gerekirse bakalım neler olmuş: ‘Dünyada Yılın En İyi Tasarımları’ Ödülü adayı olarak müzeden 14 No’lu “İstanbul’un Sokakları, Köprüleri, Yokuşları, Meydanları” adlı kutunun replikası Londra Tasarım Müzesi’nde sergilendi. Umberto Eco gibi birçok ünlü ziyaretçiye ev sahipliği yaptı. Avrupa Konseyi tarafından müzecilik alanındaki yenilikçi ve mükemmelliyetçi yaklaşımı desteklemek için verilen Yılın Avrupa Müzesi Ödülü’nün 2014 yılı adaylarından biri oldu. 

Bu hareketlilik ve yenilikçi tavırların altında Esra A. Aysun'un imzası olduğunu unutmamak gerekiyor. Sanat çevresinin yakından tanıdığı bu çalışkan isim müzenin direktörü. Türkiye'de 'Sanat Yönetimi' konusunda hem akademik çalışma yapmış hem de sahada bulunmuş çok sayıda isim yok. Sözü uzatmadan, Esra A. Aysun, müzenin bu hareketliliğinin en önemli ismi kanımca.


Şimdi müzeden bir yeni haber daha geldi:
 
27 Nisan 2012’de kapılarını açan Masumiyet Müzesi sesli rehber uygulaması ile yeni bir adım atıyor. Orhan Pamuk'un kelime ve sesleriyle müzedeki her sergi için romandan yapılan alıntılarla zengin bilgiler içeren sesli rehber Masumiyet Müzesi deneyimine yeni bir katman ekliyor.

Kısacası Masumiyet Müzesi'ni Ekim ayından başlayarak Orhan Pamuk'un kendi sesinden dinleyerek gezebilirsiniz.

Konuyla ilgili teknik bilgiler ve diğer notlar şöyle:
 
Masumiyet Müzesi Ekim ayından itibaren sesli rehber eşliğinde Sennheiser desteği ve Guideport ekipmanlarıyla Türkçe ve İngilizce olarak gezilebilecek. Masumiyet Müzesi Sesli Rehberi Orhan Pamuk’un sesinden Türkçe ve Pamuk'un yanısıra müzisyen Richard Hamer ve British Council desteği ile British Council Bölgesel Sanat Direktörü Gregory Nash’in sesinden İngilizce olarak hazırlandı. Ayrıca sesli rehberde Cevdet Erek’in müze için düzenlediği sesleri ve Nil Karaibrahimgil’in ‘İlk Türk Meyveli Gazozu’ kutusu için bestelediği Meltem Gazozu şarkısı da bulunuyor.

İngiliz Financial Times gazetesinde ünlü sanat tarihçisi Simon Schama’nın Masumiyet Müzesi için yaptığı tanımlamayı unutmayalım:  “Dünyadaki en güçlü, en güzel, en insani ve en etkileyici çağdaş sanat eseri!”

Şimdi müzeyi gezmenin tam zamanı. Üstelik rehberiniz Orhan Pamuk.
 

18 Eylül 2013 Çarşamba

Yeniden Okumak: Görünmez Kentler

Bir kitabı yıllar sonra yeniden elime aldığımda, altı çizili yerler var mı, kenarına köşesine notlar almış mıyım diye bakıyorum öncelikle. Eğer sıklıkla 'yeniden okuma' yaptığım bir kitapsa, önceden aldığım notları ezberliyor, altını çizdiğim satırların sayfalarını gözü kapalı bulur hale geliyorum. Her yeni okumada, yeni cümleler çiziliyor, yeni notlar alınıyor. Katmanlar oluşuyor. Kitapla ilişkimi, hayatla ilişkimi, geçen yıllarımı bana anlatan katmanlar. O katmanların en altında bir yerde, artık derinler diyebileceğim bir uzakta, en saf halim duruyor. O kitapla aramda geçenlerin en ham, en savunmasız, en doğal hali. Bir süre sonra o hali kaybettiğimi biliyorum. Hayatın içinde olduğu gibi kitaplarla ilişkilerde de katmanlar arttıkça, kibirli bir bakış yerleşiyor insana. 

Italo Calvino'nun müthiş kitabı "Görünmez Kentler" ile ilişkim de böyle. İlk olarak 1991 yılının Mart ayında okumuşum. Remzi Kitabevi'nin, Murathan Mungan editörlüğünde okurlara sunduğu Çilek Serisi'nden. Işıl Saatçioğlu çevirisiyle. Çevirmenin bir arkadaşımızın annesi olması bile ayrı bir övünç kaynağı, kitapla ilişkide bir adım önde olabilme ihtimaliydi.

Yeniden okuyorum "Görünmez Kentler"i. Notlar alıyorum. Belki bir yazı gelir bu notlardan. O notların kenar süsü olarak da bu yazıyı yazıyorum şu anda. Üstelik kentle ilişkide yeni bir evreden geçiyor zihnim. Kitap, biraz da bu nedenle çok daha vurucu şeyler fısıldıyor kulağıma.

1991'de altını çizdiğim satırlara gelince... Onlar da yazılabilirse, o yazının bir yerlerinden göz kırpar dilerim.

Son söz; henüz okumamış olanlar varsa, buyrunuz Calvino'nun satırlarına...


8 Eylül 2013 Pazar

Factotum

Charles Bukowski'ye selam olsun...


Denize varana kadar gökyüzünü seyrettim. İhtiyar’ın kamyonetinin arkasında on altı saatlik bir yolculuk. Sarsıntıdan götüm çürüdü. İki kere mola verdik. Bana kalsa gerek yoktu ama İhtiyar “Ben senin gibi malı çıkarıp yola salamıyorum,” dedi. Adamın işemesine de karışacak halim yok ya. İlk molada bir ağacı suladık. İkincisinde hem kamyoneti hem de kendimizi mazotladık. Babadan kalma mukavva bavulun bir yerlerinde yolluk bulundururum mutlaka. En az bir şişe. Neşeli olduğum vakitlerde ‘her ihtimale karşı şişesi’ koymuştum adını, yakışır. İlk yudumda afalladı İhtiyar, öksürerek ana avrat küfretti. N’aparsın, benim mazotu kaldıramaz her bünye.Küfür, alttan iki dişi eksik ağızdan hoyrat bir tıslamayla çıkınca rahatladım. Nefretini anında söyleyip tüketen insanları severim. Böyle sahici adamlar kalmadı artık.

Sabahın bir vakti geldik benzin istasyonuna. Ne umutlarla açılıp ne umutlarla viraneye dönen bir yer. Pompanın başında sivilceli bir delikanlı. Kamyonetin az ilerisinde, ellerinde bir şişe, pislenen iki herif. Manzaranın bu tanıdık halini ancak bir kız bozabilirdi, o da oldu. Benzincinin kızı ağzında çüküm kadar bir sakızla yanaştı bize. “Babam zıkkımlanacaklarsa çekip gitsinler diyor,” dediğini sakızın sinir bozucu caklamalarının arasında zar zor anladık. Kızın omzunun üzerinden içeri baktım. Deyyus herif gözdağı vermek için çifteye fişek sürüyordu. Vidalı kapağı iki tur döndürüp şişeyi cebime attım. “Babana dikkat et ufaklık,” dedim kıza, “fazla yaşamaz bu kafayla.” Lafıma hazırlıklıymış kancık, hemen bir orta parmak çekti bana. İlk boğumdan kopmuştu parmağı, üzüldüm.

Postanede çalışırken parmaksız bir herifle tanışmıştım. Çocukken matbaada çalışmış. Kağıt kesiği fenadır ama kağıt keserken parmaksız kalmak daha fenadır.

Konuyu uzatmadık, hemen topukladık o zavallı benzin istasyonundan. Kamyonete atlarken pompacıya baktım, kararmış elleriyle sivilcesini patlatıyordu.

“İstersen yanıma otur,” dedi İhtiyar, “laflarız biraz, sıkılıyorum tek başıma.”
“İstemez,” dedim, “arkada iyiyim ben.”
Mide bulandırıcı dekorasyonuyla akıllara zarar bir barda tanıştık İhtiyar’la. İyi içmiştik. Son iki şişeyi barın sahibi şişko ısmarlamıştı. Bir çapanoğlu var bu işte diye düşünmüştüm önce. Meğer bizimkinin eski dostuymuş. Eski dostun içki ısmarlayanı iyidir zaten.
Gecenin yarısında geçkin bir orospu geldi masamıza. Bir bardak da ona doldurduk. Durup dururken eteğini kaldırıp çamaşırını gösterdi bize. Pembe donunun sağ tarafında kocaman bir delik vardı. Sıcaktan nefes alamıyorduk, yarım saat geçmeden kadının makyajı akmaya başladı. İhtiyar bitmek bilmez anılarından birini anlatırken kadın hop diye uzanıp dudaklarıma yapıştı. Tükürük, soğan, ekşi şarap ve yüzlerce adamın spermi olduğunu düşündüğüm bir tat geldi ağzıma. İğrendim. İttim. Vaziyeti çakozlayan İhtiyar kibarca kovdu kadını, “Uza yavrum,” dedi, “bu masadan iş çıkmaz sana!” Boyası akmış sarı saçlarını savurup, okkalı bir küfür salladı orospu. Yarıladığımız şişeyi de alıp gitti. İkimiz de kızmadık nevaleyi götürmesine. Hakkıydı.
O geceden sonra iyi dost olduk. Öyledir zaten. Uzun konuşmalar, yalanlar, yağlamalar, yıkamalar zarar verir başlangıçlara. Biriyle dost olacaksan bir bakman yeter.
Bu yolculuk aklıma düştüğünde de, hemen İhtiyar’ın yanına gittim. Depoda mal yüklüyordu. “Güneye gideceğiz,” dedim, “depoyu dolduracak kadar para var bende…”
Bir saniye bile düşünmeden, üstünde çalıştığı şirketin aptal ambleminin bulunduğu şapkayı yere çaldı. “Ben de sıkılmıştım zaten,” dedi, “düşünsene işe gireli beş gün olmuş bile…”
Kamyonetin arkasında ne var ne yok indirip bıraktık bir köşeye. Ne işe yaradığını bilmediğim malların yerini ben aldım. Kıç cebimden cildi parçalanmış defterimi çıkardım, günü saati yazdım, iki kelimelik bir not düştüm hayatıma, hedefimizin adını belirledim: “Özgürlüğe gidiyoruz!”
Öylece koyulduk yola işte. İstediğim çok şey değildi. Ömrüm boyunca yapılabilecek bütün pis işlere girip çıkmış, en niteliksiz işlerin uzmanı olmuştum. Birilerinin kafama çivi çakmasından uzaklaşma hakkımı kullanmak istemiştim sadece. Birilerinin zavallı hayatıma bakarak kendini tatmin etmesinden, boktan hikayelerini parlak destanlar gibi görmek için karanlığıma bakmasından, beni ben yapan şeyleri pandiklemesinden uzaklaşmak, ruhumu özgür bırakmak istemiştim.
Sakızlı kızın orta parmağını yedikten sonra hiç durmadan ilerledik. Beş saatlik bir yol kalmıştı zaten. Keçilerle dolu bir tepenin yanından geçtik. Çocukların su savaşı yaptığı bir köyde kamyoneti elektrik direğine bindirmekten son anda kurtulduk.
Gün batarken vardık deniz kıyısına. Taşlık sahilde üç delikanlı ters dönmüş bir tekneye sırtlarını yaslamış içiyorlardı. Belli ki denizden az önce çıkmışlardı, ıslak donları uçurtma çıtası inceliğindeki bacaklarına yapışmıştı. Bedenlerindeki tuz, ellerindeki şişe, yüzlerindeki kahkaha pırıl pırıldı.
Sigarasını bir fiskeyle havaya uçurup “İnsan başka ne ister ki?” dedi İhtiyar. Pantolonunu tek hamlede sıyırıp daltaşak denize koştu. Gülerek baktım arkasında. Eti sarkmış götünü hoplatarak daldı suya.
Olduğum yere çöktüm. Ayakkabılarımı çıkardım. Günün sıcağını kusan taşlara sürttüm çıplak ayaklarımı. Defterimi çıkarıp sola yatık el yazıma baktım. İçimde bir şey koptu, koptuğunu hissedebiliyordum, bir şeyler çalkalanıp yükseldi içimden. Deniz kenarında oradan oraya savrulan bir taş kadar özgür olamayan ruhlarımıza üzüldüm. Doğanın muhterem dengesine çomak sokmaktan zevk alan birilerinin ayak işlerinde geçen ömrümüze üzüldüm. Batmakta olan bir filika gibi yüzmeye çalışan İhtiyar’a bakıp üzüldüm. “Bu kadar zor olmamalı özgürlük!”
Vidalı kapağı iki tur çevirip mazotun kalanını kafama diktim. Ruhumun bedenimden ayrılıp gün batımına gitmesine izin verdim. Uzandım. Gözlerimi kapadım. Artık tanımadığım bir sesle mırıldandım: “Seni senden başka kim özgürleştirebilir ki?”

 
Desen: Ali Seyitoğlu

7 Eylül 2013 Cumartesi

Raşomon'u Hatırlamak

Yıllar önce, Ankara'da ya Çağdaş Sahne'de ya da Sanatevi'nde izlemiştim Akira Kurosawa'nın Ran filmini. Sinemanın karanlığında, cebimdeki küçük deftere notlar aldığımı hatırlıyorum. Neler yazdığım aklımda değil. Oysa o yaşımda, o ruh halimde filmin bana ne notlar aldırttığını görmek isterdim bugün. Biraz kaba bir arşivcilik, hatta çöpçülük oluyor ama eski defterleri atmamak lazım.

Sonrasında, video döneminin olanakları çerçevesinde bulabildiğim bütün Kurosawa filmlerini izledim. Ama bir tanesi kurguya bakışımda dönüştürücü etki yaptı. Bir daha izlemekten yorulmadım; bir daha, bir daha... Kurgu deyince sinemaya meraklı olanlar hangi filmden söz ettiğimi anlamışlardır: Raşomon.


Benzersiz Japon yazar Akutagava'nın bir kısa hikayesinden esinlenerek yazılan senaryo, Kurosawa'nın elinde gerçek anlamda bir başyapıta dönüşmüştü. Çoklu anlatımın, anlatı katmanlarını her adımda artırmanın, bakış açısı değiştirmenin bütün anahtarlarını neredeyse bir ders niteliğinde sunan film, aynı zamanda heyecan dolu bir maceranın, gizemin hatta giderek korku ögelerinin buluştuğu bir şenlik sunuyordu izleyicisine. İçimde Kim Var adlı romanımı yazarken, tekrar tekrar izlediğim, Yurttaş Kane ile birlikte bu filmin kurgu yapısını oluşturmakta faydalandığım bir film oldu.

Boğaziçi Üniversitesi yayınları tarafından Akutagava'nın öyküleri yayınlanınca, Raşomon senaryosunun oluşumu konusunda tekrar çalışma olanağı da buldum. (Bu kitapla ilgili olarak yazdığım yazı yine Fil Uçuşu'nda yer aldı: http://filucusu.blogspot.com/2010/09/baudelairein-bir-dizesi-bile-daha.html )

Kurosawa'nın ölüm yıldönümü bugün. Aklıma gelmişken bu notları düşmek istedim. Henüz izlememiş olanlara Raşomon'u, okumamış olanlara Akutagava'nın öykülerini önererek.



5 Eylül 2013 Perşembe

Birinci Tekil Şahıs.25

Ben bir ninniyim, çocuğu kucağından zamansız alınmış anaların dilinde bir yara gibi duran.

Peri Gazozu: Hepimiz oturduk bu sofraya...

Uzun, şekerli ve kendinden emin cümlelerle övmek yerine, kitabın bir sayfasından bir paragraf aktarmak yeterli olacak aslında. Rastgele seçilmiş bir sayfadan, göze ilk çarpan paragraf. Çünkü zaten, bütün sayfaları, bütün satırları göze, zihne, yüreğe çarpan bir kitap. Okurla kurduğu ilişkinin sıcaklığını da bu çarpma etkisinde bulmak mümkün. Hafızasının, "şimdiki zaman" vicdanıyla konuşmasına izin vermiş bir yazar var karşımızda: Ercan Kesal.


Vicdan... Telaffuzu zor, melodisi sancılı bu kelime, uzun zamandır bu coğrafyanın ötesinde bir yerde yaşıyor. Yanlış anlaşılmasın, yaşadığımız topraklar klişesi değil söylediğim, insanlık coğrafyasının ötesinde artık vicdan. İşte Kesal'ın anıları, "bir zamanlar" duygusallığının "şimdiki zaman" kipiyle tartışılabileceğini, sorgulanabileceğini ve bir "anlama cetveli" olarak kullanılabileceğini gösteriyor bize. Kesal, anılarının vicdanıyla, bu günü anlayabilmenin derdine düşüyor ve daha ilk anlatıdan itibaren okurunun da bu derdin paydaşı olmasını sağlıyor.

Çıkan söyleşileri okuyorum. Ne zordur yazarın kitabını "yeniden" ifade etmek zorunda bırakılması. Hele bir de "Ne kadarı gerçek, ne kadarı kurmaca?" sorusu üstünden. Aslında hissedersiniz, sorulmak istenen, "Bunları uydurdunuz mu?" sorusudur. Gerçeklik beklentisi ile sorulur bu soru. İstenir ki gerçek vursun yerden yere, akan kanın sıcaklığı hissedilsin. Ercan Kesal zaten bu yazdıklarının anıları olduğunu söylüyor ama inanın, "Hepsini uydurdum," deseydi de, aynı derecede acıtırdı açılan yara.

Belleğin içinde yolculuk yapabilmek, gerçekle kurmacanın birbirine karıştığı o zeminde, ayakta durabilme cesareti gerektiriyor. Ercan Kesal, kendi ayakta durduğu yetmezmiş gibi, okurunun da koluna giriyor, onun da ağırlığını yükleniyor.

Ercan Kesal'ı yakından tanımış olanlar, hele bir de onun sohbetli bir masasına denk düşmüş olanlar "Peri Gazozu" ile farklı bir ilişki kuracaklardır. Aman bunu duyunca, şu ana kadar o masaya oturamamış olanlar üzülmesin. Kesal, bu kitabıyla herkesi o sofraya oturttu bir kere. Bir sonraki kitabında artık hepimiz aynı masadayız.

Üstelik masaya gelen gazozlara bakıp "Çeşme suyunu gazoz diye satıyorsun," bize dediğimizde, hep birlikte gülecek kadar da samimiyiz.

 

4 Eylül 2013 Çarşamba

Yağmur Yağmadan


(Genç Adam oturmuş. O konuşurken yavaşça Genç Kadın ve Sahaf gelirler, ayakta dururlar. Üçgenin birbirine eşit mesafede duran köşeleri gibidirler.)

GENÇ ADAM

Hava ne kadar garip bu gün. Sabah güneşliydi, şimdiyse fırtına kopacak gibi…

(Birden gözleri parlar.)

Fırtına deyince aklıma gelen tek hikâye buydu. Aslında tek istediğim mutlu, kahkaha atmaktan korkmayan hatta deyim yerindeyse komik birer kelebek olan insanların hikâyesini anlatmaktı. Komik kelebekler… Metaforun son durağı. Ne kadar çabalasam da büyük sözler etmeden yazamıyormuşum. Bir yerde durmayı bilmem gerekiyor. Öğrenmem gerekiyor.

(Ayağa kalkar. Gitmek üzereyken, Genç Kadın’a ve Sahaf’a bakar. Biraz da büyük bir söz etme gayretiyle fısıldar.)

Yine de unutmamalı; fırtınayı anlatan hiçbir hikâye, yağmur yağmadan bitmez.

(Yağmurun ilk damlaları, karanlıkta dans etmeye başlamıştır bile…)

Not: Karbon Kopya adlı hikaye kitabımın Metafor adlı öyküsünden 20nci bölüm...

O esnada başka bir yerde...

... Antonin Artaud, La Passion de Jeanne d'Arc filminin bir sahnesinde, gördüğünün ötesinde bir noktaya bakmaktadır.


Antonin Artaud
(1896 - 1948)

Menenjit, depresyon, elektro şok, şizofreni, kanser, uyuşturucu... 
Sinema, tiyatro, edebiyat, şiir...
Savaşlar, mutsuzluklar, dostluklar, ihanetler...
Bitmek bilmeyen bir intihar gibi yaşamak! 

Altyazı: Kentlerin Sineması

Önce David Harvey'nin Metis Yayınları tarafından yayımlanan "Asi Şehirler" kitabının arka kapak yazısına bir göz gezdirmek gerekiyor: "Asi Şehirler" neoliberal iktisat tarafından kurgulanan kriz anlatısı ile krizin kendi üzerlerinden telafi edildiği kitlelerin konumu arasındaki makasın giderek açıldığı bu zaman kesitini tahlil ediyor. Bir ayağı sokakta olan kitap, doğrudan eylem lehine uzun vadeli bir kavramsal analiz de sunuyor. Harvey, 1980'lerin ikinci yarısından bu yana olgunlaştırmakta olduğu kentsel iktisat anlayışını burada özlü bir biçimde ortaya koyarken, bir yandan da kavramsal soru ve çözümlemelerin kentsel toplumsal hareketler açısından ne gibi yeni doğrultulara işaret edebileceğini irdeliyor.


Harvey'nin bu kitabından ve 1990 tarihli "Postmodernliğin Durumu"ndaki Blade Runner göndermesinden faydalanarak girişini yapan ve okurunu sayfalarına heyecanla davet eden bir dosya var karşımda. Muhteşem sinema dergisi Altyazı'nın Eylül 2013 tarihli nüshasının kapağına da taşınmış olan "Kentlerin Sineması" dosyası. Daha "Direnişin Sineması" dosyasının ince ayarını yapamamışken yeni bir dosyadan sınava girmeye hazırlanıyor gibiyim. Üstelik kapısını Harvey'den açtıktan sonra, İstanbul üstünden bir mücadele bekleye okurlarını da ters köşeye yatıran bir dosya. Kentsel dönüşüm, çarpık yapılaşma, güvenlik sorunları, varsıl ile yoksulun bitmeyen mücadelesi, şehrin dayattığı yeni zaman anlayışı, bir turistik yanılsama olarak şehrin varlığı ve ötesi.


Altyazı'nın övgüye ihtiyacı yok. Kısa bir süre de olsa yazarı olduğum için mutlu olduğum benzersiz bir iş. "İş" demem boşuna değil çünkü ekip bilindik sinema dergilerinin yaptığının çok ötesine geçiyor. "-mış gibi" yapmadan yazan, konuşan bir dergi. Popüler var elbette, güncel olan var, 'bugün' var ama popülerin ışığının göz kamaştırmasına izin yok. İyi sinema seyircisi olmanın bir kibir bulutu olduğuna inanmak yok, 'geçersin perdenin/ekranın karşısına izlersin' sadeliği var.

Dosyada okuduğum ve ilgimi çeken bazı noktaları alıntılamak/yorumlamak amacıyla oturdum bu yazıya. Ve şu bir önceki paragrafta sadece önermekle yetinmeye karar verdim. Ben ne dersem diyeyim eksik ve yapıştırma kalacak. Arşivlik bir derginin, yine arşivlik bir sayısı var ortada. Herkes alıp kendi yorumlasın.

...ve son söz: Ah, şu "Adı Geçen Filmler"in hepsini izleyebilsem, daha ne isterim.

1 Eylül 2013 Pazar

Alper Atalan'dan "Mart": Çaylar yazardan!

Alper Atalan'ı yaklaşık on yıl önce tanıdım. Tanışma hikayemiz de ilginçtir; İspanyolca dil kursunda sınıf arkadaşı olduk. O zamanlar benim kitaplarım yeni yayımlanmaya başlamıştı, Alper çeşitli dergilerde mizah yazıları yazıyordu. Hayatı fazlasıyla ciddiye alan bu adamla kısa sürede her konuda sohbet eder hale geldik. Sakin konuşması, gülen gözleri, bütün o sohbetlere başka bir değer katardı. Kurs sona erdikten sonra sürekli kılamadık dostluğu. İkimiz de hayatın farklı yollarına savrulduk. Bu geçen yıllar içinde önceleri seyrek de olsa haberleşirdik ama zamanla o da yok oldu. Çok uzun zamandır kendisinden haber almıyordum.


Derken İletişim Yayınları'nın benzersiz editörü Levent Cantek'ten harika bir haber geldi. Alper Atalan'ın kitabı Mart, İletişim etiketiyle raflara çıkmaya hazırdı. Sevinç ve şaşkınlıkla "Bu Alper benim tanıdığım Alper mi?" diye mesaj attım Levent'e. Tanıdığım Alper'in hangi Alper olduğunu nereden bilsin?  Mesajımla Alper'in hikaye kahramanlarından birine dönüşmüştüm bile. Hayatın içinden, şaşkınlığıyla, sevinciyle, hüznüyle, tedirginlikleriyle ve bütün bunlara gülebilme yeteneğiyle, tam da "buralardan" biri.

İşte Alper Atalan'ın Mart'ta bizi tanıştırdığı karakterlerin yeteneği bu. Fazlasıyla tanıdık gelen ama birkaç ayrıntı ve sahneyle aslında hiç tanımadığımızı anladığımız "buralı" karakterler. Üstelik Alper, bu karakterlerin gülen yüzünü göstermek için, sıradan bir anlatıma, kelime oyunlarından mürekkep bir cinfikirliğe ve deyim yerindeyse sonu gelmez geyiğe sığınmıyor. Hüznün ve sevincin birlikte oturduğu bir masada okuruyla karakterlerini buluşturuyor. Yazarın arkalarda bir yerde "Çaylar benden!" diye bağırdığını da duyuyoruz.

Faro, Orhan Abi, Koray ve daha niceleri. Özellikle Faro, her okuyanın aklında yer edecek, insan vücudundaki her tür damarı bir batında bulabilme yeteneğine sahip bir karakter. Edebiyatta akılda kalıcı karakterler yaratmanın giderek kırmızı dipli mumla aranır olduğu bir dönemde, kafasına göre çıkıp geliyor Faro.

Çoklukla erkek egemen bir dünyanın içinden sesleniyor Alper Atalan. Aslında bu çerçevede Türkiye'de mizahın erilliği üstüne düşünmek ve uzunca yazıp çizmek gerekiyor. Bu konuyu Levent Cantek'e emanet etmeli kanımca. Hatta kadim dostumuz Levent Gönenç'le biraraya gelip karikatürümüzde ve mizah dergilerimizde durum nasıl, şöyle kapsamlı bir kitap hazırlasalar keşke.

Ayrılıklardan tedirginliklere, aşktan umutsuzluğa, kahkahadan gözyaşına her tür duyguya cesurca ve kendisini-okuru zorlamadan girmeyi başarıyor Alper Atalan. Bunca yıl neden bir kitap gelmediği sorusunu sorduruyor okuruna. Bir sonraki kitabı için bu kadar bekletmez umarım.

Eminim ki bir sonraki kitapta da, okur Alper'i bir masaya oturtacak ve çaycıya seslenecektir: "Bu sefer de çaylar benden!"

Öylesine Güzel Bir Melody

Edith Piaf’ın o yürek yakan sesini her dinleyişimizde, zihnimizin bir köşesinde hüzünle yoğrulmuş hikayesi de dolaşır. Ama eminim Piaf’ın sokakla, yoksullukla, imkansız aşklarla, uyuşturucuyla, sakatlıklara ve karanlıkla dolu hikayesini bilmesek de dinlediğimiz şarkıyla aramızda aynı ilişki kurulacaktır. Çünkü o sesi böylesine can acıtıcı yapan biraz da bu hikayedir. Çünkü Piaf, yaşamından süzdüğünü söylediği her şarkının her notasına kazımayı başarmış sahici sanatçılardan biridir.

Anahtar kelime; sahicilik. Sanatçının, yaratısını hikayesinin bir parçası haline getirmesi.

Ama bunu yaparken hikayesinin arkasına sığınmaması. Yazdığı kitabın, boyadığı resmin, söylediği şarkının gücünü kişisel hikayesinden almadan, onu yaşamının bir uzantısı haline getirmeyi başarması. Sahici olması. İçten olması. Gerçek olması.


Melody Gardot’yu ilk dinlediğimde uzun yıllar sonra öğreneceğim hikayesinden haberim yoktu. 1985 yılında başlayan yaşamında, mikrofon önüne gelene kadar yaşadıklarını bilmeden, bu hikayenin şaşırtıcılığına ya da hüznüne yenik düşmeden bıraktım kendimi Melody Gardot müziğine. Kahve kokusundan başka sığınacak limanımın kalmadığı sıkıcı gecelerden birinde günün yorgunluğuyla, yoğunluğuyla, yapılacak işlerle dolu çalışma masamda oturuyordum. Her daim kaygı dolu yüreğimle başladım “Worrisome Heart”ı dinlemeye. Şarkı bittiğinde damağımda kahve tadıyla kalakaldım bir süre. Uzun sürmüş bir yürüyüş sonrasında, uçsuz bucaksız, yeşilin her tonuyla bezeli bir ormanda, çimenlerin üstüne uzanıp hayaller alemine dalmış gibiydim. Melody Gardot nereye götüreceğini önceden söylemeden, gözlerimi notalarla kaplayıp elimi tutmuş, bir yolculuğa çıkarmıştı beni. Sol yanımızda blues, sağ yanımızda caz oturuyorduk şimdi “kendini iyi hisset ormanı”nın bir köşesinde. İkiyüzlü insanlardan uzak geçirdiğimiz dakikaların kıymetini bilerek, sahici kahkahalarla, sahici bir aşkla.

Notalardan oluşan yolda küçük adımlar atmayı, her bir notaya sakince basmayı seven, kelimeleri birbirine ulamadan her birine hakkınca zaman ayırarak sözleri akıtan, bütün enstrümanlarla eşit bir ilişki kuran, bir şarkıda Brezilya sokaklarında gezdirirken bir sonraki şarkıda Fransa rüzgarları estirmekten çekinmeyen, sürprizlerle dolu yeni yol arkadaşımla uzunca bir süre mutlu mutlu yaşadık. Derken bir gün, yeni bir İstanbul ziyaretinin öncesinde bu yazıyı yazmam istendi.

2003 yılında yaşanan  bir kazayla değişen yaşam hikayesini de böylece öğrenmiş oldum.

Philadelphia’da bisikletiyle gezerken bir arabanın çarpması sonrasında aylarca süren tedavi. Yaşamla ölüm arasında geçirilen günler. Ayakta durmak için verilen mücadele. Her gün biraz daha, her gün bir adım daha... Öylesine güçlü bir yaşama arzusuyla dolu ki bu hikaye, okuyanda hayranlık yaratmaktan öte, kendisini sorgulama gereksinimi doğuruyor: “Ben gerçekten bu kadar bağlı mıyım yaşama?”

Bütün dinleyicileri gibi ben de, o tedavi sürecinde Melody Gardot’nun yaşama bağlılığını müzikle güçlendirenlere teşekkür ediyorum. Biraz da onların sayesinde mikrofon başına davet edilen bu ses, öyle çok kişinin kendini iyi hissetmesini sağlıyor ki, öyle çok kişiyi müziğiyle tedavi ediyor ki; “müziğin gücü” tanımlaması bir klişe olmaktan çıkıyor.

Melody Gardot’nun müziğini sevmemiz için, hikayesinin o hüzünlü kısmını öğrenmemize gerek yok. Çünkü o zaten içtenliğiyle ve sahiciliğiyle ağzından çıkan her notayı hikayesinin bir parçası haline getirmeyi başarıyor. Dileyen herkes onunla huzurlu bir ormanın, ikiyüzlülükten uzak bir köşesinde buluşabilir. Ben yıllardır öyle yapıyorum.
 
 

Hüzünlü Bir Sivil Tarih



Deniz Kavukçuoğlu kitabında, Gökçeada'da kalmış Rumlarla küçük söyleşiler gerçekleştiriyor, ada ile ilgili ulaşabildiği bilgi ve belgeleri bir araya getiriyor.Gökçeada'ya ilk olarak, birkaç arkadaşımla, hafta sonunu geçirmek için gitmiştik. Bir cuma günü öğleden sonra saatlerinde inmiştik Kuzulimanı'na. Deniz kenarında dinlenmeyle geçen birkaç saatin ardından, ilk günün akşam yemeği için Tepeköy'e Barba Yorgo'nun yerine gitmiştik. Gecenin ilerleyen saatlerinde Yorgo Zarbozan güler yüzlü bir ev sahibi olarak masamızı ziyaret etmişti. Yediklerimizle ilgili övgülerimizi samimiyetle kabul edip sorularımızı tek tek cevaplamıştı. Laf lafı açtıkça sorularımız adanın tarihine doğru kaymıştı doğal olarak. Bıkmadan usanmadan, yüzündeki tebessümü bir an bile kaybetmeden anlatmıştı Barba Yorgo. Ama bir noktadan sonra demirden bilyeler yutmaya başladığımızı hissetmiştik. Bütün o baskı, zulüm, hırsızlıklar, tecavüzler, cinayetler, göçe zorlama iyileştirilemez bir yara, bir vicdan yükü olarak oturmuştu masaya. Bizler açısından en can acıtıcı olansa Yorgo'nun sesindeki sükunet, paylaşımındaki içtenlikti. O tebessümün bir paydaşı olmayı başaramadığımız için utanmıştık. Nüfus kağıtlarımızı bir kenara koyup, insanlık ekseninde derdini paylaşan bu müthiş adamın karşısında tarihimizin kanla, nefretle yazılan sayfalarından utanmıştık.

Gökçeadalı olmak

Deniz Kavukçuoğlu'nun "Hüzün Adası'nda Bir Köy / Gökçeada-Bademli (İmroz-Gliki)" kitabını okurken zihnimde hep bu gezinin görüntüleri, Barba Yorgo'nun sözleri vardı. O sözlerden çok daha fazlasını, bu sivil tarih kitabının sayfalarına bir zaman dizgesi içinde yerleştirmeyi başarmış Kavukçuoğlu. O zaman dizgesi yazarın Gökçeada ile tanışması ve giderek adalı olması ekseninde ilerliyor. Ama Kavukçuoğlu’nun hikayesi, çoğu şehir insanının yaptığı gibi bir kaçış hikayesi değil. O gerçekten de Gökçeadalı olmanın, bir coğrafyaya her hücresiyle dahil olmanın hikayesini yazıyor. Bu süreçte okurunu da, coğrafyayla, tarihle ve daha da ötesi insanlığın en hüzünlü yolculuklarından biriyle adım adım tanıştırıyor. Kitabın en büyük maharetlerinden biri, bu içtenliği, bilgiçlik taslamadan aktarmayı başarmasında yatıyor. Resmi tarihin yanlışlarla, yalanlarla dolu satırlarından uzaklaşıp, tanıklıklarla oluşturulmuş bir sivil tarih metninin içinde yürümek, okuru da -bir anlamda- Gökçeadalı kılıyor sayfalar boyunca. Deniz Kavukçuoğlu, bu ortak ruhu ve bilinci yaratırken, olabildiğince 'kenarda' durmayı, durumu tanıklıklar ve kişisel hikayelerle paylaştıktan sonra yorumu okurun yapmasını yeğliyor.

Bütün hikayenin içinde en can acıtan kelime 'ikiyüzlülük'. Kavukçuoğlu’nun tümünü kitabına dahil ettiği Burçak Güven metninden bu durumu anlatan bir paragraf: “Şimdi dört dağ köyüne hapsettiğimiz Rumlardan geriye kalanları pazarlamak konusunda hiçbir çekingenlik hissetmiyoruz ama. (…) Şu anda Gökçeada’yla ilgili hangi tanıtıcı metne, kitaba, internet sitesine, turistik broşüre, otel restoran tanıtım kataloguna bakarsanız bakın bunları ve koruma altındaki Rum köylerinin fotoğraflarını göreceksiniz.”

Fotoğraflar, belgeler...

“Hüzün Adasında Bir Köy” bir yanıyla bu benzersiz coğrafyaya âşık olmanın cümlelerini yazıyor ama asıl derdi ikiyüzlülükle hesaplaşmak. Siyasetin, ırkçılığın, sevgisizliğin can acıtan uygulamalarıyla ilgili her bir tanıklık okuru tarihiyle yüzleşmek konusunda biraz daha cesaretlendiriyor.

Elbette kitap, bu hüzün adasının sevgi dolu hikayesine de yer veriyor. Kavukçuoğlu’nun adayı ilk gördüğü anda vurulmasına ve giderek Gökçeadalı olmasına uzanan duygusal yolculukta sevginin, huzurun, dostluğun yeri büyük çünkü. Deniz Kavukçuoğlu, fotoğraflarla bezediği, üçüncü ve dördüncü bölümlerini makalelere, belgelere, raporlara ve Dünya İmroz Dernekleri'nin Cumhurbaşkanı’na yazdığı mektuba ayırdığı kitabında, bir sivil tarih okumasını tüm yönleriyle tamamlamayı başarıyor.

“Hüzün Adasında Bir Köy”, Gökçeada’yı bilen-bilmeyen herkes için önemli bir kaynak kitap. Unutmayalım ki bu yakıcı ikiyüzlülükten ancak yüzleşerek kurtulabiliriz.