Fotoğrafım
Okuduklarım... Dinlediklerim... İzlediklerim... Aklıma takılanlar...

3 Mart 2013 Pazar

"Bu bir pipo değildir!"

Aynaya bakıyorum, kimim ben (…), ölümle yüz yüze geldiğimde, nasıl davranacağımı bilmek istiyorum. Tenim korkabilir, ben korkmuyorum.
 
En çok bu cümlelerden etkilendiğini yazmışsın. Bütünden çekip çıkardığın bir parçayı kişiselleştirme, kendine özel kılma isteğini anlayabiliyorum. Bütünü bir kenara koyup cümleleri birbirleriyle yarıştırmak, birini diğerinin önüne geçirmek, birinci gelenin hangisi olduğunu diğerlerine göstermek istercesine altı çizili cümleler yaratmak, oyunumuzun en heyecanlandırıcı yönlerinden biri. Evet, birbirimize yeniden kurallarını anlatmadan oynayabileceğimiz bir oyunumuz var; okumak. İşin keyifli yanı, ebeleyen-ebelenen, yenen-yenilen, kazanan-kaybeden olmadan oynanabilen, bitişsiz bir oyun bu. Çocukluğun erken inen akşamlarında, pencereden yarı beline kadar sarkan bir annenin, yemek hazır bağrışlarıyla sonlanması gerekmeyen, mahallenin zengin çocuğunun, topumla kimseyi oynatmayacağım bencillikleriyle lekelenmeyen, üç-beş yaş büyük bitirimlerin fiziksel güç gösterileriyle yaralanmayan bir oyun bu. Metinler hepimize eşit uzaklıkta duruyor. O satırlara ne kadar yanaşıp ne kadar uzaklaşabileceğimizi belirleyen değişkenler toplamına hayat diyoruz ve hayatımızdan izin almadan oynuyoruz.
 
Okuyoruz.
 
Masallara meraklı çocuklardan söz etmiştin bir keresinde. Gecenin gelmesini, masal okuma saatinin yaklaşmasıyla eşdeğer gördüklerinden karanlığa âşık olan çocuklar. Kırmızı başlıklı kızın kıyafetinin ayrıntılarını, orman yolundaki ağaçların sayısını, kurdun çıkardığı sesi (anne/babanın yani hikâye anlatıcısının sesi değil midir bu?), en önemlisi masalın sonunu ezbere bilen çocuklar. Bütün ‘ezberlemişliklerine’ rağmen, masal biter bitmez yorgun düşmüş ebeveyne, bir daha anlat, diyen çocuklar.
 
Neden yeni bir masal dinlemek istemez de, yeniden, yeniden aynı dünyaya girmek ister bir çocuk? Biz de her yeni dinleyişte/okuyuşta kurmacadan süzdüklerimizi kendi gerçeğimize (kendi ‘şimdi ve burada’mıza) katmaya çalışmıyor muyuz? Sevdiği masalın her yeniden anlatılış an’ını özlemle bekleyen çocuklardan ne farkımız var? Hayatla kurmaca arasındaki sınırda yürümeyi ve hangi anda hangi tarafın topraklarına bastığımızı bilmeden yol almayı seviyoruz.
 
Bir cümlenin altını çizmek… Neden? Kitabı bir daha elimize aldığımızda nerelere öncelik verdiğimizi hemen görebilmek için mi, başkalarına ödünç verdiğimizde (işin garibi bunu da pek yapmayız) altını çizdiğimiz cümlelere bakarak bizi daha iyi tanımalarını sağlamak için mi, içine girdiğimiz kurmaca dünyanın haritasında izler bırakabilmek için mi yoksa yazarın eşit uzaklıkta durduğu cümleler arasındaki dengeyi bozabilmek için mi? Belki de hepsi… Kişiselleştirme çabası bunun tek açıklaması olamaz değil mi?
 
Kimi zaman bir cümleyi, özenli bir el yazısıyla defterimize aktarıyoruz (nasıl da düşkünüzdür o defterlere değil mi?). Başkalarının kaleminden çıkmış bir defter dolusu cümleye neden gereksinim duyuyoruz? Yazarın dünyasının temize çekilmesi mi gerekiyor? Hayır! Okur olmanın, bütün o cümlelerin asıl sahibi olmak anlamına geldiğini çok iyi biliyoruz.
 
Bizler, yazarın simgeleştirdiği imgelerin şifre kırıcılarıyız. Okuyoruz.
 
Büyük keşifler döneminde yaşamayı çok isterdim. Hem de bir kâşif olarak. Ama sadece o bilinmezlerle dolu yolculuklara çıkmak için değil; benden önceki keşiflerin hikâyelerini, kâşiflerin seyir defterlerini okuyabilmek için. Macellan’ın günlüğünü okumadan Ümit burnuna gitmenin ya da Kolomb’un anılarını hatmetmeden Amerika’ya yollanmanın ne anlamı var ki? İşte bu yüzden yeni bir yolculuğa çıkmadan Dostoyevski’nin, Nabokov’un, Poe’nun, Fowles’un, Çehov’un, Atılgan’ın, Tanpınar’ın, Atay’ın, Pamuk’un ve daha nicelerinin seyir defterlerini, (bütün ‘ezberlemişliklerine’ rağmen, masal biter bitmez yorgun düşmüş ebeveyne, bir daha anlat, diyen çocuklar gibi) bir daha okuyoruz. Hangimizin Don Kişot cildi karıştırmaktan paramparça olmamıştır ki?
 
Aslında sana bütün gerçekleri anlatmak niyetindeydim. Yazıyla olan ilişkim konusundaki gerçekleri. Ama sonra, ortak dilimiz, bitimsiz oyunumuz geldi aklıma. Beni anlayabileceğin tek dil üstünden konuşmayı yeğledim. Don Kişot’u okumuş insanların, Magritte’in tablosuna bakıp da “bu bir pipo değildir” derken, bıyık altından gülmelerini sağlayan dil, Atay’ı okumuş insanların korkuyu beklemenin bile keyfini çıkarabilecekleri oyun. Beni anlayacağını biliyorum; en azından bütün bunları bu yüzden yazıyorum.
 
Yine de gitmeden bir gerçeği paylaşmalıyız; bütün o cümlelerin asıl sahibi okurlardan biri olarak, bana ait olmayan o cümlelerin bir kez daha altını çizmeni istiyorum. Ya da kendi dünyana hapsedebilmek için defterine not etmeni…
 
Aynaya bakıyorum, kimim ben (…), ölümle yüz yüze geldiğimde, nasıl davranacağımı bilmek istiyorum. Tenim korkabilir, ben korkmuyorum.

7 yorum:

Adsız dedi ki...

Meandshadows dedi ki;
Bir cümlenin altını çizmeye sebep, o cümlenin zamanın akışına kapılıp gitmesini engellemek, boşuğa bir anlam kazımak, anlamın farkındalığını yakalamak, kedinin fareyle oynadığı gibi sözcüklerin tadını çıkarmak ya da kurşun kalemin sözcüklere dokunuşunu hissetmek olabilir. Altı çizilen her cümle, önemsenmişliğin gururuyla bir adım öne geçer, yeni okuyucusunu beklemeye koyulur. Oysa yeni okuyucu kendi yol çizgisini belirlemek, kendi keşfini yapmak, kendi izini bırakmak için temiz bir sayfadan okumaya devam eder...

Unknown dedi ki...

Müthiş, bir okur-yazar olmak ancak bu kadar içten anlatılabilirdi.İyi ki annemden masallar dinlemişim, iyi ki siz yazmışsınız ben okumuşum, iyi ki kitapların dünyasında kaybolmuşum, iyi ki bu oyunu keşfetmişim dediğim anlardan biri. Ne söylenebilir ki başka? Oyuna devam :)
Simge Desen Türk

Evra dedi ki...

Sizi anladığımızı bildiğinizi bilmek öyle güzel ki... Ve cümlelerinizin altını çize çize okumak. Altı çizili cümleler ile çoğalıyoruz biz. İşte ben bunu çok seviyorum. Daha doğrusu biz bunu çok seviyoruz.

Adsız dedi ki...

bu yazıyı, bir de senin sesinden duymak isterdim, aynı samimiyetle. Yazıların altını çizdiğimiz gibi seslerin de altını çiziyoruz. Her çizim farklı bir yankı oluşturuyor.

Keşke bir ses bloğun olsa, aynı yazıyı bir ben okusam, bir o okusa, bir de sen okusan... Altını çizdiğimiz yerleri paylaşmış olurduk. Güzel olurdu...

İyi geceler (@sosyal_bilgiler)

Arteş Özışıklar dedi ki...

Sevgili Yekta Kopan

Denemenizi okurken ''Gizli Özne'' den kaynaklı (sebebini tam olarak ben de bilmiyorum) okuma sıkıntısı yaşıyorum. Okuduğumu anlayamadığım için göğsüm daraldı, odaya kasvet çöktü, daha fazla odaklanamadım. Sormam gerekli.

''Okur olmanın, bütün o cümlelerin asıl sahibi olmak anlamına geldiğini çok iyi biliyoruz.'' cümlesinde bahsettiğiniz ''bütün o cümleler'' den kastınız ''altını çızdiklerimiz'' mi yoksa ''bütün okuduklarımız'' mı?

Kendim bulduğum ''altı çizilenler'' cevabı öylesine yanlış geliyor ki, bu benim suçum mu yoksa anlatım bozukluğu mu anlayamıyorum. Yine de bilen birine özellikle yazıyı yazan kişiye ulaşmak mümkünken sormamak bence tamamen aptallık.

Cevabınızı içtenlikle merak ediyorum.

Müge Ayma dedi ki...

Yazının sahibi değilsem de dışardan okuyan farklı bir göz olarak naçizane yorumumu paylaşmadan edemedim Sn. Özışıklar. Öncelikle ben yazıda kendimi bulduğumu belirtmeliyim.Yazıdaki hep aynı masalı dinlemek isteyen, kitapların altını çizip temiz sayfalara aktaran o gizli özne benim.Belki de herkes kendini bulsun diyedir yazının gizli özneyle yazılmasının sebebi.Bana kalırsa; 'Okur olmanın, bütün o cümlelerin asıl sahibi olmak anlamına geldiğini çok iyi biliyoruz.'cümlesinde merak ettiğiniz sorunun cevabı da sizin de dediğiniz gibi "altı çizilenler".Çünkü altını çizdiğimiz her cümle bi' anda sizin oluyor.Sahiplenmek de burada başlıyor..Hayatta da öyle değil mi altını çizdiğine sahiplenmek ister insan altını çizdiği çok şeye de sahip olmak.Bence bunun size yanlış gelmesinin sebebi ne sizin suçunuz ne teknik bir hata, belki de tam olarak kendinizi bulamamışsınızdır.Dedim ya naçizane yorumlarım..

Sevgiyle kalın,

hazimkamil feza dedi ki...

hrika cok begendim