4 Mart 2013 Pazartesi

Marty McFly’ın Ezber Bozan Maceraları

Aşağıda okuyacağınız yazı "Lanterno Magico" isimli sinema fanzininin 2005 yılının Kasım ayında yayımlanan ve seksenleri mercek altına alan altıncı sayısında yer almıştır.


Eylül rüzgarıyla bilinmeze savrulmaya başladığımız yıllardı. İşin garibi bütün o bilinmezliğin önünün/ardının güzel olduğu, olacağı söylendi bize. Baştan biliyorduk öyle olmadığını, olmadı da zaten. Kendimize bir araç yapıp geleceğe yolculuk etmek belki bizi kurtarırdı; geleceğe gitmek isterken geçmişe düşmek bile iyiydi açıkçası; umutsuzluktan iyidir her şey. DeLorean bulamayacağımıza göre Murat 131’den bir araç yapabilir, akı kapasitörünü yapmasak da tüpgazdan faydalanabilirdik. Geleceğin bilgisiyle donanmış olarak geçmişte at koşturmanın rahatlığıyla ufak tefek şımarıklıklar yapardık; “kimse bana korkak tavuk diyemez,” derdik sinirlendiğimizde, babamızı/atamızı şekillendirirdik –yenmese de babasını yenebileceğini göstermek istemez mi her evlat-, annemize aşkı öğretirdik en Freudyen yönümüzle, sıradanlığın kıyılarında dolaşmaktan kurtulur elimizde gitarımızla bir efsane olurduk, kırmızı anorak bir yeleğimiz bir de boğazlı beyaz spor ayakkabılarımız olsaydı hele nasıl da koşardık maceradan maceraya... Yapamadık bunları. Bir film izledik, onunla hayalimizin bütün perdelerini açtık, amma ve lakin yapamadık…
 
O yıllarda video kiralama dükkanları vardı, iyi kopya kiralardı kimileri, “Aman bunu alın görüntü süper, birinci kopya, daha çamur gibi olmamış,” derlerdi. Bir kaset birkaç ev dolaşırdı, makbul olan Betamax idi; VHS çok uzun süre sonra üstünlük kurabildi. Videokasetlerin sırtlarında kırmızı gazlı kalemle filmin adı yazılmış olurdu; tabii bir de dükkancının grafik yeteneğine göre yerleştirilmiş süslemeler. Bütün bilgiler oraya sıkışırdı genelde; filmin orijinal ve Türkçe adı, oyuncuları, yer kalmışsa yönetmeni...
 
Bilim-kurgulara ayrı bir meylederdi gönlümüz. İngilizce konuşmak yeni moda olmuştu o yıllarda (zaten Tonton da yarı İngilizce yarı Türkçe seslenirdi ulusa), science-fiction demeyi tercih ederdi çoğu genç; öyleleri daha çok Terminator’un suyunda yüzerdi zaten. Biz burcumuzu Blade Runner’la belirlemiştik; Alien, Mad Max, Star Wars beğeni bahçemize sağlam kök salmıştı. Ama o video kiralama dükkanlarında bir film vardı ki, gençliğini o yıllarda yaşayanların dil birliğini oluşturdu: Ne de olsa hepimiz bir “Geleceğe Dönüş” yaşamak istiyorduk.
 
 
Neyse ki yönetmen Zemeckis ve yapımcı Spielberg umut pencerelerimizi uzun süre kapalı tutmayıp ikinci ve üçüncü bölümlerini de sundular bize –yıllar geçince öğrendik çoğu bölümün iç içe çekildiğini-. Demir Lady Thatcher ile kovboy eskisi Reagan’ın yeni-sağ politikalarının, muhafazakar vizyonlarının, ahlakçı söylemlerinin uzantılarını aramak aklımızın ucundan bile geçmeden daldık Marty McFly’la maceraların en hasına. İşin hoş tarafı görelilik kuramı yeni girmişti dimağlarımıza, teorinin karşılığını görmek için bundan eğlenceli yol olabilir miydi? Orta sınıf Amerikalının rüyasını yeniden kurmaya yönelik bütün göndermeler biraz bile bile, biraz da körlemesine kaçtı bakış alanımızdan; kaçmasını istedik. Serinin üç filminin de erkek egemen bir dünya önermesi, modern çağ kovboylarının düellolarını yeniden üretmesi, “güç”ü öne çıkarması umurumuzda olmadı açıkçası. Düzen’in bozulması dünyanın (dünya denilen Amerika’dan başka yer olabilir mi?) en büyük düşmanıydı bu filmlere göre; varsın olsun, zaten Eylül’ün kara rüzgarı da bize aynı önermeyle yaklaşmamış mıydı? Kovboy söyleminin ve gücün silah üstünden yüceltilmesinin üçüncü bölümde iyice cilalanmasına da “ne gam, ne keder” dedik; 80’lerde bütün erkek çocukların ne büyük hayallerinden biri Marty McFly olmak değil miydi?
 
Cuntanın pişirip servise sunduğu siyasi partiler ortalıkta cirit atıyor, onların vuramadığı hedefleri Tonton Özal es geçmiyor, sürgünden dönüşünü kutladığımız Livaneli, glasnost mimarı Gorbaçov’la öpüşüyor, bugün kansere kurban vermeye başladığımız Çernobil çocuklarının doğumunda Cahit Aral adında bir bakan radyasyonlu çaylar içiyor, Lech Walesa’nın bıyıkları gazete sayfalarını süslüyor, İhsan Doğramacı akademiyi YÖK ediyor, Berlin Duvarı yıkılıyordu… Biz bunları görüyorduk, bunları biliyorduk ama ne zaman o üçlemenin başına otursak uçan kaykaylarımıza binip havada süzülmekten başka şey düşünmüyorduk. Marty McFly, sıkşmış ruhlarımızın zamanda/mekanda/olay örgüsünde dilediğince dolaşan kardeşiydi. Tragedyanın bütün yapı taşlarını yanında taşıyan ama teknolojinin yardımıyla ezberleri bozan kardeşimiz.
 
 
“Geleceğe Dönüş” serisi üstüne bir film okuması, senaryo değerlendirmesi yapsam, şu an’a kadar yazdıklarımdan fazlasını söylerdim sanırım. Ama gençliğini benim gibi 80’lerde yaşamış çoğu gencin en büyük “kaçış”larından biri olan bu film hakkında, kişisel sayıklamalardan öteye geçmek istemedim. Kişisel deyince… Böyle bir yazının benden istenmesinin özel bir nedeni de var. Bir yazar olarak bugüne kadar pek söylemediğim ama böyle bir yazıda yerini bulacak bir özel durum. Bu durumun özelliğini anlatmak için bir anekdotun tam zamanı: ODTÜ’de bir öykü okuma saati. İlk kitabım “Fildişi Karası” çıkalı kısa bir süre olmuş. İstanbul’dan gelen yazarlar, Ankaralı ev sahibi yazarlar, Edebiyat Kulübü’nün yetkilileri ve edebiyatseverler, özellikle de öyküseverlerden oluşan bir dinleyici kitlesi. Bütün katılımcılar öykülerini okudu; ben de kitaptan bir öykümü okudum. Okumalar bittikten sonra okuma saati ve paneli idare eden yazar arkadaşımız sorulara geçebileceğimizi söyledi. Ön sıralardan bir okur ısrarla, heyecanla el kaldırıp bana bir soru yöneltmek istediğini söyledi. Öyküm ya da yazı dünyamla ilgili geleceğini düşündüğüm soruyu dikkatle dinlemeye başladım. Ama genç edebiyatsever ayağa kalkıp yıllardır peşimi bırakmayan (açıkçası bundan rahatsız da değilim) soruyu sordu: “Siz Geleceğe Dönüş’te Michael J. Fox’u seslendiren kişi misiniz?”
 
Bu filme özel ilgimin nedeni, devlet televizyonunda ve özel kanallarda defalarca yayınlanan (ve ne tuhaftır her seferinde yeniden seslendirilen) üçlemenin en bilindik yorumlarından birinde Marty McFly karakterini seslendirmiş olmam değil tabii ki. (Belirtmek isterim ki bu işi benden sonra da değerli seslendirmeciler hakkıyla yaptı.) Filmi politik bir merceğin altına yatırmaya kalksam, dünyaya bakışımla örtüşmeyen hücrelerden oluştuğunu görebilirim. Ama ne olursa olsun “Geleceğe Dönüş” serisi, sindirilmiş ve tatsız on yıllık bir dönemin (sonrası çok mu tatlıydı sanki), en keyifli görüntülerinden bir kısmını sundu bize. Dileyen Zemeckis’in büyülü üçlemesine dilediği yorumu getirebilir. Ben sadece 70’ler tüketilmeye başlandıktan beri 80’lere saldıran yeniden-üretim meraklılarının “Geleceğe Dönüş” serisine el atmamalarını ve eğrisiyle doğrusuyla bu filmi anılarımızdaki gibi bırakmalarını diliyorum. Zaten Michael J. Fox’un eli, serinin bir bölümünde olduğu gibi “yok oldu” gitti. Hiç değilse anılarımız sağlam kalsın.
 
 

10 yorum:

Adsız dedi ki...

Ne yalan söyleyeyim rastladığım her yayınını tekrar tekrar ve şansıma Yekta Kopan'ın sesinden dinleyip seyrettiğm bu seriyi bir dönemin penceresinden bakarak hatırlamak hiç aklıma gelmemiş...İhtimal ben de hayalleri gerçeklere tercih etmişim. Farklı pencere ve keyifli anlatım için yazara ve kalemine -klavyesine- teşekkürler:)) Y.K

Aydan ŞEN dedi ki...

Ağzınıza sağlık, ağzım kulaklarıma vararak okudum :) Çünkü; nedendir bilmem "Geleceğe Dönüş" her zaman mutlu eder beni. Güçlü hissettirir, umutla doldurur içimi. 90'ların sonuna yetişen bir neslin çocuğu olmama rağmen bu filmi yakalayabildiğim için de ayrıca mutluyum. Olur da zaman bulursanız benim de şu yazıma (ve mümkünse diğer yazılarıma da) eleştiri yapabilirseniz çok ama çok mutlu olurum. Bir gazetecilik öğrencisiyim ve hayallerimde de kültür-sanat gazeteciliği yapmak var. Türkiye'de bu alanda benim için siz ayrı yere sahipsiniz. İyi geceler :)
http://birazherseyblog.blogspot.com/2012/12/ona-kimse-tavuk-diyemez.html

Salih Demir dedi ki...

80lerden ne zaman bahsedilse, Geleceğe Dönüş, Marty McFly ve Yekta Kopan isimleri de mutlaka kullanılır. Ama bu film çok ayrıdır. Ve sadece 80leri yaşayan kişilerce değil, yeni nesli de hep cezbetmiştir. Daha geçen günlerde kimbilir kaçıncı kez tekrar izledim bu seriyi ve yanımda 8 yaşındaki kuzenim de vardı. Dünyaya bir Geleceğe Dönüş hayranı daha kazandırdım. Ve önünde filmi tekrar tekrar izleyebilecek yılları var. Şuna da değinmeden geçemeyeceğim; Yine Geleceğe Dönüş, Marty McFly ve Yekta Kopan isimlerinin bir arada olduğu kısa metraj senaryom da şurada; http://www.salihdemir.com.tr/2011/02/neredeyse-romantik-1.html

Adsız dedi ki...

Küçük bir çocukken yani hayal dünyamın şimdikinden çok daha büyük olduğu dönemlerde bile geleceğe dönüş benim için sınırlarımın ötesindeydi fakat bu hayalperesliğime rağmen bende gerçeğe dönüp filmin sonunda "seslendirenler" kısmını bekleyip Yekta Kopan adını hemen okul defterime yazmıştım uzun süre bu isim Marty McFly görüntüsüyle kaldı aklımda ama önceside vardı sonrasıda, Kirk Cameron Jason Priestley, Jim Carrey ve daha niceleri... İyi ki varsınız Yekta Kopan.

Lalehan dedi ki...

filmleri orijinal dilinde seyretmeyi tercih etmekle birlikte, sadece Geleceğe Dönüş (ve haksızlık etmeyeyim- Beterböcek çizgi filmi), filmini sizin seslendirdiğiniz dublaj ile seyretmeyi tercih ediyorum. Marty McFly, sesinizle özdeşleşmiş bir karakterdir 80'ler 90'lar gençliği için..

Unknown dedi ki...

80'lerin sonu 90'ların başında çocuk olmak da güzeldi ve çocukken, henüz hayallerim sonsuzken sesinizin can verdiği heyecanlı, meraklı,yakışıklı(!) genç Marty McFly'a aşıktım tabi :)Siyasi ideolojilerden haberim yoktu, sonra defalarca izlediğimde yakaladıklarımı sevmedim ve çocukluğumdaki gibi kalmasını yeğledim. Sonradan öğrendiğimiz her şey hayallerimizi yıktı tek tek, hayal kuramaz olduk. Son cümlenizdeki dileğinize katılmamak elde değil, “hiç değilse anılarımız sağlam kalsın”
Simge Desen Türk

Özgür Talay dedi ki...

Küçükken çok hoşunuza giden filmleri yıllar sonra "Aa bu filmi küçükken çok severdim, bir kez daha izleyeyim." diyerek seyreden ve çok büyük hayal kırıklığına uğrayan ben de dahil olmak üzere onlarca insan tanıdım. "Ninja Kaplumbağalar, Robocop, Super Mario, Polis Akademisi" gibi filmler yıllar sonra seyredildiğinde adeta çocukluk hayalleri yıkılmış koskoca bireyler gördük. Fakat "Geleceğe Dönüş" serisi öyle filmlerdi ki, yıllar sonra dahi onlarca kez izlememize karşın bir türlü eskimedi. Bunun gerçekleşmesinde Yekta Kopan'ın çok büyük bir etkisi vardır. Çünkü eminim ki seslendirme o yıllarda orjinal dille izleme şansı olmayan(hatta filmi ancak TV'de çıktığında seyredebilen) küçükten büyüğe birçok insanın film değerlendirmesindeki en önemli kriterdi. Hayatım boyunca izlediğim ve izleyeceğim en iyi film olacağına kesin gözüyle baktığım filmin adının dahi bir yazıda geçmesi beni heyecanlandırmak için yeterliydi. Kaldı ki bu yazıyı kalp atışlarımız tavan yapmış vaziyette okuduk, teşekkürler...

Derya Çiçekçilik dedi ki...

yekta bey sizi yeni keşfettim inşaallah yazılarınızı takip edeceğim güzel paylaşımlar teşekkürler

murat düz dedi ki...

Geleceğe dönüş filmini defalarca kez izlemiş biri olarak o eski günleri tekrar hatırlattığınız için çok teşekkürler... Hele o uçan araba yok muu... Hayallerimde en çok kullandığım araba...

İsmail Can Karacaoglu dedi ki...

Filme söylediğiniz açıdan hiç bakmamıştım. Şimdi filmi onca kez izlememe rağmen bi de bu bakış acısıyla izlemeliyim sanırım.

Şunu söylemeden geçersem çatlarım; sizin seslendirmeniz 'bence' diger seslendirmeleri geçtim Marty'nin kendi sesiyle yani M. J. Fox'un sesiyle seslendirilen orijinalinden bile daha güzel. (Belki de ben filmi ilk izlediğimde 6-7 yasında bir çocuk olduğumdan filmden aldığım müthiş keyfi ilk sizin sesinizle yaşayıp sonraki izlediğim Marty'nin başka seslerle seslendirildiği hatta orijinal sesiyle altyazili versiyonlarında bile, bir çocuğun büyüyünce annesinin yemeklerindeki tadı yediği her yemekte araması ve bulamayınca yemeği sevmemesi gibi, bulamadım. Sizin sesinizle olmayan Geleceğe Dönüş, annemin yapmadığı yemek gibi benim için.