28 Aralık 2012 Cuma

2012'nin son yazısı: "Hadi bana eyvallah!"

Yılı bitiren yazılara inanmam.

Yıl sonu değerlendirmeleri zorlama gelir.

İki liste arasında kaldım mı cereyan yapar, sırtım başım tutulur.

Gereksiz samimiyetler, suyunun suyu vampir filmi izlemişim etkisi yaratır.

Kibire, kibritle yürüyesim var.

Tek kaşı kalkmış kişinin, kafasına kravat bağlayıp kemerine rakı kadehi sıkıştıran adamdan pek farkı yok gözümde.

Metroyu hep kılpayı kaçırdım. Sonraki tren ne zaman gelir bilemem? Gelmezse gelmesin, yürümeyi severim zaten.

Ekmeği yemeğin suyuna banmadıktan, şamandıra yapmadıktan sonra ne anlamı var sofrada oturmanın? Ekmek bulana ne mutlu.

Ne işler yaptım, ne insanlar tanıdım. Bazen kalabalık, bazen tenhaydım.

Bir odada yaşadım. Odanın darasıyla tartıldım, terazisi hırsı olanlarca.

Ben teraziyle çıkmadım yola, göz kararı attım her adımı.

Küfür ettim. Küfür gibi yaşamaktan iyidir.

Dedikodu edene, edip de sonra yüze gülene, gülüp de yine gömene, gömüp de duasında gözyaşı dökene... Neyse, küfür bile az kimi zaman.

Sulu sepken geldim kimine; cevabı cebimdeki mektuptadır, kimse sokamaz o cebe elini.

Sustum. Kendime bile sustum. O kadar sustum ki herkes durmadan konuştuğumu sandı.

Çenem düştü, ne diyeyim? Yine de dert değil, konuştuğumdan çok okudum; yeter bu bana.

"Sen hiç üzülmez, hep böyle güler misin?" dedi kimileri, Açıktan yavşak demeye korkanlardır uzun cümle kuranlar. "O kadar üzülüyorum ki halinize, gülmekten katılıyorum," demedim.

Ben ne dersem diyeyim bir yıl daha bitti. Takvime bağlı yaşamadım,  zamanın cetveliyle dayak yemişliğim var ne de olsa...

"Bir arkadaşa bakıp çıkacağım," diye girdim dünyaya, o arkadaşı bir türlü göremediğim için dolaşıp duruyorum ortalıkta.

Bu yıl da bitti. Önümüzdeki yıllara bakacağız.

Hadi bana eyvallah!

23 Aralık 2012 Pazar

Birinci Tekil Şahıs.22

Ben bir yılbaşı süsüyüm; bir haftalığına ışıltılı bir dünyaya çıkarılmak için, yıl boyunca saklandığı kutunun karanlığında bekleyen...

 

20 Aralık 2012 Perşembe

Öykü okuyunuz efendim!


Yeni yılın gelişiyle anketler de çoğalıyor elbette. Sıkça sorulan sorulardan biri de “Sizce yılın en iyi romanları hangileri?” sorusu. Roman sanatının seçkin örneklerine haksızlık etmek istemem ama yılın kitapları seçkisi yapılırken öykünün dışarıda tutulmasıyla bu alandaki verime yapılan haksızlığı da sindirecek değilim.
2012 öykünün gürül gürül çağladığı bir yıl oldu. Varsın o çağlayanın sularında yıkanmak istemesin kimileri, varsın yayıncılık dünyasının ticari gemileri bir kıyıdan öteye romanları taşımaya devam etsin, varsın sıradan romanlar bile oyunu kurallarına göre oynamayı başardıklarından sahne ışıklarıyla aydınlatılsın; has edebiyatın nabzı öykülerde atmaya devam etti yıl boyunca. Kimi romanlar sırf tabulaştırılmış bazı alanları konu seçtikleri için, kimileri de iyi reklamlarıyla dokunulmazlık gömleğini giyip kapladılar rafları. O kargaşanın içinde yeni kurguları deneyen, dil üstüne düşünen-araştıran, farklı konuların peşinde koşan, geveze bir edebiyatın şehvetine kapılmadan sessizliği de yazının parçası haline getiren çoğu öykü kitabı yeterince görülmedi, konuşulmadı. İlk kitapların ya da doğum tarihine göre konumlandırılan genç yazarların şöyle bir başı okşandı. O “genç yazar” tanımlamasıyla, deneyimli yazarların alanı korundu böylece. Kimileri öyküye açıktan açığa “küçük kardeş” sevecenliğiyle yaklaşarak ayıp etti, kimileri inatla küf kokan “romana geçmek için iyi bir basamak” şarkısını okudu. Ama dünyada öykünün yolculuğunu takip eden okurlar bu kakafonik şarkının korosunda yer almadılar. Böyle gelmiş, böyle gidecek. Edebiyatımızın karar mekanizmaları böylesine imza hayranı olmaya, satış rakamları üstünden cümleler kurmaya devam ettikçe, ustalık vurgusu böylesine dokunulmazlık alanı yarattıkça yıl sonu değerlendirmeleri de aynı havuzda bir ileri bir geri yüzmeye devam edecek.
Ama havuzların klorlu suyuna mahkum olmak istemeyen, denizin sonsuzluğuyla hem güzelliklere hem de tehlikeye açık sularında kulaç atmak isteyen isimler için durum başka. Elbette, o denize girdiğinizde alacağınız zevk her zaman doruklarda olmayabilir; kimi gün dalgalıdır o denizi kimi gün kirli. Ama her ne olursa olsun havuzun vereceği sınırlanmışlık hissinden fazlasını vaat eder.
Neyse ki kalemleri istediğinde romana merhaba diyen ama kararlılıkla yıllardır öyküyü sırtlayan isimler türler arasında tahterevalli oynamadan üretmeye devam ettiler. Her öykü kitabı merakla beklenen Cemil Kavukçu da vardı bu listede öykü kitabıyla edebiyatına düşkün olanları sevindiren Şule Gürbüz de. Ayrıca Mahir Ünsal Eriş, Berna Durmaz, Kerem Işık, Yalçın Tosun, Sine Ergün, Pelin Buzluk, Şenay Eroğlu Aksoy, Birgül Oğuz, Gökhan Yılmaz, Ayşe Başak Kaban, Melida Tüzünoğlu öykünün güzel şarkılarını paylaştılar biz okurlarla. Sanılmasın ki isimler bu saydıklarımla sınırlı, bunlar sadece benim okuduklarım. Hem daha edebiyat dergilerindeki isimlerden, henüz kitabı çıkmamış yazarlardan söz etmiyorum bile. O kadar dikkate değer öyküler vardı ki dergilerde, onlar için ayrı bir dosya açmak gerekli.
Her neyse, sözü fazla uzatmadan, yılsonu değerlendirmesi için kendi listemi vereyim: Öykü okuyunuz efendim, öykü okuyunuz.

Az Yaşam Üstü Az Roman

Sözü önce José Ortega Y Gasset alsın. “Roman Üstüne Düşünceler” isimli denemesinin ilk satırlarında şöyle diyor üstat: “Yayıncılar, roman piyasasının daraldığından yakınmaktalar. Gerçekten de eğilim, aslında eskiden olduğundan daha az sayıda roman satılıyorken, ideolojik içerikli yapıtlara olan talebin artması yolunda. Bu yazınsal türün çökmekte olduğunu ileri sürmek için romanın, kendinden kaynaklanan daha içsel nedenler bulunmasaydı bile, kuşkulanmak için bu istatistiksel veri yeterdi. Kimi dostlarımdan, özellikle de bazı genç yazarlardan bir roman yazmakta olduklarını işittiğimde, bunu nasıl olup da sakin bir ses tonuyla söylediklerine pek şaşıyor, onların yerinde olsam tir tir titrerdim diye düşünüyorum. O sükûnetin altında büyük çaplı bir bilinçsizliğin yattığından kuşkulanıyorum, belki de haksızımdır, ama başka türlüsü elimden gelmiyor işte. Öyle, çünkü roman yazmak her dönemde pek güç bir iş olmuştur.”

Bu satırlar 1925 yılında kaleme alınmış. (Sanatın İnsansızlaştırılması ve Roman Üstüne Düşünceler / Çeviren: Neyyire Gül Işık / YKY) Farklı bağlamlarda da olsa, roman sanatının çöküşü konusunda zamanının ötesinde bir tahminde bulunmuş José Ortega Y Gasset. Bu satırların neredeyse doksan yıl sonrasında, bir çöküşten değil ama ana akım roman anlayışında kısırlaşmadan ya da bel bükülmesinden söz etmek mümkün. Bu tahmini, doksan yıl öncesinden bugüne okuduğumuz kadar, bugünden yarına da okuyabiliriz rahatlıkla. Romanı, olay örgüsüne ve/veya edebi “ben bilirim”ciliğe teslim edenin vay haline. Gasset, “Sanat yapıtı maddesinden fazla biçimiyle yaşar, özünden yayılan güzelliği, yapısına, organizmasına borçludur,” derken, romanı meydana getirenin konusu olmadığına vurgu yapıyor. Romanın malzemesinin her şeyden önce hayalî psikoloji olduğunu söyleyen yazar, türün “şişkinlik” değil “yoğunluk” gerektirdiğine işaret ediyor. Romanın çöküşünü engelleyecek olan da, anlatıda-dilde-kurguda ve dış dünya-yazın dünyası dengesinde o yoğunluğu yakalayacak cesaret.


Orhan Duru, elinde cesaretten bir bastonla girişmiş “Az Roman”ı yazmaya. Duru’nun ölümünden sonra, o dönemde asistanlığını yapan Burak Fidan tarafından yayına hazırlanmış roman. Tanışmalarının ertesi günü, Orhan Duru’nun evinde “koşullar gereği” kaldığı gecenin bir yarısı “Burak uyan, bizi kıyak bir otele kaçırmışlar,” bağırışıyla uyanır Burak Fidan. “Az Roman”ın yolculuğu tam da o anda başlar. Şimdi de sözü Burak Fidan’a verelim: “Az Roman, yazarı tarafından tamamlanmış bir roman mı? Bu sorunun yanıtını Orhan Duru’nun zengin düş gücünde aramak gerekiyor. Düşünün ki bir adam, gerçekliğin de, düşlerin de üzerine sıçrayarak, yarattığı roman kahramanına, bana, ölümünden sonra romanının kaderini bıraksın. Böylece kendi yarattığı roman kahramanı yapıtını tamamlasın. Prodikos’un “Hastalıkla sağlık, ölümle yaşam arasında fark yoktur” dediği gibi, Az Roman’la yaşam arasında da fark yoktur. Bu yüzden romanın kurgusu yazar tarafından tamamlanmamış olsa biler yazarın yaşamı tarafında tamamlanmıştır.”

Romanı okurken, bir yanıyla dünyayı ve edebiyatın ölçü birimlerini umursamayan, bir yandan da kendiliğinden görkemli bir şiir yazan bu sahne gözümün önündeydi. Bir büyük yazarın, ömrünün son günlerindeki “taze yazarlık günleri”. Olağanüstü. Kimi zaman, “Az Roman’ın yazılma süreci bir tiyatro oyunu olsa keşke,” diye düşündüğümü itiraf etmeliyim.

Şimdi sözü, sözün sahibine, Orhan Duru’ya  verelim: “Niye az roman? Hiiiç. Belki de güncele yaşamımızda içine düştüğümüz saçmalıkları yazıda da yürütmek istiyoruz. Ve bu yaptığımızın klasik romanla bağlantısı olduğunu düşünüyoruz. Bu yazış biçiminin salt bize ait olduğunu söyleyemeyiz. Romancılığın babası Cervantes, Don Quijote’u yazarken toplama ve yığma yöntemini kullanmıştı. Biz de bir bakıma aynı şeyi yapıyoruz.”

Yaşamı romana, romanı yaşama dönüştürmek-eşleştirmek olgusu, kısa-vurucu-gelenekten ve gelecekten beslenen dili, bir olay örgüsü içinde olaysızlaştırma yetenekleriyle gencecik bir roman elimizdeki. Dolayısıyla “Az Roman”ı sadece yazılış süreci ya da bir ustanın ilk ve son romanı olması üstünden değerlendirmek fena halde yanlış olur. O noktada “Raskol’un Baltası” kafamıza iner.

Bu noktada da sözü “Edebi Şeyler”in yayın dizisi Raskol’un Baltası’na ve serinin manifestosuna verelim: “Edebi hiza aramıyoruz, çağımız hakkında kişisel patlamalar arıyoruz. Anlatıyı kısıtlayan kuralları tanımıyoruz, kuralların alaşağı edilmesinden zevk alıyoruz. Genç yazarlara yazmaya devam edecek mi diye bakmıyoruz, tek kitap olsun ama yazarla çağı arasında bir çarpışma olsun, biz sahiciliği arıyoruz. Yüksek edebiyat bize alçak geliyor, yüksek edebiyatın baskısına hayır diyen yazarları arıyoruz. Roman, hikâye nasıl yazılır diye yaratıcı yazarlık kurslarına giden yazarları değil, içindeki kimyaya teslim olan cesareti arıyoruz. Çatışkan Raskolnikov’lar arıyoruz.”

Raskol’un Baltası serisi ve serinin diğer kitapları başka bir yazının konusu. Genç, dinamik ve çağıyla çarpışan bir anlatının peşinde koşanlar için Orhan Duru’nun “Az Roman”ıyla bitirelim sözü: “Şimdilik az pilav gibi Az Roman da azar azar ve dikkatli bir biçimde çoğalıyor.”

İyi okurun, böylesi bir çoğalmaya her zamankinden çok gereksinimi var. Elinde Raskol’un Baltası ile zamanın ötesine yürüyen Orhan Duru’ya selam olsun.

 

Ortaçgil'in Kaposu

Bülent Ortaçgil'le sohbet ederken konu, nasıl olduysa, dönüp dolaşıp kapo'lara geldi.

Kapo deyince, özellikle gitar çalanların gülümsediğini biliyorum. Onlar bilir, neden söz ettiğimizi. Ama bilmeyenler için hemen Vikipedi'ye başvuralım: "Kapo, telli müzik aletlerinde kullanılan, müzik aletinin sap kısmına takılarak son perdenin daha ileri çekilmesini sağlayan, bir çeşit kelepçe." Farklı tiplerde kapolar var. Genel olarak görüntüsü yandaki gibi.

Üstad Ortaçgil, bir şarkıyı vokalistin sesine, söyleyiş tonuna göre transpoze etmenin bu maharetli küçük yardımcısını öyle güzel anlatıyor ki... Gitarın ilk üç-dört perdesinde "İdare eder," denebilecek sonuçlar veren kaponun, daha aşağı pozisyonlarda nasıl zorlayıcı tınılar çıkarttığını söylüyor. İşin bir de akort kısmı var elbette. Kaponun takıldığı an akort kontrolü gerektiriyor. Kapo kullanılan şarkıdan sonra, durum daha da fena oluyor. Yeniden sağlam bir akort şart.

Şarkının varoluş halini bozunca, hayata karşı duruşunu değiştirince bütün sistemin akortu bozuluyor anlayacağınız. Sesinizi-sözünüzü bir başkasının sesine göre değiştirdiğinizde, istemediğiniz, kulağınızı ve özellikle ruhunuzu tırmalayan seslerle uğraşmak zorunda kalabiliyorsunuz. Çalma kolaylığına sığınayım derken, seslerin dünyası farklılaşıyor. Üstelik bir şarkı için düşünülen kolaylık, aletin bütünüyle akortunu, bildiğisine yol açabiliyor.

Ortaçgil'le sohbetin derinliği burada işte. Hayatın içinden ve hayatı sorgulatan cümleler.

Kimi zaman, bir diğerinin sesine uyum sağlamak için kendi sesimizi kaybettiğimiz anlarla yüzleştiren. İnsana "Peki, benim hayatımın sesine kapo takmam gereken anlar oldu mu?" dedirten.

Oldu mu gerçekten? Kendi sesinizin akortunu kaybetmenize neden olan anlar oldu mu?


Ortaçgil bir konserde. Gitarının üçüncü perdesinde kapo var...

Emma Peel: "Düşlemek"


Karşıdaki Adam: Düşüncelisin...
Emma Peel: Belki.
Karşıdaki Adam: Belki mi? Sesin bile titriyor.
Emma Peel: Bir yıl daha bitiyor... Belki de onun getirdiği hüzündür.
Karşıdaki Adam: Buna inanmamı beklemiyorsun değil mi? Sen öyle yılların geçişine üzülecek melankoliklerden değilsin.
Emma Peel: Geçip giden yıllara değil, o yıllarda hayatımızdan geçip giden insanlara üzülüyorum galiba.
Karşıdaki Adam: Yani... ne diyebilirim ki?
Emma Peel: Artık sadece düşlüyorum... Bütün o an'ları, o insanları... Robert Desnos'un sözlerine sığınıyorum her yılın sonunda olduğu gibi... "Öyle çok düşledim ki seni, artık yitirmektesin gerçekliğini."
 

17 Aralık 2012 Pazartesi

Amerika bir ülke değil, sadece bir şirket!

Yazıyı "Kibarca Öldürmek" filmini izlemeden okumamak gerekiyor. İçerikle ilgili ipuçları olabilir.


Televizyondan yankılanan bir cümle suç dünyasının üstüne düşüyor: "Ekonomik krizin vurduğu günlerde, özgürlük ve demokrası adına Irak'a giren Amerika Birleşik Devletleri..."

2008. Obama ile McCane arasındaki yarış. Ekonomik bunalım. Tasarruf politikaları. Sağlık ve eğitim programlarında sorunlar. Artan işsizlik. Amerikan Rüyası'nın bir kez daha, bir kez daha çöküşü.

Ülke genelindeki ekonomik krizin, suç dünyasındaki simgesel karşılığı. İşsizliğin uçurumun kenarına getirdiği çapulcuların tetikçi olduğu, kötü planlanmış bir soygun. Soyanın soyulduğu bir soygun oyunu. Seçimin sloganı "umut", küçük insanların dünyasını ziyaret etmiyor aslında. O umudu kendileri yaratmaya çalıştıklarında ise, kendilerinden daha güçlü, daha büyük bir suç organizasyonunun hedefi haline geliyorlar.

Andrew Dominik, benzersiz filmi Korkak Robert Ford'un Jesse James Suikasti'nden sonra, suç dünyasının bu birbirine girmiş alanını, sistemin çöküşünün bir metaforu olarak kullandığı filmiyle karşımızda: Killing Them Softly / Kibarca Öldürmek.

Aslında o büyük metafor tam da burada, filmin adında başlıyor. Sistem, inanalarını, öznelerini eninde sonunda öldürüyor. sadece öldürürken gözlerinin içine bakamıyor, hep belli bir mesafe uzaklıktan bitiriyor işini. Amerika evlatlarını kibarca öldürmeye devam ediyor.

Gücün ve erkeklerin dünyası çürümeye, çökmeye, çökerken yarattığı girdapla herkesi içine çekmeye devam ediyor. Küçük hesapların büyük ülkesi, şiddetin estetikleştiği algısında kendini kandırıyor. Büyük şirketlerin kasası boşaltılıyor, tıpkı suç dünyasında küçük bir kumarhanenin kasasının türlü oyunla boşaltıldığı gibi. Büyük şirketlerin karanlık adamları işlerini halletmek için politikacıları kullanıyor. Tıpkı suç dünyasındaki karanlık adamların işlerini halletmek için bir avukatı kullandığı gibi. "Hepimiz bir insanız!" yalanı kendini yiyor, vatandaşlarını yiyor.

Oyuncuların gücünden özellikle söz etmek gerekiyor. Brad Pitt, Richard Jenkins, Ray Liotta, Scoot McNairy, Ben Mendhelson... Ama o çöküşün yürek burkan temsilinde James Gandolfini'ye ayrı bir parantez açmak lazım. Oyunculuğun her yönünü göstermeye izin veren senaryoda, filmi ince ince işliyorlar. Bir parantez de kısacık, gerçekten kısacık bir sahnede özlem giderdiğimiz Sam Shepard için. Üstadı pek severim doğrusu.

Kibarca Öldürmek, Korkak Robert Ford'un Jesse James Suikasti kadar güçlü bir film değil belki. Ama kısa süresi içinde, izleyiciyi bir çöküşün paydası haline getirmeyi başarıyor.

Son sahnede Avukat ile kiralık katil Jackie Cogan arasındaki diyalog ise sinema tarihindeki yerini alır kanımca. Hani şu "Amerika bir ülke değil. Sadece bir şirket!" diye biten vurucu diyalog.


Andrew Dominik
 

16 Aralık 2012 Pazar

Hobbit: Beklenmedik yolculuğun düşündürdükleri...

Uzun süredir bekleniyordu "Hobbit: Beklenmedik Yolculuk". Sonunda gösterime girdi. Yıllar yıllar önce, kitabı okurken zihnimde uçuşan düşünceler, filmi izlerken yeniden kanat çırptı. Hemen söyleyeyim; yazıyı filmi izledikten sonra okumakta fayda var. Bir sürprizi açık ettiğinde değil, ama olur ya, söylememesi gereken bir şeyi söyler gibi yapması bile hoş olmaz. Meraklısı öfkelenir böyle haddini bilmezliklere.


* Masal anlatırken çizgiler daha kalın çizilmeli diye mi düşünmüştü Tolkien; bilinmez. Yine de köklerini batının arketiplerinden alan masalında, iyi-kötü hattının tek boyutuna hapsolmamak için, bildungsroman dinamiklerinden de faydalanmıştı. İşte bu zekadır, "Hobbit"e derinlik kazandıran ve sonrasında yazılan "Yüzüklerin Efendisi" üçlemesini dar bir alana hapsetmeyen. Film uyarlamasında ise dar bir alanda kısa paslarla ilerlemiyor mu Peter Jackson? Her bir pasında daha havalı, vuruş şiddeti yüksek, beklenmedik hareketi fazla, hesaplanmış, gişe başarısı amaçlı antrenmanlarda bolca tekrarı yapılmış hareketlerle gol arıyor.

* Binbir Gece Masallarında bile öyle değil midir? Masalı anlatan Şehrazat bile aslında "vaziyeti idare" etmek zorunda olan ve 'anlatıcı özne' olmaktan çok 'arzu nesnesi' konumunu hissettiğimiz gölge karakterdir. Vuslatı geciktirmenin şehvet artırıcı etkisiyle sayfalar çevrilirken, örneğin Denizci Sinbad'ın macerasını anlatır. Maceralar erkeklerin dünyasındadır. Masallar erkeklerin dünyasındadır. Kahramanlıklar erkeklerin dünyasındandır. Vicdanınla hesaplaşmak için onunla oyun oynamak zorundasın.

* Vicdanının sesini yok etmek için onu kandırmak zorundasın. Vicdanının sesini yok etmek için kendini kandırmak zorundasın. Vicdanının sesini yok etmek için onu tehdit etmek zorundasın. Vicdanının seni hapsettiği o karanlık mağaradan çıkabilmek için onun sahip olduğu değerleri çalmak zorundasın. Vicdanının seni hapsettiği o karanlık mağaradan çıkabilmek için görünmez olmak ve gerekirse onun üstüne basarak kaçmak zorundasın. Kendini tamamlama yolculuğuna devam edebilmek için, savaşabilmek için ve tırnak içinde erkek olabilmek için, vicdanını geride bırakmak zorundasın.

* İşçi sınıfı, burjuvalar, sermaye sahipleri, aristokratlar, ezenler, ezilenler…Yükselen Nazizm, Faşizm, yersiz yurtsuz bırakılanlar, ırk temelinde yaşanan savaşlar… Aydınlanmanın ışığından geçmiş Batı toplumları, maddi dünyanın ışığına koşan Yahudiler, o büyük hikayenin içinde yan roller üstlenen uzak coğrafyaların uzak ırkları... İşgaller ve fetihler… Savaşın içselleştirilmesini besleyen bir görkem. Tarih döktüğün kanı görkemle, akıttığın kanı kahramanlıkla yazacaktır. Savaş kaçınılmazsa, sen de silah taşımaya başlarsın. Üstelik o silahı kullanmak değil, kullanmamak kararıdır kahraman olmak. Taşımamak kararı düşünülmez bile. Unutma; kahramanlaşma yolculuğu, ötekini yok etmekle başlar.

* Kahramanlaşma yolculuğu. Büyüme yolculuğu. İşgalci ejderhayı yok etmek için çıkılan yolda konformizmi bir kenara bırakmak. Burjuvanın orta sınıf ahlakını heybesine koyup ergenlikten erkekliğe geçme yolculuğuna çıkması gerektiğini söyleyen bilge. Alt sınıfların inanmış ve kontrolsüz gücü, zekaya ihtiyaç duyar. O zeka gerektiğinde politik manevraları, siyasi yalanları söyleyecek zekadır. Unutmamalı ki, kahraman olmak gerektiğinde yalan söylemeyi bilmektir. Bunun adına zeka denir vandallar dünyasında. O da yetersiz olduğunda büyü girer devreye, din girer, inanç girer.

* Bir başka cephe: Haksız işgaller eninde sonunda bitecektir. Masalda altın, bugün kara altın. İşgalci ejderhayı yok etmenin yolu, birleşmektir. Savaş kaçınılmazdır. Pahası ne olursa olsun.

* Önemli olan ürünü satabilmenin savaşını iyi vermektir. Zeka gerektirir. Artık okunan-izlenen bilinen hikaye değil, hikayenin "gerçekleştirilme" sürecinin hikayesidir gündemde olan.

* Geriye kalan Gollum'un göz yaşlardır. Ne olursa olsun, bir tek o "değerlimiz" olarak ruhumuzun karanlık mağarasında beklemeye devam edecektir.

12 Aralık 2012 Çarşamba

O esnada başka bir yerde...

...George Harrison "dünya müziğinin büyükbabası" dediği akıl hocası ve müzikte açacağı kapıların anahtarını kendisine veren dostu Ravi Shankar ile oturmaktadır.


Ravi Shankar
7 Nisan 1920 - 12 Aralık 2012
 
Varanasi'den Los Angeles'a... Woodstock'tan Monterey'e... Hendrix'ten Coltrane'e... The Beatles'tan The Rolling Stones'a... Menuhin'den Anoushka'ya... Satyajit Ray'den Richard Attenborough'a... Ravi Shankar, yirminci yüzyıla yayılan ve oradan yirmi birinci yüzyıla taşan bir müzik yolculuğunun en öenmli figürlerinden biriydi. Emperyal bir kültür yayılmacılığının karşısında kişisel bir duruş. Dünyayı dar ve tek yönlü bir kültür algısına hapsetmeye çalışanlara bir cevap. Sitar ustası. Besteci. "Doğu ile batı arasında köprü" diye bir şey varsa, o köprünün ta kendisi.

9 Aralık 2012 Pazar

Birinci Tekil Şahıs.21

Ben bir kitap ayracıyım; yıllardır, erken terk edilmiş bir kitabın yirminci sayfasındaki hapishanesinden kurtulmayı bekleyen.

 

"Merhaba, ben Johnny Cash!"

Etkisi nesiller boyu süren müzisyenlerden Johnny Cash'in kişisel hikayesinin dinamikleri sonucunda kendisini iyice dine verdiği bir dönemi var. Aynı noktada, böylesi bir dine dönüşün, keskin bir Hıristiyanlığın izlerini Bob Dylan, Leonard Cohen, Joan Baez'de de görürüz. Şarkı sözlerinde iyice içe kapandıkları, coğrafyadan ve sınıf sorunlarından, ruhsal dünyaya ve ölümle yaşam arasındaki sınıra yoğunlaştıkları dönemler.


Cash için bu dönemin köklerine gidildiğinde, 1944 yılında kardeşi Jack'in odun keserken testereye kapılıp hayatını kaybetmesi olayıyla karşılaşıyoruz. Üstelik sonraki yıllarda Johnny, kardeşinin onun yapması gereken işleri yaparken geçirdiği; bu kazadan dolayı hissettiği suçluluk duygusunu dile getiriyor. Bir diğer nokta ise, 1950'lerin yani müzikal yükseliş döneminin tam ortasında, ilk olarak kemancı Gordon Terry'den aldığı Benzedrine ve Dexedrine ilaçlarına yani genel adıyla Amfetamin'lere olan bağımlılığı. Bu bağımlılık 1960'lara gelindiğinde geri dönüşü olmayan hasarlara ve çok sayıda tutuklanmayla sonuçlanacak olaya yol açıyor.

 
Reinhard Kleist'in, Fidel Castro hakkındaki çizgi romanını merak etmemek elde değil...

Alman çizer Reinhard Kleist 2009 yılında yayımlattığı Cash biyografisini çizmeye başladığında, şarkılardan olduğu kadar, bu çöküş sürecinden de etkileniyor. Yönetmen James Mangold benzer bir bakış açısını 2005 tarihli ve Oscarlı filmi "Walk The Line"da göstermişti. Cash ve June Carter'ın bilgisi dahilinde ilerleyen senaryo, Cash'in anlattıklarından çok yaşamının virajlarına odaklanmıştı. Ne de olsa izleyici, esere değil, eserin üretiminde yaşananlara, özellikle de çöküşlere ve aşklara daha çok ilgi duyar.

Bunda bir sakınca yok ama bir yandan da Johnny Cash'in, Amerikan orta sınıfı, tarım işçileri, yoksullar, işsizler, sömürülenler, suçun eşiğinde yaşayanlar, suçlular, hapistekiler üstüne yazdıklarına odaklanmak gerekiyor. Açıkçası Klesit'in çizgi romanı, bu noktada Mangold'un filminden bir adım önde duruyor. Bir not: Çizgi romanın girişindeki Hilmi Tezgör'ün güzel metninden öğrendiğimize göre, Kleist filmden önce kitabını çizip bitirmiş durumdaymış.


Çizgi romanın bir başka başarısı, hikayesinin Folsom Hapishanesi mahkumlarından Glen Sherley'in bakış açısından yansımaya başlaması. Bir çeşit üst anlatıcının varlığı, okurun taraf tutmasına engel oluyor ve daha nesnel bir değerlendirme yapmasına izin veriyor. Konuşma balonlarının ve diyalogların yoğunluğundan çıkıp, grafik anlatıma yönelinilen sayfalarda, okurun duygusal yoğunluğunun arttığını düşünüyorum.

Cash hakkında söylenecek çok söz var. Bitmek bilmeyen bir vicdan azabının etkileri, June Carter'la olan aşkı ve evliliği, country'den rock'a ve hatta grunge'a etkileri, Sun Records döneminin parıltılı rock yıldızlarınaın aksine kaba ve ikonik duruşu, başarıları, başarısızlıkları...


Çoğu değerlendirmede tüm zamanların en önemli konser albümlerinden biri olarak görülen 1968 tarihli "Johnny Cash at Folsom Prison" konser albümünü dinliyorum. Karanlığın müziğini, karanlığın kalbine götürmek fikri bile yeterince etkileyici. Elimdeki çizgi romanda bu konserin olduğu bölüm de vurucu.

Flaneur Yayınevi tarafından Bilge F.İnandı'nın çevirisiyle çıkan "Cash - I see a darkness / Her Yer Karanlık" çizgi romanını müzikseverlere özellikle önermek isterim.

Cash üstüne notları bir şarkıyla noktlamak gerekir diye düşündüm. Bütün konserlerinde izleyicisini "Merhaba, ben Johnny Cash," diye selamlayıp yola koyulan üstada, biz de buradan bir selam çakalım. Rick Rubin'in prodüktörlüğünde yeniden doğduğu "American Recordings" serisinin dördüncüsünde yorumladığı Nine Inch Nails şarkısı "Hurt" ile yola devam...


 

7 Aralık 2012 Cuma

Platonov'dan Mutlu Moskova

Kısa, roman dünyasının dolambaçlı yollarına sapmadan tadında-dozunda anlatmayı seven bir roman Mutlu Moskova. Andrey Platonov'la biz okurları tanıştırdığı için Metis Yayınları'na ve kitapların çevirmeni Günay Çetao Kızılırmak'a teşekkür etmek gerekiyor. (Çevirmenin daha önce Platonov'dan yaptığı Çevengur çevirisiyle Dünya Kitap Yılın Çeviri Kitabı ödülünü aldığını hatırlatayım.)


Bu romanında Stalin dönemine çeviriyor bakışlarını Platonov. Propagandalarla gerçekleri, idealize edilenle yaşananı karşılaştırırken didaktik olma tehlikesine düşmüyor. Çünkü kaleminin ucunda birey var; toplumsal olana ulaşma yolunda bireyin sahiciliğinden faydalanıyor. Bunu yaparen çok net bir şekilde altıını çizmek istediği konularda yazarın devreye girmesinden çekinmiyor ama bunu parmak sallayan bir ifadeyle yapmıyor. Platonov'u dönemini ötesinde bir yazar yapan da bu zaten.

Bir paragraf aktaracağım, Platonov'un sahne kurmadaki başarısına işaret edebilmek için:

"Günlerden bir gün Askerlik Şubesi'nin koridorunda zayıf, solgun bir yedek er elinde askerlik durum defteriyle dikiliyordu. Bölge Askerlik Şubesi, uzun süreli mahkûmiyet yerleri gibi kokuyordu burnuna: uzağındaki yaşama az da olsa meyledip de eli koynunda kalmanın, çaresizliğin buhranından kahrolmamak için bilinçli bir şekilde mütevazı ve tasarruflu davranan çilekeş insan bedeninin ölgünlüğünün kokusu. Ucuz devlet bütçesine göre üretilmiş eşyaların lakayt ideolojikliği ve memurların silik yüzleri, bu şahsa yoksul ya da acımasız bir yürekten gelen soğuk bir muamele vadediyordu."

Sahne çok şey anlatıyor. Bütün o büyük resmin içinde bireyin üstüne ışık düşürebiliyor yazar. Bir serginin uzak duvarında izlediğimiz yağlıboya tablonun küf kokusunu almamızı sağlayabildiği gibi.

Andrey Platonov: Yeniden Rus Edebiyatı diyenlere...

 
Andrey Platonov
(1899 - 1951)
 

Tepenin Ardı, salonların ardında mı kalacak?


Emin Alper imzalı Tepenin Ardı, 2012'yi olağanüstü bir ödül listesi ile kapadı. Yurt içinde, yurt dışının doğusunda ve batısında önemli ve çok sayıda ödül kazandı.

Hadi ödülleri bir kenara koyalım. Diyelim ki bu işin ticaretiyle ilgilenenler "Bize ne kendi dünyasına kapalı festivallerden gelen ödüllerden," diyor. Bu durumda el yükseltirim ben de ve derim ki "Tepenin Ardı çok iyi bir film, Türk sinemasında eşine az rastlanan bir alegorik anlatımla, bugüne ve bu coğrafyaya bambaşka bir pencereden bakmamızı sağlayan harika bir film!"

Biliyorum ki bu dendiğinde ticaret erbabı da "Ama sıkıcı yahu," diyecek. Hem de hiç sıkıcı olmayan, iç gerilimi bir an bile elinden bırakmayan bir filme. Lafı uzatmayayım, ben ne dersem diyeyim, ticaret erbabı bir karşılık verecek. Nereden mi biliyorum? Çünkü iş tam da öyle oldu.

Bakın filmin gösterim akıbetiyle ilgili son durum şöyle, basın bültenini aynen paylaşıyorum:

Medyanın ve sinemaseverlerin tepkisine rağmen Tepenin Ardı'nın 14 Aralık’ta vizyona gireceği salon sayısında henüz bir artış olmamasına rağmen film Almanya'da bağımsız filmler dağıtımcısı Arsenal'in programlamasıyla 16 Kasım'dan itibaren Almanya ve Avusturya'da 16 kentte bağımsız sinemaların gösterim programına girdi. Alman basınından Berliner Zeitung, Der Tagesspiegel, Die Tageszeitung gibi önde gazetelerin sayfalarında geniş yer ayırdığı Tepenin Ardı, Almanya'nın önde gelen sinema dergilerinden Film Dienst'inin de kapağında yer aldı.
 
Tepenin Ardı'nı Fransa'da ise geçtiğimiz yıl Oscar ödüllü Asghar Farhadi'nin "Bir Ayrılık"ını ve Cannes Jüri Özel ödüllü Nuri Bilge Ceylan'ın "Bir Zamanlar Anadolu'da" sını dağıtmış olan Fransa'nın önde gelen dağıtım şirketlerinden Memento Films dağıtacak. Fransa vizyon tarihini Nisan 2013 olarak belirleyen Memento Films, filmi Fransa genelinde 25 şehirde, 30 salonda gösterime sokmayı planlıyor.
 
Bu tablonun gösteriği üzere Almanya ve Fransa'daki sinemaseverler 2012'de dünya festivallerinde öne çıkan ve birçok ödülle onurlandırılan Tepenin Ardı'na Türkiye'deki sinemaseverlerden daha yakın.
 
İşte basın bülteni böyle. Son cümle bize ne anlatıyor? Filmin Türkiye'de sadece yedi (rakamla 7) salonda gösterime gireceğini anlatıyor.
 
Ah kapitalist ah, sen ne Gargamel'sin bir bilsen!
 
Olsun biz köyümüzde mutluyuz. Yırtıcı kedin Azman'la buraya uğramamanı dileriz.
 
Tepenin Ardı, senin için hep bir tepenin ardında kalsın. Orada neler yaşandığını bilmediğin için sen de kendi etini yiyerek büyümeye devam et! Gün gelir, patlarsın!
 
 

4 Aralık 2012 Salı

“Ekümenopolis: Ucu Olmayan Şehir”




Son yıllarda karşımıza en çok çıkan kavramlardan biri: Kentsel Dönüşüm.
Kimileri yaldızlı bir çerçeve içinde sunuyor bu kelimeyi, kimileri de o çerçevenin yaldızlarını kazıyınca altında nasıl derme çatma bir yapı olduğunu anlatabilmek için çırpınıp duruyor. Kapitalizm makinesinin çarkları durmadan dönüyor bu arada. Kentsel dönüşüm-kenti bölüşüm olarak evimizin kapısına kadar dayanmış durumda. Kimileri de, o canavar evinden içeri girene kadar gözünü yummaya devam edecek.
Göçe mecbur bırakılan insanlar, alt yapı hizmetinden mahrum bırakılmış mahalleler, kültürel birlikteliği yok edilmeye çalışılanlar, Dünya Bankası’nın dayatmasıyla finansal merkez olma yolunda atılan adımlar, kara ve karanlık bir emlak borsası, yok edilen ormanlar, siyasi kararlarla yaratılan yeni yerleşim alanları, üçüncü köprü ve Marmaray projelerinin ardında yatan dinamikler, TOKİ’nin avcuna bırakılan insan hayatları, AVM’ler, gökdelenler, gittikçe şişmanlayan her devrin adamları, küresel kent aldatmacası ve her yeri delindiği halde patlamayan kentsel dönüşüm balonu.
On beş yıla kadar fiziksel kapasitesinin kaldırabileceğinin on beş katı bir nüfusa, yolların başa çıkamayacağı araç sayısına, hayali bir istihdam yaratmaktan öte gitmeyecek sayıda gökdelen sayısına, nefes almanın mümkün olmayacağı bir daralmaya hazırlanan İstanbul. Alt üst edilmiş ekolojik yapı. Neo-liberal politikalarla alt üst edilmiş sosyal dengeler. Eşitsizlikler. Yıllardır ihmal edilen sağlık ve eğitim politikaları. Açlık. İşsizlik. Çaresizlik.
“Ekümenopolis: Ucu Olmayan Şehir” meselenin üstüne cesaretle giden, önemli bir belgesel. Yönetmenliğini İmre Azem, yapımcılığını ise Gaye Günay'ın yaptığı belgesel, Saraybosna Film Festivali İnsan Hakları Ödülü'nü ve SİYAD En İyi Belgesel ödülünü aldı. Vizyona bağımsız girebilmek için Türkiye'de ilk defa "kitlesel fonlama" yöntemiyle 20 bin lirayı internetten toplayan belgesel, 10 hafta vizyonda kaldı. Bu süre içinde yaklaşık 7500 kişi tarafından izlendi. Şimdi çok daha fazla kişiye ulaşacağına inanıyorum. Çünkü belgesel, Özlem Ölçer tarafından tasarlanmış ve geri dönüştürülebilir çevre dostu kağıttan tek tek elle yapılmışözel kutusundaki DVD'si ile raflara çıktı.
Tam da 1.İstanbul Tasarım Bienali ile aynı zamanda bu belgeselin DVD’sine ulaşabilmek önemli. Kişisel tavsiyem önce belgeseli izleyin sonra da bienali gezin. Bir süre kendinize gelemeyeceksiniz. Ama bu konuda bir adım atmazsanız, zaten bir süre sonra hiç kendinizde olmayacaksınız.