24 Temmuz 2013 Çarşamba

İyi polisiye zihin açar

John Banville'in Benjamin Black imzası ile yazdığı "Gümüş Kuğu", 1950'lerin Dublin'inde geçiyor.Man Booker ödüllü John Banville üretken bir yazar. 2006 yılında okuruyla tanıştırdığı ikinci imzası Benjamin Black de öyle. “Gümüş Kuğu”, Benjamin Black adıyla yazdığı ikinci polisiye. Roman daha ilk sayfalarından başlayarak, okurunu gizem-macera-gerilimden öte, yazı sanatının dinamikleriyle etkileyeceği müjdesini veriyor. Bunda Levent Göktem’in akıcı ve özenli çevirisinin de önemli bir payı var. Çoğu zaman durgun bir sahneyi bile heyecanlı hale getiren, polisiyede ihtiyaç duyacağımız bilgileri gözümüze sokmadan, sahnelerin akışına yerleştiren, ekonomik ve gerçekçi diyaloglarla tempoyu ayarlayan ve tam anlamıyla ‘sahne kurmayı’ bilen bir yazar olan Banville, beğenisini gizlemediği ustalara selam durmayı seviyor. Özellikle Raymond Chandler’ın nefesini hissetmek mümkün. Bu noktada ilginç bir bilgi paylaşayım: Benjamin Black imzalı son çalışma bir Phillip Marlowe macerası olacak.Sessizce kapatılan dosya 1950’li yıllar. Dublin’deyiz. Kahramanımız Quirke bir patalog. Bir adli tıp uzmanı. Yıllar öncesinden çıkıp gelen bir arkadaşının isteğiyle, yeni bir olayın içinde buluyor kendisini. Arkadaşının isteği, intihar eden karısı Deirdre Hunt için otopsi yapılmaması, bedenine neşter değmemesi. Ama... O 'ama' ile sorular ardı ardına gelmeye başlıyor. Üstelik bir süre sonra bu sorular sadece Doktor Quirke’in değil Müfettiş Hackett’in zihnini de kurcalıyor. Sorular arttıkça, sessizce kapatılan dosyanın ardındaki hikayeler bir bir ortaya dökülüyor. Suçtan çok, suçun insan ruhu üstündeki etkisine odaklanan anlatımın içinde, iki adam aynı konuya kişisel duruşları nedeniyle farklı yaklaşımlarda bulunuyorlar. Bu durum, okur olarak kendi bakış açımızı da sorgulamamıza neden oluyor.Dizi uyarlaması yolda“Gümüş Kuğu”yu türünün özel kitaplarından biri yapan da hiç kuşkusuz, daha romanın başında şüpheli ölümünü öğrendiğimiz Deirdre Hunt’ın geçmişini anlatan bölümler. Hikayenin şimdiki zamanıyla paralel kurgu içinde akan bu bölümler sayesinde, baştan ölü olduğunu bildiğimiz karakter roman boyunca bir anlamda yaşıyor. Bu durum Quirke’in ve Hackett’in dosya üstündeki gelgitli ruh hallerini çok daha gerçekçi kılıyor. Aynı zamanda okura da tempolu, heyecanlı ve edebi çıtası yüksek bir okuma zevki yaşatıyor.Bir korku imparatorluğu yaratıp, bunun üstünden zihinlerin bulandırıldığı günlere inat, polisiye okumak gerekiyor bu günlerde. Bu korku imparatorluğunu yaratan muktedirlere, onların kalemşörlerine, polislerine, bürokratlarına polisiye okutmak gerekiyor bu günlerde. “Gümüş Kuğu” gibi başarılı bir polisiye, herkese iyi gelecektir. Quirke rolünün usta aktör Gabriel Byrne tarafından canlandırılacağı ve BBC tarafından yapılacak dizi uyarlamasının haberiyle noktalayalım.

Hakikat ve Neşriyat

Daha giriş metninden itibaren sağlam döktürüyor Express. Ne de olsa Enternasyonal Şalala. Haziran-Temmuz 2013 tarihiyle çıkardıkları Özel Sayı, kısa sürede ikinci baskısını yaptı bile. Ama yetmez, mücadeleye devam. Her sayfasını, sütununu ve kenar süsünü Gezi Direnişi'ne ayıran Express, İstanbul'dan Erzincan'a, Eskişehir'den Tarsus'a, Berlin'den Londra'ya, Buenos Aires'ten San Fransisco'ya öyle bir devri-i aleme çıkarıyor ki okurunu, gerçekten de "Heryer Taksim, Heryer Direniş" oluyor bir anda. En büyük mahareti de meseleyi üstten bakan analizlerle değil, sahadan tanıklıklarla sayfalarına taşıması. Farklı hareketlerin, direnişin farklı bileşenlerinin neredeyse hepsine ulaşıyor dergi. Hatta kimi zaman aynı zaman dilimlerinin, örneğin 31 Mayıs'ı 1 Haziran'a, perşembeyi cumaya bağlayan o vahşi gecenin, farklı gruplarca nasıl yaşandığını öğreniyoruz. Unutmayalım, paralel okumalar iyidir.

Memleketin bir başka güzide yayını Birikim de Gezi Direnişi Özel Sayısı'yla karşımızda. Aksi düşünülemezdi zaten. Laçiner'le başlayan okuma süreci gümbürtü kesmeden devam ediyor. Metin Solmaz, Levent Cantek ve Süreyyya Evren imzalı yazılara torpil geçip, sayfaları iştahla çeviriyor okur. Hele Metin Solmaz'ın yazısı... Sol kanatta bir ileri bir geri koşuyor deli deli, gol atmak gol yolu kesmek falan umrunda değilmiş gibi... Hani "arşivlik" denir ya, her iki derginin de bu sayılarını arşivinin görünür bir yerine koymayan pişman olur.

Yeni baskı haberi falan geldi ama yine de bilmiyorum Express ve Birikim'den kaçar nüsha ulaştı okurlara. Eylemliliğin birinci cümlesi olarak "şunu-bunu protesto edelim" diyenlerin kaçı aldı bu dergilerden. Küresel kapitalizmle mücadelelerini dönemsel ve iki-üç markayı simgeleştirerek verirken, pazartesi başlayıp salı bıraktıkları yaz diyetlerini düşünüyorlar belki; ona da eyvallah. Yine de forumlardan çıkan güzel bir cümleyi hatırlamakta fayda var: "Protestonun güzeli, hakikati desteklemekten geçer."

Hakikat deyince... Express'ten pek leziz bir hatıranın son bölümü gelsin: 1930'larda Viyana'ya giden grup tıp öğrencisi, dönemin Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel'le İsmet İnönü'nün huzuruna çıkar. İsmet Paşa "Ne diyorsun Freud'un nazariyesine?" diye sorunca "Valla paşam, bir hakikat bulmuş ama abartmış," diye cevaplar Hasan Ali Yücel. Paşa içini çeker ve der ki, "Keşke biz de bir hakikat bulsak da abartsak."

O hakikati bizimle paylaşan neşriyatı arşivimize almanın tam zamanı. Ben ikisinden söz ettim, daha fazlasının da olduğunu biliyorum. Onları da siz paylaşın, okuyun-okutturun.

Son soru: Sahi kaç sattı bu özel sayılar?

21 Temmuz 2013 Pazar

Emma Peel: "Ağaç"


Karşıdaki Adam: Yorgun görünüyorsun.
Emma Peel: Yo, gayet iyiyim.
Karşıdaki Adam: Günlerdir şu üstündekileri çıkarmadın bile. Ne desem tersliyorsun.
Emma Peel: Terslemiyorum. Sadece gerçeği söylüyorum. Göstermek istediğinle, gerçeğin ne kadar farklı olduğunu, bıkmadan usanmadan anlatmaya çalışıyorum.
Karşıdaki Adam: Ben ne görüyorsam onu söylüyorum.
Emma Peel: Göstermek istediğinin mutlak gerçek olduğuna o kadar inanıyorsun ki... Bakmıyorsun bile. Dinlemiyorsun, duymuyorsun.
Karşıdaki Adam: Sen istediğin kadar gevele, ben bildiğimi söylemeye devam edeceğim.
Emma Peel: Zaten hep böyle yapıyorsun. Bir ağaçtan konuştuğumuzda, gözünün önüne sadece bir ağaç görüntüsü geliyor. Kesilse hemen yerine yenisinin dikilebileceğine inandığın, o kör inançla kendini kandırdığın bir fotoğraf. Oysa benim ağaç dediğim binlerce yılla oluşmuş büyük bir yapı; gözle görülemeyen organizmalarla, üstünde yaşayan hayvanlarla, onun sayesinde nefes alan diğer canlılarla, yaşadıklarıyla, yaşattıklarıyla büyük bir yapı. Tıpkı bizlerin duyduklarımızla, gördüklerimizle, kokladıklarımızla, anladıklarımızla, biriktirdiklerimizle bir insan görüntüsü olmaktan çok daha ötesi olmamız gibi.
Karşıdaki Adam: Boş laflar bunlar.
Emma Peel: Hala anlamadın mı? Mesele ağaç değil. Çünkü benim gördüğüm ağaçla, senin göstermek istediğin ağaç sureti aynı değil. O yüzden sen ne yaparsan yap, ben durmayacağım. Bıkmadan usanmadan anlatmaya devam edeceğim.

18 Temmuz 2013 Perşembe

Farklı

Karşıdaki apartmandan çıktı. Otobüs durağına yürürüken önümü kesti. "Merhaba," derken çantasını sağ omzundan sol omzuna aldı.

Boş gözlerle baktım.

"Yazdıklarınızı okuyorum ben," dedi, "Fil Uçuşu'ndakileri de..."

Teşekkür ettim. Beni dinlemek değildi derdi, sadece konuşmak istiyordu.

"Ama bir sorun oluyor günlerdir. Bütün yazdıklarınız birbirine giriyor. Ekranımda karmakarışık harfler, kelimeler görüyorum. Sadbazfard ya da jndjre..nbgdgd gibi. Kimi zaman anlamsız kimi zaman da farklı anlamlarla dolu harfler. Saçma kelimeler, saçma boşluklar. Farklı cümleler... Farklı."

"Tam olarak anlamadım ama teknik bir sorun herhalde," dedim.

"Olabilir. Ben sadece bilmenizi istedim. Ayrıca ne olursa olsun yazdıklarınızı okuyorum ben..."

Hızla uzaklaştı. Arkasından bakakaldım. Saçları dalgalıydı.

Teknik bir sorun olup olmadığını anlamaya çalıştım o gece. Yoktu. Yeni bir yazı paylaştım. Yeşil gözlü kadının ne demek istediğini düşündüm sonra. Kaderine kendi başına karar veren harfler dünyasında olmak hoşuma gitti. Ben ne yazıyorum? Yazdığım ne anlatıyor? Okuyan ne anlıyor? Yazı kendi yolunu nasıl çiziyor? Yazarını reddeden öyküler düşleyerek daldım uykuya.

Ertesi sabah aynı saatte, aynı otobüs durağının önünde, omzunda aynı çanta karşılaştık yine. Bu kez ilk selamı ben verdim. Küçük bir baş hareketi.

"Teşekkür ederim," dedi, "dün akşam yazdığınız yazı için..."

Hafifçe gülümsedim.

"Harfler, kelimeler biribirlerine girmememişti bu kez. Özellikle yazının son satırı çok hoşuma gitti. 'Omzunda çantan otobüs durağına yürürken o kadar güzeldin ki sana aşık olmamak imkansız' yazmışsınız."

Bir an dondum kaldım.

"Böyle bir şey yazmadım ben," dedim suçüstü yakalanmış bir hırsız gibi.

"Ama o harfler öyle dizilmişler. Belki de onların duyguları sizin anlattıklarınızdan daha güçlü..."

"Olamaz... Yani..." diye kekeledim. Bakışlarıyla susturdu beni.

"Farklı," dedi, "yazdıklarımızla yaşadıklarımız farklı. Bunu hiç unutmayın."

Çantasını sağ omzundan sol omzuna atarak otobüs durağına yürüdü. Saçları dalgalıydı. O kadar güzeldi ki görüş alanımdan çıkana kadar bakakaldım arkasından.


15 Temmuz 2013 Pazartesi

Birinci Tekil Şahıs.24

Ben bir kurşun kalemim, ucu isyanla açılmış.

 

Şair

Kadın iç çamaşırları satan bir dükkanın önünden önce kendisi sonra da gölgesi geçti genç adamın. Dalgındı.

Bir ara gölgesinin, sen hiç böylesine güzel bir sarışın gördün mü dediğini duyar gibi oldu ama önem vermedi.

Vitrindeki mankenler adamın bu tavrı karşısında kendilerini sergilemekte oldukları için utandılar. Oysa farkına varsaydı, utanmayın ben hepinize aşığım derdi. Farkına varamazdı.

Sarışın uzaklaşırken, gölge umudunu yitirmiş, kaldırım taşları arasına sıkışan izmaritleri sayıyordu.

Tam o sırada genç adamın dudağının kenarındaki kıvrımı gören vitrin mankenleri birbirlerine çığlık çığlığa fısıldamaya başladılar: "Telif hakkını almış. O bir şair, o bir şair…"

14 Temmuz 2013 Pazar

Sinemacılara Açık Mektup

Kısa filmlerin, yeni yönetmenlerin, yeni bakış açılarının önünü açmak, tanınırlıklarını sağlamak, üretimi artırmak için kendi halinde bir öneridir.

Türkiye’de çekilen kısa filmlerin izleyiciye ulaşamaması çoğu zaman dertlendiğim bir konu. Elbette bu filmlerin popülerlik çarkının içinde ezilmesinden söz etmiyorum. Ayrıca çok değerli kısa film festivallerinin, yarışmalarının, özel gösterimin olduğunu, bazı üniversitelerin bu konuya gereken değeri verdiğini de biliyorum. Ama yine de yıl içinde izlediğim kısa filmlerin daha geniş bir izleyici beğenisine ulaşamaması, o filmleri yapanların adlarının anılmaması canımı sıkıyor.

Geçenlerde twitter’da parasıyla sinema bileti alıp, film başlamadan neredeyse yarım saat reklam bombardımanına maruz kalmış bir izleyicinin serzenişlerini okurken aklıma bir fikir geldi. Elbette sinema salonlarının neredeyse tekelleşen yapısı bu fikre gülüp geçecektir ama “Keşke,” dedim, “sinemaya gittiğimizde, filmler başlamadan önce bir kısa film gösterilse!”

En azından Türk filmlerinin öncesinde, hatta o filmin yönetmeninin özel seçimiyle, desteklemek ve seyircisiyle tanıştırmak istediği bir kısa filmin gösterimi yapılsa. Sevdiğim, filmini merak ettiğim, para verip bilet alarak izlemeye gittiğim bir filmin öncesinde, bir kısa filmle tanışmak ne kadar güzel olurdu. Hem sektörün yeni isimleriyle hem de yeni bir sinema anlayışıyla tanışmış olurdum. Üstelik sevdiğim yönetmenin hangi kısa filmciye destek olduğunu, onun adına zar attığını bilmek de heyecanlandırırdı beni.

Neyse, kimilerine safça, kimilerine de aptalca gelecek hayalimi uzatmayayım. Biz yine sinema salonlarına gidip kendi paramızla reklam üstüne reklam izlemeye devam edelim.

Sait Faik'ten Sabahattin Ali'ye

Sabahattin Ali adına verilen edebiyat ödülü yendiden canlandırılamaz mı?

Darüşşafaka Lisesi öğrencilerinin yaptığı işleri alkışlamak gerekiyor. Bu kez de ellerinde Sait Faik’in öykülerinin adları yazılı dövizlerle Burgazada’daydılar. Sonunda beklenen oldu ve 2010’dan beri restorasyon nedeniyle kapalı olan Sait Faik’in Burgazada’daki müze evi yeniden hizmete açıldı.Öncelikle Darüşşafaka Cemiyeti başta olmak üzere, bu sürece katkı sağlayan, emek veren herkese teşekkür etmek gerekiyor.

Yeri gelmişken bir teşekkür de, kitabını okuduğum ilk andan itibaren Sait Faik Hikâye Armağanı ile taçlandırılmasını istediğim Sine Ergün’e; böylesine iyi öyküler okumamızı sağladığı için.

Buraya kadar her şey güzel. Ama Sait Faik için yapılan bu güzellikler başka bir konuyu getiriyor akla. Sözü “Kürk Mantolu Madonna”nın önsözündeki satırlarıyla Füsun Akatlı’ya verelim: “Romanlarından çok öyküleriyle tanınmış olan Sabahattin Ali adına, ailesi tarafından 1980’li yılların başında kurulmuş olan ödül ne yazık ki uzun ömürlü olamadı. Seçici kurul üyelerinden biri olarak katılımcıların ürünlerini değerlendirme fırsatı bulduğum bu ödül, öykü dalının yanı sıra inceleme ve eleştiri dalında da özendirici olabilseydi, belki bugün bu değerli yazarımızı bize yeni bir ışık altında gösterecek ilginç çalışmalar derlenebilecekti. Kültür ve sanat alanlarında 80’li yıllarda başlayan ve giderek tırmanan vurdumduymazlık, Türk edebiyat ortamından bu olanağı da esirgedi.” Füsun Akatlı’dan üstünde uzun uzun düşünülmesi gereken, sarsıcı bir tespit.

Sabahattin Ali adına verilen ödüller gibi, bir dönem hevesle ve istekle başlatılıp sonra da kaderine terk edilmek zorunda kalınan birçok ödül var. Bu ödüller sadece yeni isimlerin değil bütünüyle edebiyatın üstüne ışık düşüren, edebiyat ortamını hareketlendiren, okuru heveslendiren, düşünce dünyamızın gelişmesine katkı sağlayan ödüller. Ancak kimileri sürekli olamıyor, kimileri düzenli bir takvime bağlı kalamıyor, kimileri bürokratik yapıların elinde değersizleşiyor, kimileri de sırf verilmiş olmak için veriliyor. Seçici kurulundan okura duyurulmasına kadar.

İyi bir örnek olarak adını anabileceğimiz Sait Faik Hikâye Armağanı’nın çoğuna örnek olması lazım. Füsun Akatlı’nın isteğini Sabahattin Ali’nin önünde saygıyla eğilerek yineleyelim: “Bu ödül yeniden edebiyatımızın önemli değerlerinden biri haline gelemez mi?”
 

13 Temmuz 2013 Cumartesi

Şehrin silueti değişiyordu ve üçümüz de Tülin Özen'i seviyorduk

Diz çökmüş, elimizdeki bardakları duvara dayamış yan odayı dinliyorduk. Bir şeyler mırıldanıyordu Tülin Özen. Belki bir oyunun repliklerini ezberliyor, belki bir filmin senaryosu üstünde çalışıyordu. Sadece yüksek sesle kitap okuyordu belki de. Söylediklerinin üçümüz için de önemi yokmuş gibi davranıyorduk ama gerçeği söylemek gerekirse, ölesiye merak ediyorduk.

Gerçeği söylemek gerekirse diyenlere inanmayın ve çıkarın kayıtlardan bu sözümü. Hesap vermeden gerçeği söylemeye başlayalı çok oldu çünkü.

Duyduğum kesik seslerden, yarım cümlelerden ne dediğini anlamaya çalıştım; başaramadım. Diğer ikisine baktım yan gözle, onların benden daha fazla bilgiye sahip olabileceği düşüncesiyle için için titredim. Derin bir nefes alıp sakinleştim sonra; onlarda da tamamlanmış, başı sonu belli bir cümle olmadığına emindim. Cümlelere değil kelimelere, hecelere, harflere aşığız biz. Hatta seslere. Onun sesine.

Bir araya gelebilirdik. O sesleri birleştirip bir bütün cümleye ulaşabilirdik belki. Ama yapmıyorduk. Bu aşk sadece birimize kalsın istiyorduk. Bu aşk bana kalsın istiyordum; diğerleri hüzünden şapkalarını giyip defolsun.

Bir ara kulağımı bardaktan çektim. Terlemiştim. Saçlarımı sıvazladım. Öbür ikisi nefeslerini tutmuş bir ellerinde bardak, bir elleri parçalamak istercesine duvara yaslanmış, dinlemeye devam ediyorlardı. Uyuşan bacaklarımın karıncalanmasına aldırmadan ayağa kalkmaya çalıştım. Dik duramadım. Tülin Özen'in yan oradaki varlığına saygımıgöstermek ister gibiydim; iki büklüm, başı eğik. Oysa böyle dalkavuk bir heykeli sevmeyeceğine emindim. Yıkılsa şu duvar, aniden karşısında görse beni "Dik dur," derdi, "hep dik dur." Günün son ışıkları odadan içeriye girmeye çalışıyordu. Duvardaki gölgemin ayaklanmak için nasıl çabaladığını gördüm, gurur duydum kendimle. Doğruldum, biraz daha doğruldum.

O anda anladım: bu bardak, bu duvar, bu oda... Hatta duvara tırmanmaya çalışan hamamböceklerine benzeyen şu iki kişi. Hepsi palavraydı. Sinsi beyinlerin birbirlerini güzelleyip kötücül hikayelerini dokunulmaz başucu yazılarına dönüştürmek için bulduğu bahaneler. Kimi zaman dik durmak için siktir çekmeyi bilmeliyiz.

Işığa doğru yürüdüm; kim sevmez günbatımını? Diğerleri ne yaptığımı sormadılar. Kıpkırmızı olmuş kulaklarınıbir an olsun ayırmadılar bardaklarından. Kızmadım onlara. Bir replik, bir dize, bir söz duymak istiyorlardı Tülin Özen'den; kim istemez bunu?

Parmak uçlarımı gezdirdim pencerenin pervazında. Ne kadar yalnızdı ellerim. Günün son ışığı yanağıma kondu. Ilıktı. Ardına kadar açtım pencerenin ahşap kanatlarını. Ne vardıkarşımda? Tanıyamadım şehri, biraz daha çürümüştü. Üzüldüm ama şaşırmadım buna. Zaten çocukluğumun bir çatıdan diğerine seke seke uzaklaştığını üç yıl önce görmüştüm. O günden beri, diğerleriyle birlikte, elimde bardak onun sesini yakalamaya çalışıyordum. Şehrin silueti değişiyordu ve üçümüz de Tülin Özen'i seviyorduk.

Ne kadar zaman baktım buşekilsizliğe, bilmiyorum. Küstah kızıllık yerini tuhaf bir laciverte bıraktı.Işıkların marifetli sahtekarlığı örttü çirkinliği. Bu ikiyüzlü geometri öğretilmemişti bize, boynumuzda beyaz yakalarla kahkahaya koşarken.

Çocukluk, cetvel kullanmaya başladığın gün bitiyor.

Ellerime baktım, güzel buldum. Derin bir nefes aldım, iyi geldi. Arkama dönmedim; diğer ikisini de, duvarı da görmek istemiyordum. Avazım çıktığı kadar bağırdım silueti akortsuz şehre "Siktir!" diye. Pencereden aşağı bıraktım kendimi.

Yere yaklaştıkça kocaman bir gülümseme yerleşti yüzüme. Tülin Özen beni aşağıda bekliyordu, elinde kırık bir cetvelle.


12 Temmuz 2013 Cuma

Haziran, Vian


“Öylesine cevapsız bir keder ki bu, öfkemi büyütmekten başka işe yaramıyor artık.”
Bir anda dökülüverdi bu söz ağzından. Hatta ilk anda kendi sesini bile tanımadı.
Kafedeki masalar dip dibeydi. Yan masadaki adamın bu cümleyi duymaması olanaksızdı. Önlerinden geçen yaşlı kadından gözlerini ayırmadan “Cevapsız keder yoktur,” dedi.
Böyle bir sohbete girişmek için fırsat kolluyormuş gibiydi ikisi de. Güneşin ısıttığı tenha sokağa bakarak şaraplarını yudumlamaları, bu düşünceli halleri falan bahaneydi aslında. Beklenen olmuş, zihinden firar eden bir söz sohbetin fitilini yakmıştı bile. Masa komşusunun söze hemen girmesinden hoşlandı kızıl saçlı adam. Sağ bacağını yavaşça sol bacağının üstüne atarken piposundan kalın bir duman bulutu üfledi, “Yok mudur gerçekten?” diye sordu.
 “Kedersiz cevap da yoktur.”
“Laf oyunu bu. Eğer böyle oyunlara sığınıp kederimizden kaçabileceğimizi sanıyorsanız yanılıyorsunuz bay…”
Adını söylemedi Boris Vian. Gülümsemekle yetindi. İnce kravatını şöyle bir düzeltip sandalyesini pipolu adama çevirdi yavaşça. Bakışları hüzünlüydü. O gün yatağından kalktığından beri yalnız bırakmamıştı bu hüzün onu.
“Şöyle söyleyeyim beyefendi. Kelime oyunlarını severim. Hatta kelimelerin oynamaktan başka işe yaramadıklarını düşünürüm. İletişim falan laf. İsteselerdi hiç konuşmadan iletişim kurmayı öğretirdi atalarımız. Hayvanları düşünün. Sizce daha mı az iletişim kuruyorlar bizden? Kelimeler, insanlık denilen bu saçma tablonun biraz daha çekilir olmasını sağlamaktan başka işe yaramayan oyuncaklar. Alırsınız bir kelimeyi, eğersiniz bükersiniz, istediğiniz yolculuğa çıkarırsınız. Hem siz nasıl kullanacak olursanız olun, karşınızdaki istediği gibi yorumlayacaktır. Sizin söylediğiniz söz değildir iletişim denen şey, karşınızdakinin anladığıdır. Emin olabilirsiniz ki, herkes, her zaman istediğini anlayacaktır. O yüzden oyunu dilediğiniz gibi oynayın.”
“Peki siz de şu anda benimle oyun mu oynuyorsunuz?”
“Belki.”
“O zaman bilin ki, oyun istediğiniz gibi ilerlemiyor Boris Vian.”
İkisi de durdu bir anda. Boris Vian adını duymanın şaşkınlığını gizlemedi. Kızıl saçlı adam şarabından iri bir yudum aldı, ağzında çevirip zevkle yuttu.
“Neden şaşırdınız, elbette tanıyorum sizi. Bütün yazdıklarınızı satır satır takip ettim. Çoğu zaman hayranlıkla, kimi zaman kıskançlıkla. İnanın hem yazdıklarınızda hem de şu an yüzüme karşı söylediklerinizde, hep demek istediklerinizin peşine düştüm, anlamak istediğimin değil.”
Bu meydan okuma hoşuna gitmişti Boris Vian’ın. İçinde bir şeyler kıpırdadı, yazmak istedi. Oysa bir süredir romanlarından çok trompetini düşünüyordu. Bir el hareketiyle şarabını yenilemesini işaret etti garsona.
“Bakın, garsonla kelimelere gereksinim duymadan anlaşabildim.”
“Basit bir eylem. İki tarafın da ezbere bildiği bir hareket. Farklı bir marka içmek isteseniz söyleyemezdiniz bu şekilde.”
“Bütün o markalarla çevrelemeseydik dünyamızı, buna gerek kalmazdı zaten.”
Bu zeka dolu cevap diğerinin gülmesine neden oldu. Cebinden büyük bir mendil çıkarıp gürültüyle burnunu temizledi. Garson şarabı tazelerken bisikletli bir adam geçti önlerinden. Sessizce bisikletlinin ve garsonun hikayenin kadrajından çıkmasını beklediler.
“Zihinleri kurcalamayı seviyorsunuz,” dedi pipolu. Konuşurken piposunun kıvrımlarına bakıyordu.
“Yanılıyorsunuz,” dedi Boris Vian. Ceketinin iç cebinden bir paket Gauloise çıkardı. Masanın üstünde duran kibritle yaktı sigarasını. İlk nefesin dumanı Paris güneşinin altında asılı durdu bir süre. “Yanılıyorsunuz. Ben zihinleri sadeleştirmeyi severim. Her saniyemiz Ellington müziği kadar sakin ve anlaşılır olsaydı keşke.”
“İsteklerinizle sözleriniz öyle büyük bir çelişki içinde ki. Kederle yanıp tutuşmanız çok normal.”
Vian ilk kez dikkatle baktı yan masadaki adama. Altmış yaşlarındaydı. İri kareli kahverengi ceketinin kol ağızları eprimişti. Burnunun üstündeki kırmızı noktalar şarabın uzun yıllardır süren dostluğunun işareti gibiydi.
“Sohbete keder kapısından giren ben değilim beyefendi, sizsiniz. Gerçi sohbet demek doğru olur mu bilemiyorum. Belki de konuşmuyoruz bile.”
“Belki de,” dedi yaşlı adam. “Belki de Cinéma Marbeuf’taki gösterimin öncesinde o kadar heyecanlısınız ki, zihniniz size bir oyun oynuyor.”
Bu son sözle irkildi Boris Vian. Tedirginlikle baktı adama. Diğeri istifini bozmadan devam etti sözüne.
“Şaşırıp durmayın lütfen. Sizinle ilgili her şeyi biliyorum. Bu akşam Marbeuf’ta ‘Mezarlarınıza Tüküreceğim’ romanınızdan uyarlanan filmin gösterimi var. Bir gala. Açıkçası Christian Marquand’ın nasıl bir oyunculuk sergilendiğini ben de merak ediyorum. Filmle romanınızla uğraştıkları kadar uğraşmazlar dilerim. Ayrıca bu filmin sizi yazmak konusunda yeniden heyecanlandırması en büyük isteklerimden. Ölmeden önce yeni bir Vian romanı okumak isterim doğrusu.”
İki günde yazıp bitirdiği ‘Günlerin Köpüğü’ romanına son noktayı koyduğu andaki mutluluğu hatırladı birden Boris Vian. Bir gülümseme yayıldı yüzüne.  İçinden “Belki de yeni romanımın kahramanlarından biri siz olursunuz dostum,” dedi.
Ayağa kalktı. Kadehinin dibindeki şarabı iri bir yudumda midesine yolladı. Galadan sonra devam ederim içmeye diye düşünüyordu. Pipolu adama “Sizinle sohbet etmek büyük bir mutluluktu sevgili dostum,” derken cebinden çıkardığı bir avuç bozukluğu masaya bıraktı. Kelimelere gereksinim duymadan, bakışarak vedalaştılar.
Otuz dokuz yaşındaki yazar tam yola koyulacakken batmaya hazırlanan güneşe baktı. Mırıldandı. “Ben o keder sayesinde anlayabiliyorum hayatı.”
Günlerden salıydı, takvimler 23 Haziran 1959’u gösteriyordu ve ne yazık ki Boris Vian galadan sonra şarabını yudumlayamayacaktı.
Desen: Ali Seyitoğlu

Dönüp dönüp bakılacak bir kitap

“AraName: Bir Ara Güler Kitabı” sadece fotograf albümü ya da anılar-sohbetler olarak değerlendirilemeyecek bir kitap. Ara Güler-Hulki Aktunç-Semra Aktunç adlarını bir araya getiren bir kitap.


Kitabın giriş kapısında öyle bir paragraf var ki, paylaşmamak olmaz. Diyor ki Hulki Aktunç “Ara Güler bütün insanların gölgesidir. Ona ‘Merhaba’ demek bütün insanların koluna girmek, bütün mekânlarda piyasa yapmaktır. Bütün şapkaları giymek, bütün pantolonları çekivermek... Fotoğraf çekmek de, Ara Güler’in insanlara ve nesnelere hakkını helal etme biçimidir.

Bu coğrafyada yaşayıp da Ara Güler’i bilmeyen, onun fotoğraflarından en az birine (bilinçli ya da bilinçsiz) bakmamış olan yoktur herhalde. Kimilerinin fotoğraf sanatına bakışını, üretim tarzını tümden değiştirmiştir. Aman bu noktada bir soluklanalım, hemen öyle sanat falan demeyelim. Ne de olsa üstat hep “Fotograf sanat değildir, ben de bir fotograf sanatçısı değil bir fotograf muhabiriyim, basın fotografçısıyım,” der. Dilerseniz biz de Hulki ve Semra Aktunç’un yaptıkları gibi yapıp, yazının sonrasında Ara Güler diliyle 'fotograf' diyelim.

Ara Güler’le son on yılda, çeşitli zamanlarda bir araya geldim. Kiminde keyfi yerindeydi, kiminde canı sıkkındı, ama hepsinde gerçekti. O anda ne hissediyorsa onu söyledi, lafı evirip çevirmedi, bir maskenin arkasına saklanmadı, durumun gerekleri neyse onları yapmaya çalışmadı. Kimi zaman sermayenin önemli bir ismi oldu çevresinde, kimi zaman bir bakan. Ama o kişilerin suretlerine, sıfatlarına, kartvizitlerine bakarak değil zekalarını tartarak konuştu, sözlerini övdü ya da yerdi. Yermek deyince bu noktada kitaba yeniden dönmeli ve Ara Güler’in Hulki Aktunç’un “En sevdiği küfürbazlardan biri” olduğunu hatırlatmalı.

"Kaymak sever misin?"

“AraName: Bir Ara Güler Kitabı” sadece fotoğraf albümü ya da anılar-sohbetler olarak değerlendirilemeyecek bir kitap. Ara Güler-Hulki Aktunç-Semra Aktunç adlarını bir araya getiren bir kitap var elimizde, bu bile başlı başına okur heyecanını kabartacak bir cümle.

“Ara ve Dünya” başlıklı bölümde Hulki ve Semra Aktunç, ustanın dünyası üstüne anılardan yola çıkarak bir sohbet gerçekleştiriyor, tanıklıklarını paylaşıyorlar. İçtenlikle akıp giden, neredeyse okurunu masanın baş köşesine davet eden bir sohbet bu. Zaten kitabın omurgasını da Aktunç’ların 2006 ve 2007 yılları arasındaki Ara Güler konulu bu sohbetleri oluşturuyor. Böylece ortaya 'etli, canlı, kanlı, öfkeli, cesur, sevinçli ve mahzun bir insan'ın portresi çıkıyor. Ara Güler’in bütün o insanlar, nesneler, sokaklar ve mekanlarla arasındaki derin bağları anlayabilmenin anahtarları da bu noktada okurun önüne yayılıyor. Hayata gülerek hatta dalga geçerek bakabilen bir kuşağın en sahici üyesi, sözün ve anlatının ustası iki kalemin sohbetinde sayfalardan taşıyor.

Semra Aktunç 1958’de Yeni İstanbul gazetesinin polis muhabiri olan ve röportaj istekleri hep geri çevrilen Ali Karakurt ile Ara Güler’in hikayesini anlatıyor örneğin. İki dost Sirkeci Gar Lokantası’nda dertli dertli içerken birden trene atlayıp Ankara’ya gitmeye karar veriyorlar. Ara Güler bu yolculukla yetinmeyip “Kaymak sever misin?” diye soruyor Ali Karakurt’a. Yanıt olumlu olunca, gene tren ve doğru Sivas. Birer lüle kaymak yemek için. Bununla da yetinmeyip Diyarbakır’a kaymak götürmeye karar veriyorlar. Sonrasında bir ay boyunca Diyarbakır’ı, Siirt’i dolaşıp “Bilmediğiniz Anadolu” dizisini yazıyorlar ve o yılın gazetecilik ödülünü kazanıyorlar. Kolesterol falan dinlemeden kaymaklı tatlılara dadanan Ara Güler’den müthiş bir hikaye.


Öykülü fotoğraflar

Ara Güler’le hikayeden hikayeye dolaşırken kimi zaman New York 5. Cadde'de bir tuvalet kriziyle gülüyor, kimi zaman babası Decat Güler’in dut kurusu özlemiyle hüzünleniyoruz. Bu hikayeleri değerli kılan bir başka yön, anlatıcıların yani Hulki ve Semra Aktunç’un en doğal cümlelerle yaptıkları yorumlar. İşte Ara Güler’in portresi de bu yorumlarla şekilleniyor zaten. Bu bölümün Ara Güler’den bağımsız bir başka yeteneği de, insanı merkeze alan bir sohbetle dolaysız gerçeğe nasıl ulaşacağımız yönündeki gücü. Okur, bir süre sonra o diyaloğun içinde kendi mırıltısını duymaya başlıyor.

“Fotoğraflarla Konuşma” başlıklı bölümde Ara Güler’in benzersiz siyah-beyaz kareleriyle sohbet ediyor Aktunç’lar. Kimi zaman bir paragrafta kimi zaman birkaç cümlede ‘seslendiriyorlar’ fotoğrafları. Her bir fotoğrafta öyle çok öykü var ki, kısa öykünün, anlatının dinamiklerini yeniden düşünüyor insan. Dönüp dönüp okunacak-bakılacak bir bölüm bu.

Sayfaları çevirirken Semra Aktunç’un Ara Güler’le yaptığı sohbetleri, tuttuğu kayıtları alkışlıyoruz. Bir yandan da Hulki Aktunç’u ne kadar özlediğimizi hatırlıyoruz. Sözün-düşüncenin ustası Hulki Aktunç. Yorumlarında öncelik hep insana dair. Kitabın sonunda yer alan “Özel Albüm"deki fotoğraflardan geriye o sofralarda, o özel insanlarla oturmanın hayali kalıyor.

Çoğu okurun evinde bir Ara güler kitabı ya da albümü vardır. Hatta belki de kitaplıkta bir Ara Güler rafı. “AraName” o rafın kutup yıldızlarından biri olacak.

Yapı Kredi Yayınları’nın büyük boy, ciltli, kuşe kağıda özenli baskılı kitabı, özel bir okuma gecesini, Semra Aktunç ve Hulki Aktunç’un sözlerini özenle takip etmeyi ve fotoğrafları tek tek zihin sofrasına yatırıp, bir iki keyif dublesiyle de süslemeyi hak ediyor. Biz okurlara düşen de bu hakkı vermek, bu hakkı helal etmek.

Radikal Kitap’tan LYS sorusu çıktı

Başlık ve yazı Radikal'den alınma. Ama içeriği bana dokunduğu ve ilginç bir durum olduğu için paylaşıyorum. İlginç olan kısmı şu: Konu ile ilgili olarak ne söyleşiyi yapan Burcu Aktaş'a, ne ne de bana bir geri dönüş oldu. Ayrıca benim, Burcu Aktaş'ın ya da Radikal'in adı referans olarak verilmemiş. Neyse sözü uzatmayayım ve haberi paylaşayım, hikaye kendini anlatıyor.

Lisans Yerleştirme Sınavı’nda Türk Dili ve Edebiyatı Testi’nin on yedinci sorusu bize bir yerden tanıdık geldi. Nereden mi? Tabii ki Radikal Kitap’tan!

Bundan iki yıl önce Yekta Kopan’la yeni çıkan öykü kitabı Kediler Güzel Uyanır’ı konuşmuştuk. Burcu Aktaş’ın “Rüyanın ve korkunun seni besleyen yanı nedir?” sorusuna Kopan’ın verdiği yanıt, bir de baktık, paragraf sorusu oluvermiş. Soruyu doğru yanıtlayan, kontroller sırasında fikrinden vazgeçip yanlış cevabı işaretleyenler umarım kulağımızı çok çınlatmaz! Ne yapalım bu da bizden LYS’e ufak bir katkı.

İşte o soru: İnsanların rüyalarıyla yüzleşmesinde hep korkutucu bir yan olduğunu düşünürüm. İster psikolojik bir çözümleme yapalım ister geleneksel rüya yorumlarıyla açıklamaya kalkalım, her rüya yorumunda ruhumuzun karanlık ve belki de duymak istemediğimiz bir yönüyle yüzleşiriz. Üstelik bu yüzleşmeye neden olan da kendi zihnimizdir.

Bunun yanı sıra rüyalar hem gün boyu yıpranan zihinlerimizin onarıcıları hem de bütün korkularımızın bir arada yaşandığı karanlık bir evdir. Ben yazarken o evin koridorlarında dolaşmayı severim. Rüyalar ve korkularla yüzleşen anlatının, yazarı çıplak bırakan samimi bir anlatı olduğunu düşünürüm. Hayat denen karmaşayla başa çıkmanın bir yolu bu, benim için.

Bu parçada rüyalarla ilgili olarak aşağıdaki sorulardan hangisinin karşılığı yoktur?

A) Sizce ne tür işlevleri vardır?
B) Yazılarınızda nasıl yararlanırsınız?
C) İnsanın iç dünyasını yansıtan yönlerinden söz edilebilir mi?
D) Değerlendirilmesinde ne tür yöntemlere başvurulabilir?
E) Yazarın eserini geleceğe taşıyan bir yönü var mıdır?

 
Sorunun alındığı söyleşinin tamamını okumak isteyenler buyursunlar: Rüyalar sayesinde ayakta duruyoruz!