Fotoğrafım
Okuduklarım... Dinlediklerim... İzlediklerim... Aklıma takılanlar...

13 Temmuz 2013 Cumartesi

Şehrin silueti değişiyordu ve üçümüz de Tülin Özen'i seviyorduk

Diz çökmüş, elimizdeki bardakları duvara dayamış yan odayı dinliyorduk. Bir şeyler mırıldanıyordu Tülin Özen. Belki bir oyunun repliklerini ezberliyor, belki bir filmin senaryosu üstünde çalışıyordu. Sadece yüksek sesle kitap okuyordu belki de. Söylediklerinin üçümüz için de önemi yokmuş gibi davranıyorduk ama gerçeği söylemek gerekirse, ölesiye merak ediyorduk.

Gerçeği söylemek gerekirse diyenlere inanmayın ve çıkarın kayıtlardan bu sözümü. Hesap vermeden gerçeği söylemeye başlayalı çok oldu çünkü.

Duyduğum kesik seslerden, yarım cümlelerden ne dediğini anlamaya çalıştım; başaramadım. Diğer ikisine baktım yan gözle, onların benden daha fazla bilgiye sahip olabileceği düşüncesiyle için için titredim. Derin bir nefes alıp sakinleştim sonra; onlarda da tamamlanmış, başı sonu belli bir cümle olmadığına emindim. Cümlelere değil kelimelere, hecelere, harflere aşığız biz. Hatta seslere. Onun sesine.

Bir araya gelebilirdik. O sesleri birleştirip bir bütün cümleye ulaşabilirdik belki. Ama yapmıyorduk. Bu aşk sadece birimize kalsın istiyorduk. Bu aşk bana kalsın istiyordum; diğerleri hüzünden şapkalarını giyip defolsun.

Bir ara kulağımı bardaktan çektim. Terlemiştim. Saçlarımı sıvazladım. Öbür ikisi nefeslerini tutmuş bir ellerinde bardak, bir elleri parçalamak istercesine duvara yaslanmış, dinlemeye devam ediyorlardı. Uyuşan bacaklarımın karıncalanmasına aldırmadan ayağa kalkmaya çalıştım. Dik duramadım. Tülin Özen'in yan oradaki varlığına saygımıgöstermek ister gibiydim; iki büklüm, başı eğik. Oysa böyle dalkavuk bir heykeli sevmeyeceğine emindim. Yıkılsa şu duvar, aniden karşısında görse beni "Dik dur," derdi, "hep dik dur." Günün son ışıkları odadan içeriye girmeye çalışıyordu. Duvardaki gölgemin ayaklanmak için nasıl çabaladığını gördüm, gurur duydum kendimle. Doğruldum, biraz daha doğruldum.

O anda anladım: bu bardak, bu duvar, bu oda... Hatta duvara tırmanmaya çalışan hamamböceklerine benzeyen şu iki kişi. Hepsi palavraydı. Sinsi beyinlerin birbirlerini güzelleyip kötücül hikayelerini dokunulmaz başucu yazılarına dönüştürmek için bulduğu bahaneler. Kimi zaman dik durmak için siktir çekmeyi bilmeliyiz.

Işığa doğru yürüdüm; kim sevmez günbatımını? Diğerleri ne yaptığımı sormadılar. Kıpkırmızı olmuş kulaklarınıbir an olsun ayırmadılar bardaklarından. Kızmadım onlara. Bir replik, bir dize, bir söz duymak istiyorlardı Tülin Özen'den; kim istemez bunu?

Parmak uçlarımı gezdirdim pencerenin pervazında. Ne kadar yalnızdı ellerim. Günün son ışığı yanağıma kondu. Ilıktı. Ardına kadar açtım pencerenin ahşap kanatlarını. Ne vardıkarşımda? Tanıyamadım şehri, biraz daha çürümüştü. Üzüldüm ama şaşırmadım buna. Zaten çocukluğumun bir çatıdan diğerine seke seke uzaklaştığını üç yıl önce görmüştüm. O günden beri, diğerleriyle birlikte, elimde bardak onun sesini yakalamaya çalışıyordum. Şehrin silueti değişiyordu ve üçümüz de Tülin Özen'i seviyorduk.

Ne kadar zaman baktım buşekilsizliğe, bilmiyorum. Küstah kızıllık yerini tuhaf bir laciverte bıraktı.Işıkların marifetli sahtekarlığı örttü çirkinliği. Bu ikiyüzlü geometri öğretilmemişti bize, boynumuzda beyaz yakalarla kahkahaya koşarken.

Çocukluk, cetvel kullanmaya başladığın gün bitiyor.

Ellerime baktım, güzel buldum. Derin bir nefes aldım, iyi geldi. Arkama dönmedim; diğer ikisini de, duvarı da görmek istemiyordum. Avazım çıktığı kadar bağırdım silueti akortsuz şehre "Siktir!" diye. Pencereden aşağı bıraktım kendimi.

Yere yaklaştıkça kocaman bir gülümseme yerleşti yüzüme. Tülin Özen beni aşağıda bekliyordu, elinde kırık bir cetvelle.


Hiç yorum yok: