16 Şubat 2013 Cumartesi

Hani yerli dizi yersiz uzundu?

Transfer mevsimi geldiğinde kalbi futbolda atan spor basını coşar. Reytingi bol büyük takımlara her gün yeni bir oyuncu alınır, futbolun dünyadaki yıldızlarına (elbette fotoşopla) daha transfer olmadığı takımın forması bile giydirilir. Transferin gerçekleşip gerçekleşmemesi pek önemli değildir. Gerçekleşirse, gelen oyuncunun elinde bir kaldıraçla geldiği ve dünyayı yerinden oynatabileceği vurgulanmaya başlanır. Neden sonra, oyuncu sihirli değnekle geldiği takımı ve Türk futbolunu değiştiremezse gözden düşer, reyting alanından çıkar. Sıradanlaşır. Unutulur. Bir süredir televizyon dizileri de farklı bir muamele görmüyor. Boy boy ilanlar, reklamlar, afili tanıtım filmleri, gazetelerde tam sayfa haberler. Heyhat, dizinin yayını başladıktan sonra, hele bir de reyting tabloları alt üst olmazsa sıradanlaşma ve unutulma süreci başlıyor. Futbolcunun kaderi yedek kulübesi, dizinin kaderi erken veda. Dizinin vedası gerçekleşmeden önce türlü numara deneniyor elbette; öncelikle yayın günü/saati değiştiriliyor, sonrasında ilk ceza senaryo ekibine ve ardından yönetmenden makyajcıya uzanan bir süreçte teknik ekibe kesiliyor. Başrol oyuncularının satranç tahtasındaki yeri pek değişmiyor ama yan roller hemen feda ediliyor. Bütün bunlar olurken temcit pilavını ısıtıp ısıtıp seyircinin önüne sunan yapımcı ve televizyon kanalı, bir gün olsun başlarını ellerinin arasına alıp düşünmüyor sanki.


Biraz hafıza tazeleyelim: “Yerli Dizi Yersiz Uzun” eylemi 24 Aralık 2010 günü yapıldı. Eylemin ateşini Senaryo Yazarları Derneği ve Sine-Sen yakmıştı. Setten eve dönerken hayatlarını kaybeden Tülay Erdilgi ve Zehra Sezgin için düzenlenen eyleme oyuncular, yönetmenler, set işçileri ve senaristler katılmış, hep bir ağızdan “Uzatma kısa kes” demişlerdi. İsyanın merkezinde televizyon dizilerinin süreleri vardı. Doksan dakikanın çok üstündeki dizi süreleri, çalışma koşullarını zorlaştırıyor, insan hayatına kanalların reklam geliri üstünden değer biçiliyordu. Türkiye’nin televizyon yıldızları “Bu koşullarda çalışmak istemiyoruz, ölümler başladı artık dur demek lazım, mücadeleye devam edeceğiz,” diyorlardı.


Peki geçen iki yılda ne oldu? Sen-Der’in kararlılığına Oyuncular Sendikası başta olmak üzere diğer meslek birlikleri de destek verdi. Konu meclise kadar taşındı. Görüşmeler yapıldı. Dosyalar gitti geldi. Bir daha soralım; peki geçen iki yılda ne oldu? Açıkçası net şekilde değişen bir durum yok. Seyirci uyuşturucusu elinden alınacak müptela benzeri bir panikle sessizliği tercih etti. Kimileri de başrol oyuncularının magazin malzemesi olmuş gelirleri üstünden “Çuvalla para kazanıyorlar, bir de söyleniyorlar,” ezberini tekrarladı. Benzer konuların, sıkıcı hikayelerin iktidarı sürdü gitti.

Yapımcılar hala aynı kafada. Çalışma koşulları televizyon kanallarının umurunda değil. Ya da bizlerden gizli bir takım gelişmeler oluyor ve ben cahilce yazıyorsam, sonuçlar gözümüzün önünde değil. Makinenin çarkları sermayenin istediği gibi dönmeye devam ediyor. Toplumsal manipülasyonun dinamiklerini belirleyenler istedikleri oyuncuya istedikleri formayı giydirip sahaya sürüyorlar. Belki birilerinin yüzü gülüyor ama çoğu yüz acı çizgilerle doluyor. Diziler başlıyor, diziler bitiyor. Televizyonlar iki reklam arası yayın sürelerini, gazeteler reytingi bol magazin sayfalarını dolduruyor.

Tülay’ın ve Zehra’nın adını anan kalmadı. Yine de bir başarı cümlesi aranıyorsa, o da var. İstenen gerçekleşiyor: Bir Millet Uyuyor!

2 yorum:

Tankut Yıldız dedi ki...

Bu hususta özellikle oyuncuların tavır koyması şart; eylemle, yürüyüşle, taleple hemen hemen hiçbir hak elde edilemiyor maalesef. Amerika'da olduğu gibi oyuncu ve teknik ekip işlerini durdurma protestosu yaparlarsa, yapımcılar ve kanallar o vakit taviz vermek zorunda kalırlar. Buna cesaret edemedikçe böyle çirkin işlerde, böyle çirkin şartlarla çalışmaya devam edecekler büyük ihtimalle, yine maalesef.

serra aktaş dedi ki...

Diziler ve futbol bizi uyuşturmak için var. Bu bir gerçek...