Fotoğrafım
Okuduklarım... Dinlediklerim... İzlediklerim... Aklıma takılanlar...

29 Ekim 2012 Pazartesi

Pessoa: Lizbon'da Bir Yazı-Adam

   İşte, hayatta hiçbir şey yapmadan yirmi sekizinci yaş günüme vardım -hayatta hiçbir şey, edebiyatta ya da kişiliğimde hiçbir şey. Şu ana dek en eksiksiz yenilgiyi tattım. Heyhat, daha ne kadar sürecek bu?
   Vicdanımı yokladıkça, hayatımı oluşturan hiçlikten dolayı kendimi o kadar az bağışlayabiliyorum.
   Bunca gecikmeme yol açan dehşetli şey ne ola ki?
   Yetersiz okumalarım, pratik zekâ eksikliğim [...]

Bu satırların yazarı sadece edebiyatın değil dünya tarihinin en dikkat çekici kişilerinden birine Fernando Pessoa'ya ait. Ya da tam adıyla analım: Fernando António Nogueira de Seabra Pessoa.


Ama tam adı dediğimizde bile bir şeyler, bazı karakterler, kimi gizemler açıkta kalıyor. Dünyada belki de en çok takma isim kullanan yazarla karşı karşıyayız. Vikipedi'nin kapsamlı Pessoa içeriğine göre tam 81 farklı karakteri var. Kimi kaynaklara göre bu sayı çok daha fazla. Ricardo Reis ve Alvaro de Campo gibi oldukça ünlenmiş karakterleri ayrıca incelemek gerekiyor. Sonuçta kısa denebilecek bir hayata sığdırılmış olağanüstü bir hikaye. Modernist edebiyatın ve sonrasındaki edebi üretimin bütün isimlerini derinden etkilemiş bir duruş.

Yukarıdaki satırları 13 Haziran 1916'da yazmış Pessoa. Günlüğüne düştüğü notlardan kısa bir paragraf. Kendisiyle kıyasıya bir mücadele içinde, acımasız eleştiri oklarını zihnine saplamaktan çekinmiyor. Aslında bu "hesaplaşma" hali bir bütün edebiyatına yayılmış durumda. "Huzursuzluğun Kitabı"nı okumuş herkes o tedirgin hesaplaşmanın izini sürmüştür muhakkak. "Pessoa Pessoa'yı Anlatıyor" adlı otobiyografiyi okuyanlar da aynı duygularla kapatacaklar kitabı. Otobiyografi deyince, akla alıştığımız akışta bir metin gelmesin; sonuçta bir Pessoa kitabı bu. Günlüklerinden sayfalar, çalışmalar, notlar, fragmanlar... Zaten böylesi bir edebiyatçının biyografisi de üretimlerinin izdüşümünden ötesi olamaz. Pessoa, yaşamını edebi bir metne çeviren ve o edebi metni de yaşamı haline getiren, kendi üretim sürecinin sarmalında varolmuş bir isim. Hikayesine kapanan anlatılar ya da kurmacasına kapanan kitaplar gibi, kendi yazısına dönüşen bir isim. Bir yazı-adam.

Kırk yedi yaşında bu dünyadan ayrılmış Pessoa. Yani yukarıda alınıtladığım satırları yazdıktan sadece 19 yıl sonra. O on dokuz yıla çok sayıda metin ve şiir sığdırmış. Bunların çok azının kitaplaşıp (sadece dört cildin) yayımlandığını görebilmiş. Pessoa'yı hiç okumamış, tanımayanlar için iyi bir başlangıç noktası "Pessoa Pessoa'yı Anlatıtıyor". Işık Ergüden çevirisiyle Kırmızı Kedi Yayınevi tarafından Türkçeye kazandırıldı.

Yazıyı noktalamadan aklıma hep takılan bir soruyu sorayım: Pessoa deyince Lizbon gelir herkesin aklına. Prag demek, Kafka demektir. Peki İstanbul deyince hangi yazar gelir aklımıza? Hangi yazarımızın ya da yazarlarımızın İstanbul'un sesiyle dünyaya haykırmasını sağlayabildik? Daha da önemlisi o sesi biz duyabildik mi? O ses kimin?

Pessoa, Lizbon sokaklarında...
 

21 Ekim 2012 Pazar

Milliyet Sanat Dergisi: Kırk yıllık bir yürüyüş!


Milliyet Sanat Dergisi kırk yılı geride bıraktı. Bir süredir dergide "Noktalı Virgül" adını verdiğim köşede yazıyorum. Aşağıdaki yazıyı da, bu köşede, derginin kırkıncı doğum günü için yazdım.

Şimdiki gibi mantar panoların satılmadığı o yıllarda, çalışma masasının karşısına köpük bir plaka asardık. Sıkıştırılmış köpüklerin raptiyelerle, iğnelerle delindikçe dağılıp dökülmeye başlamasına aldırmadan, hayatın izlerini sabitlerdik görüş alanımıza. Benimkinin sağ üst köşesinde bir kartpostal vardı; başımı her kaldırdığımda Marilyn Monroe oradan bana gülümserdi. Sol köşede Can Yücel’den bir şiir, hemen yanında haftalık ders programı, yabancı bir dergiden kesilmiş gitar resmi, bir-iki arkadaşın telefon numarası, büyüsüne inandığım kitaplardan daktiloya çektiğim kimi satırlar. Bütün bunlar ortadaki büyük alanın çevresine özenle yerleştirilmiş olurdu. O alanın sahibi belliydi; Milliyet Sanat Dergisi’nin armağanı; Türk Ressamları eki. Kuşe kağıda basılı, iki sayfaya yayılan bir tablonun arkasında ressamın biyografisiyle birlikte Kaya Özsezgin’in verdiği bilgiler vardı. O bilgileri özenle okur, defterime notlar alır, sonra da ay boyunca derslerden bunaldığım her anda, karşımdaki tablonun dünyasında kaybolurdum. Cemal Tollu’dan Nurullah Berk’e, Bedri Rahmi’den Nuri İyem’e, Abidin Dino’dan Avni Arbaş’a, Ferruh Başağa’dan Cihat Burak’a, kimi biliyorsam, derginin o küçük armağanı sayesinde öğrendim ben. Fikret Mualla’yı tanıdım, Fahrelnissa Zeid’i tanıdım. Bir tabloya bakarak öykü yazmayı öğrendim. Yıllar sonra Mehmet Günsür’ün hayranı olduğum öykülerini okurken, zihin perdemde bir Nedim Günsür tablosu oluşmasıyla farkına varmıştım, tablo niyetine panoma astığım o sayfaların anlamını. Ay bittiğinde, bir önceki tablo gider yerine yenisi gelirdi. Dört köşesinde raptiye deliği olan sayfaları bir dosyada özenle biriktirirdim. Yazık ki, bir taşınma sırasında kayboldu o dosya. O bilgilerden kimileri kaldı hafızamda, kimileri uçtu gitti. Ama o tablolara bakarak kurduğum hayaller taşınma dinlemeden, şehir değiştirme dinlemeden benimle geldi hep.

Kırk yıldır hayatımızda olan bir derginin, kişisel tarihimdeki yerini düşündüğümde, o tabloların kurdurduğu hayaller geldi ilk olarak aklıma. Bir kitabın, bir filmin ve elbette bir derginin, insan hayatını baştan sona değiştirmesini bekleyemezsiniz; böylesi cümleler şekerlenmiş tatlı etkisi bırakır damakta. Neredeyse yaşıt olduğum bu dergi de hayatımı toptan değiştirmedi elbette. Kimi zaman sevdim kimi zaman kızdım. Uzun uzun konuştum, sesli hırslı didiştim. Ama hep birlikte yürüdüm. Birlikte hayal kurdum. Zaten o hayallerden öte ne isterim ki!

Hayatımı toptan değiştirmedi ama her yıl bir iz bıraktı. Örneğin 1981 yılı. O yıl Milliyet Sanat’ın, Orhan Veli’nin Yaprak dergisinin tıpkıbasımını ek olarak vereceğini duyduğumdaki sevincimi gayet iyi hatırlıyorum. Dizelerle yaşadığım, bir şiirin izinde günler geçirdiğim yıllar. Okul kitaplarının dışına doğru attığım her adımla kendimi biraz daha özgür hissettiğim zamanlar. Nice kaynakta okuduğum bir derginin, Yaprak dergisinin okuru olmak, şiire arka kapıdan girmek hissini vermişti. Neyse ki, o ekler taşınmalara kurban gitmedi. Hala arada bir açar okurum.

Seksenler, ergenliğe geçişle birlikte kişisel kütüphanemin, özgür okuma alanımın oluştuğu yıllar. Çocukluktan gelme bir dergi okurluğu alışkanlığım var. Hazır çocukluk demişken, Milliyet Sanat’ı takip etmeye başlamamda, Milliyet Çocuk Dergisi’nin oynadığı önemli rolden de söz etmeliyim. Doğan Kardeş ile birlikte vazgeçilmezlerimdendi Milliyet Çocuk. Çizgi romanlarını, köşelerini, dizi yazılarını yutar gibi okurdum. Hatta derginin düzenlediği şiir yarışmasına katılmış ve dereceye değer görülmüştüm. (Yeri gelmişken, çuvaldızı kendimize batırıp Milliyet Çocuk’un ya da bir çocuk dergisinin okur yetiştirmede, okuma geleneği oluşturmada ne denli olduğunu, bu yolda geri adım atmanın ne çok şeyden vazgeçmek olduğunu hatırlatayım. Keşke yine çıksa, keşke yeni okurlarıyla yürümeye devam etse…)

Milliyet Çocuk Dergisi’ne giden şiirle başlayan süreç, Milliyet Sanat okurluğumda da devam etti. Milliyet Sanat’ın bir “Genç Şairler Antolojisi” çıkaracağını öğrenir öğrenmez başladım çalışmaya. Yazdım, yırttım, bir daha yazdım, çalıştım, çabaladım ve sonunda antoloji için bir şiir yolladım. Basıldı. Adımı derginin sayfalarında gördüm böylece. Başımın üstünde şiirden bir güneş, öylece yürür oldum Ankara sokaklarında.

Elbette sadece Milliyet Sanat değildi takip ettiğim. Varlık, Somut, Gösteri, Sanat Olayı, Yarın, Yeni Olgu ve daha niceleri. Öykü ve şiir basmayan Milliyet Sanat’ın bir farkı vardı bu bütünün içinde; kültür-sanat gündemini takip etmenin dinamiklerini, parmağını sallamayan ve öğrencileriyle pikniğe çıkmayı seven bir öğretmen gibi belletiyordu bana. Kimi zaman fazla düzenli, sınırlarını fazla kalın kalemle çizilmiş bulduğum da oluyordu. Biraz daha yüksek perdeden konuşmasını istiyordu delişmen gönlüm. Ama hemen ardından, hiç bilmediğim bir alanda, derginin zihin kovama kürek kürek attığı cümlelerle coşuyordum. Sanat hareketliliğinin şimdi olduğu gibi, hatta şimdiden daha da yoğun olarak İstanbul’da yaşandığı o yıllarda, Ankara’dan kafasını kaldırıp dağların arkasını görmek isteyen bir genç için o cümlelerin anlamı çok büyüktü. Derginin sayfalarını çevirerek konserlere, sergilere, tiyatrolara gidebilmek, bir yazarı daha yakından tanıyacak iki satırın okuru olabilmek, o Ankaralı için öylesine anlamlıydı ki!

Doğum günlerinde güzellemeler yapmak adettendir. Eksiği gediği konuşmamak anlamına gelmiyor bu. Konuşuluyor, konuşulacaktır. Bütün o konuşmalar, sayfalarında dolaşmayı seven okurun katkısıyla daha güzele götürecektir dergiyi. Bir hayatı tümüyle değiştirmeyecektir yine de, ama değdiği her hayatta iz bırakarak yürüyecektir.

Milliyet Sanat Dergisi bu sayısıyla kırk koca yılı geride bırakmış oluyor. Son iki yıldır ben de Noktalı Virgül adını verdiğim bu köşede yazıyorum. Bundan neredeyse kırk yıl önce Ankara’da Milliyet Çocuk Dergisi okuru olarak başladığım bir yolculuğun, bu durağındayım şimdi. Belki günün birinde başka bir durağa doğru yürürüm; bildiğim tek şey o yürüyüş sırasında yazarı olayım olmayayım, Milliyet Sanat Dergisi’nin sırt çantamda olacağı. O bildik dilekle bitireyim; nice yıllara!

Bulgur ve Radyo

Türkiye'de bulgurun hane üretiminden, sektörel üretime geçişinini ilginç bir hikayesi varmış; bilmiyordum. Zaten üretim kapasitesinin artması ve tüketimin yaygınlaşmasının radyo ile ilgisi olduğunu kaç kişi bilir ki?

Bulgur pilavını severim. Elimden geldiğince de yapmaya, bulgurun kullanıldığı farklı tarifleri denemeye çalışırım. Dolayısıyla Seçil Kenar'ın "Tarihinden Tarifine Bulgur" kitabını görür görmez ilgilendim. Yolculuk Mezopotamya'dan başlıyor, günümüze kadar geliyor. Kitapta tarihçenin yanısıra, üretim teknikleri, bulgurun türleri, tüketim oranları, besin değerleri ile ilgili akılda kalıcı ve dikkat çekici bilgiler var. Kitap elbette, biribirinden güzel tariflerle son buluyor. Bu tariflerde bulgurla yapılan tatlılar bile var. Beslenmeyle, mutfakla, yemek yapmakla ve özellikle bulgurla ilgilenenler kaçırmayacaktır.

Gelelim bulgur ile radyonun ilişkisine...

1930 yılında, Türkiye'de yeni yeni evlerde baş gösteren radyo, hem dünyaya açılmanın hem de bir çeşit gösterişin olmazsa olmazı. Karamanın yerlilerinden İbrahim Dölek ve Ali Pınarbaşı da birer radyo sahibi olmak istiyorlar ve İstanbul'daki dostlarından radyo temini için ricada bulunuyorlar. Radyolar yurt dışından geliyor ve İbrahim Dölek ile Ali Pınarbaşı, cihazları teslim almak için İstanbul'un yolunu tutuyorlar. Bizde adettendir, eli boş gitmek olmaz. İstanbul'a giderken hediye olarak yanlarında bulgur götürüyorlar. Götürmekle kalmayıp radyolarına kavuşmanın sevincini yaşarken kollarını sıvıyor ve mutfağa giriyorlar. Bulguru bir güzel tereyağında pişiriyorlar. O zamanlar bulgur üretimi ve tüketimi Karaman ve Gaziantep bölgeleri dışında yoğun olmadığından İstanbul'da kolay kolay bulunmuyor. İstanbul'da ticaretle uğraşan dostlar tereyağında bulgurun tadına varınca hemen harekete geçiyorlar. Siparişler gelmeye başlayınca, İbrahim Dölek ve Ali Pınarbaşı, Hacı Rauf Bey'i de ortaklığa dahil ederek işi büyütüyorlar. Sektörün oluşmasında bir başka önemli isim olan Ziya Duru da, oluşan talebi görünce 1934 yılında bulgur üretimine başlıyor. Üretimin merkezi Karaman oluyor. Kısa sürede İbrahim Dölek ve Ziya Duru'ya 45 üretici daha katılıyor. 1955'te Gaziantep'te, 1960'ta da Mut'ta sektörel üretim başlıyor. Hikaye bugüne kadar geldiğinde, küçük üreticiler hariç 104 bulgur fabrikası, yıllık 1,3 milyon tonluk bir üretim, 5 bin kişilik istihdam rakamlarına ulaşılıyor.

Bulguru severim demiştim. Bu hikayenin sonunda radyo sevgimi de dile getirmeliyim. Hatta daha da ötesine geçip bu yazıyı, çok şeyi öldürebilen televizyonun radyoyu asla öldüremeyeceğine olan inancımla noktalamalıyım.

20 Ekim 2012 Cumartesi

Emma Peel: "Kuzey Rüzgârları"


Karşıdaki Adam: Saatlerdir seni bekliyorum. Merak ettim.
Emma Peel: Bana ne olduğunu mu merak ettin, senden uzaktayken neler yaptığımı mı?
Karşıdaki Adam: Kelime oyunu yapma, merak ettim işte. Neredeydin?
Emma Peel: Kuzey rüzgârlarıyla konuşuyordum.
Karşıdaki Adam: O senin gevezelik ettiğin rüzgârlar kaç kişinin ölümüne neden oldu biliyor musun?
Emma Peel: Sen hiç konuştun mu onlarla?
Karşıdaki Adam: Rüzgârlar konuşmaz!
Emma Peel: Konuşmaz ama insan öldürebilirler değil mi? Güvenli dünyanda en ufak bir çatlak olursa diye nasıl da korkuyorsun? O korkular tedirginliklere, tedirginlikler yalanlara dönüşüyor. Çok yazık!
Karşıdaki Adam: O bok attığın güvenli dünyam sayesinde ayakta durduğunu asla unutma.
Emma Peel: Unutmam. Sen de yalanların yalnızlaştırmaktan başka işe yaramadığını unutma.

18 Ekim 2012 Perşembe

Edgar Allan Poe'yu tanıyor musunuz?

Edgar Allan Poe üzerine çok sayıda inceleme yazılmış, bir miktarı da Türkçeye çevrilmiştir. Kimileri yazarın zorlu ve ender bulunur dönemeçlere sahip hayatına odaklanırken, kimileri de edebi değerini mercek altına alır. Gerçekten de Poe'nun kırk yıllık kısa yaşamı, inanılmaz olaylar ve bu olayların gölgesinde geçen günlerden beklenmeyecek üretkenliktedir. Ufak tefek bedeninin kadlıramayacağı kadar acıyı, alkolü, uyuşturucuyu, kumar borcunu, aşağılanmayı, ezilmeyi ve yok sayılmayı sığdırdığı ömrü, öykü ve şiirin benzersiz ürünleriyle doludur. Bir yandan da, hayatındaki gizem eserlerinin doğal kaynağı olmuştur; yaşamının inişli çıkışlı çeşitliliğini eserinin merkezine oturtabilen, giderek kendi eseri haline gelebilen bir büyük kalemdir Poe.

Poe üzerine en değerli ve zihin açıcı çalışmalardan biri 2010 Ağustos'unda Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi tarafından yayımlandı. İlgi alanı öykü olan Amerikalı akademisyen ve eleştirmen Charles E. May'ın "Edgar Allan Poe - Öykü Üzerine Bir İnceleme" adlı çalışması Hivren Demir-Atay'ın özenli ve konuya hakim çevirisiyle Türkçeye kazandırıldı. Böylesi eserlerde olması gereken (ama her zaman bulamadığımız) kronoloji-kaynakça-dizin konusunda da yayınevini özellikle tebrik etmek gerekiyor.


Charles E. May, üç bölümlük çalışmasının ilk bölümünü "Öykü" türüne, ikinci bölümünü Poe'ya yani "Yazar"a ve son bölümünü de önemli akademisyenlerin 'sağlam' eleştiri metinlerine ayırmış. İlk bölümü, sadece öykü ile ilgilenenlerin değil yazar olsun, okur olsun, kurmaca dünyanın kapılarını aralamak isteyen herkesin okuması gerektiğini düşünüyorum. Özellikle Poe'nun öyküleri üstünden örneklediği 'Parodi ve Oyun' bölümüyle, 'Hakikat ve Kurmaca' bölümü hem zihin açıcı, hem de o bir türlü sorulmaktan vazgeçilmeyen "Bu yazdıklarınızı ne kadarı gerçek?" sorusunun maskesini düşürecek nitelikte.

Detektif öykülerini, polisiyeyi, gerilimi, kara edebiyatı (nasıl tanımlarsanız tanımlayın) sevenler için ise, defalrca okunacak bir bölüm önermek isterim: Mart 1841'de yazılan ve ilk detektif öyküsü olarak bilinen "Morgue Sokağı Cinayeti" öyküsünün çözümlendiği bölüm. Öyküyü bilenler çözümü (yani katilin kim olduğunu) bilirler; okumamış olanların zevkini kaçırmamak için sonunu söylemeyeceğim. Ama öykünün çözümlenmesindeki şu noktayı kitaptan aktarmak isterim: "...bu, Poe'nun mecazi olanı, bire bir ifade etiiği anlama dönüştürmesinin bir başka örneğidir; çünkü gaddarca işlenmiş bir suç genellikle 'hayvanca' ya da 'vahşice' d,ye adlandırılır. Poe, 'suçluyu' hayvan addederek, insandaki hayvanın açığa çıkışı biçimindeki suç mecazının bire bir çevirisini yapmış olur. Suçun nedensizliği, Poe'ya özgü bir araçtır; insanı, gerçekçi bir hareket kaynağını bir kenara bırakmaya ve bütünüyle bağlamsal ya da estetik bir hareket kaynağına odaklanmaya iter."

Modern edebiyatın ve özellikle öykünün yapıtaşlarını anlayabilmenin anahtarlarından biri Poe'nun öykü dünyası. Charles E. May'ın incelemesi de o dünyaya giriş için mükemmel bir anahtar.

16 Ekim 2012 Salı

Korsan kitap alıyor musunuz?

Türkiye Okuma Kültürü Haritası incelendiğinde dikkat çekici verilere ulaşmak olası. Üniversite yıllarında istatistik dersini okurken, kimi düşünsel alanlar için bu sistemlerin çözüm olamadığını görmüş biriyim ama yine de verileri ciddiye almak gerekiyor. "Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürlüğü" tarafından yaptırılan incelemede önemli noktalardan biri internet elbette. Kullanıcıların büyük kısmı internet ile ilişkilerini işyerlerinde sınırlı tutuyor olabilirler. Evlerinde internet bağlantısı olan ve olmayan okurların oranı birbirine çok yakın. %48,97 okurun internet bağlantısı yokken, %51,03 okurun bağlantısı var. Dolayısıyla bu parametre üstünden doğrudan bir ilişki kurmak (okurluğu artırıcı ya da azaltıcı etki açısından) net bir bakış sağlamayacak.

Ama başka bir nokta var: İnternet bağlantılı evlerde korsan kitap alımı daha fazla; böyle bir yönelim var. İlginç... O zaman gelen incelemenin "korsan kitap" ile ilgili bulgularına madde madde bakalım.

1. Araştırmada korsan kitap alımına dair çıkan sonuç şöyle:

%84,16 - Korsan kitap almıyorum.
%14,81 - Korsan kitap alıyorum
%1,03   - Cevap yok

(Bu cevapların içtenliği ile ilgili şüpheler elbette bir kenarda duracak.)

2. Korsan kitap alımı daha çok 15-34 yaş grubunda ve yaşamının büyük bir bölümünü büyükşehirlerde geçiren katılımcılarda görülüyor. (İstanbul'un taşı, toprağı altın ne de olsa...)

3. Korsan kitap alımının daha çok eşinden ayrılmış katılımcılar tarafından tercih ettiği görülüyor. (Neden acaba?)

4. Yüksek gelir grubu daha yüksek oranda korsan kitap alımına yöneliyor. (Vicdan ve iç ahlak, cep şişkinleştikçe sükût ediyor demek ki...)

5. Hanede yaşayan kişi sayısı arttıkça korsan kitap alımı azalıyor. (Bir çeşit iç denetim başlıyor herhalde.)

6. Kamuda yönetici olanlar ve ev kadınları, en az oranda korsan kitap alımı yapan grubu oluşturuyor. (Biri amirinin yakalamasından korkuyor, diğeriyse en çok üretip üretim halkasında görünmediği gibi okuma piramidinde üst sıralarda yer almıyor.)

7. Yılda ortalama 30-40 kitap okuyan katılımcılar korsan kitap alımında daha çok yöneliyor. (Kitapların okura ulaşmasındaki zincirde, fiyatların şişmesine neden olanlar düşünsün bu sonucu.)

Okurun, korsan kitap ile ilişkisi birkaç maddelik bir listeye indirgenemez. Ticari bir konudur. Üstünde düşünmek, tartışmak, konuşmak lazım.

 

15 Ekim 2012 Pazartesi

Birinci Tekil Şahıs.20

Ben bir teneke kutuyum; içine nane şekeri konulacağı günü beklerken, yıllardır tütünden başka şey taşımamış olan.

Yazamamak

* Günlüğünü kendiliğinden üçüncü şahıs olarak tutan Bay Rüya, bu yolla kendi davranışlarını daha iyi yargılayabileceğinin ve bunun ötesinde şurada burada kendisini birinci şahısken olduğundan biraz farklı göstererek ifadelerini baharatlandırdığının farkına varır. Sadece bu baharatın sunulan yemeğin tadını mı kaçıracağını, yoksa tadı tuzu mu olacağını bilmek gerekir.


Yıllar önce İletişim Yayınları'nın arkası gelmeyen minik kitaplarından birinde, Robert Pinget imzalı "Yazamamak"ta okuduğum bu satırlar sıklıkla aklıma gelir. Yazmak-yazamamak ekseninde fragmanlardan, notlardan, iç döküşlerden ve hatta korkusuzca sabuklamalardan mürekkep kitabın bu satırları, benim zaman zaman 'şekerli anlatım' diye tanımladığım, Pinget'nin dilinde 'baharatlanmak' oluveren bir ruh haline götürür düşüncelerimi. Evet, o şeker damakta ağdalı bir tat bırakır, hatta doğru düzgün cümle çıkamaz olur öylesi yapış yapış bir ağızdan ama bir yandan da, anlatının tadı tuzu biraz da o şekerden gelir kimi zaman. Usta işi bir aşçı gibi elin ayarını bilmek gerekir sadece. Yemeğin tadını kaçırmadan ya da tatsız kılmadan tenceredeki karışımı, okura sunabilmek. Genzi yakan bir şeker tortusu yada mideyi delik deşik edecek bir baharat topu olmadan, edebi lezzet dengesini ayarlayabilmek. Ama unutmamak gerekir ki, o lezzet bir noktadan sonra metnin samimiyetini de yok edecektir. Nasıl ki aç kişi kötü bir yemeğe oturmaktansa kuru ekmekle doymayı ercih edebilecekse, edebi lezzete aç okur da, bütün o süsten püsten ırak, sade bir metinde kaybolmak isteyebilir. İsteyecektir.

Yazının başına her oturuşunda duvarlara toslayan Bay Rüya'nın notları, kayboluşları, savruluşları, tekrarları, kaçışları zihin açıcıdır. Şöyle bir not düşer hayatına Bay Rüya: "Esin perisini gıdıklamak. Bu itici ifadeyi kullanmaya cesaret eden herifin parmağını onu kullanmadan kesmemiş olmaları ne yazık." Pinget'nin bu anında hesaplaşmaktan korkmayan üslubu, kısacık anlatıyı daha da değerli kılar. Hep o sadeliğe ve içtenliğe çağırır okurunu kitap. Okurun da yazarını o alana çağırmasını önerir. Edebiyat, içtenlikten uzaklaşıldığı anda, ülser sancıları çektiren bir baharat topu yutturur insana. Öyledir.

Robert Pinget
(1919 - 1997)

"Have a Cigar"ı kim söylüyor?

Hikayeyi bilen bilmiyor. Yine de hatırlatması güzel bir olay.

Pink Floyd, 1975 yılında Abbey Road'da 3 numaralı stüdyoda "Wish You Were Here" albümünü kaydında. Hemen yanda, 2 numaralı stüdyoda da Roy Harper "HQ" isimli albümünü kaydediyor. David Gilmour ve Roger Waters'ın bir şarkının vokali konusundaki uyumsuzluğu, bu "komşu"nun varlığı ile büyümeden halloluyor. Gilmour'a fazla tiz gelen, Waters'ın söyleyişinde istenen sonucu vermeyen bir şarkının yarattığı sorun, yan stüdyodaki harika müzisyenin katılımıyla çözülüyor. Böylece Pink Floyd, "Have a Cigar" şarkısının ana vokalini Roy Harper'a emanet ediyor.

"Wish You Were Here" albümünün oluşum hikayesini anlatan kısa belgesel, bu buluşmanın detaylarından grup üyelerinin Syd Barret'la ilişkisine kadar, önemli ve incelikli detaylar veriyor. Aynı zamanda döneme ve Pink Floyd ruhuna dair kaçırılmaması gereken noktalar var.

Hikayenin kahramanı Roy Harper için ayrı bir dosya açmalı. Ama şimdi bu buluşmadan söz etmişken "Have a Cigar" dinlemek iyi gelecek...


13 Ekim 2012 Cumartesi

“Bendeniz Karga Zarif!”

Murat Yalçın, çoğaltmalara değil azaltmalara değer veren bir yazar. Kalabalığın gürültüsünü fona çekip, bireyin sesini metninin merkezine oturtuyor. Bunu yaparken, klişe tabiriyle mercek altına yatırmıyor o sesi; ya da bir mikroskop incelemesi için lam ile lamelin arasına sıkıştırmıyor. Olabildiğince serbest bırakıyor. Anlatısını sesi özgürleştirerek salıyor gökyüzüne. Dilin içinde ilerletiyor düşüncesini; dilsel özeninin çizdiği rotayla buluyor zihin labirentinden çıkış yolunu. Hoş, o labirentten çıkmak –ve kendisiyle birlikte okurun çıkmasını sağlamak- gibi bir derdi de yok. Yeni öykü kitabı Karga Zarif de işte böylesi bir labirent yolculuğuna davet ediyor okuru.


Bu kez insanın muğlak alanlarına daldırmış kaleminin ucunu Yalçın. Kahkahanın ve gözyaşının birbirine karıştığı bir nehirde yüzdürüyor okurunu. Has edebiyatın gürüldeyen nehrinde kulaç atmaya üşenen okur, suyun debisine kapılıp kendisini bir şelalenin dibinde bulabilir. Ama üşenmeyip, zihnini Murat Yalçın’ın dilden oluşturduğu doğanın varlığına bırakan okur, o nehrin bedenini ve ruhunu nasıl da yıkadığının tanığı olacak. Örneğin “Kanunun Solist Olduğu Gece” öyküsünde, Harputlu dolmuşçunun salyalı ağzının, ömrünün hem şarkısı hem törpüsü olan karısı Şadiye tarafından kıç temizlercesine temizlendiği bir sakata dönüşmesinin cümlelerinde, duracak dünya. Zaten ne diyor Harputlu Rampacı: “Dünya dediğim, artık dönmesi durmuş bir oyuncak. Geçmişin hatrına duruyor, dönmese de.” Daha bu ilk öyküden, bu kitabında farklı bir alanın içine davet ediyor bizi yazar. Hafif Metro Günleri, İma Kılavuzu ya da Şen Saat’in dünyalarıyla kol kola yürüyen Karga Zarif, yaşamın anlamından çok anlamsızlığını sorgulayan/sergileyen duruşuyla, etkisini ilk sayfalarda hissettiriyor. Kimi zaman çevreden merkeze (örneğin “Jorjet ile Jarse” öyküsünde), kimi zaman merkezden çevreye yürüyor (örneğin “Bana Hikâye Anlatma Ya Da Çıkmamış Cana Son El Ateş” öyküsünde). Bu yürüyüş sırasında bir kurmacanın içinde olduğumuzu, okurluğun da yazma eyleminin bir parçası olduğunu hiç unutturmuyor Yalçın. “Mirem” öyküsünde olduğu gibi, noktalama işaretlerini zihin denizinde kaydırıp yokluğa savuracak kadar özgür, italiklerle üst-anlatıyı ya da içsesi dillendirecek kadar paylaşımcı davranıyor. Kaleminin ucunu bir an olsun köreltmiyor: “Hani, nasıl demeli, vezir olmaya giden piyon kararlılığıyla koyuldun yazmaya.”

Zamanı sağından solundan çekiştirip, öykünün kalıbına göre esnetmeyi ya da daraltmayı iyi bilen bir öykücü Murat Yalçın. Karakterlerini dilin ve imlâ ile ima’nın bütün olanaklarını kullanarak yaratıyor. Öyküsünü yazarken sadece ve sadece algının bütün kapılarını açık bırakıyor; bunun çok önemli olduğuna inanıyorum. Oluşan cereyandan çarpan kapılara, üşüyüp titreyenlere aldırmıyor. Böylece hem metnini, hem de okurunu genelgeçer bir edebiyatın öznesi olmaktan uzak tutuyor. Çehov’un ünlü “duvarda asılı tüfeğini”, hem bugüne hem bu coğrafyaya hem de yazma eyleminin bir parçası haline getirirken, ustalıklı okuruyla birlikte şu cümleyi sarf edeceği zamanı/sayfayı bekliyor: "Güle güle geber cancağzım, güle güle..."

Gelelim okuru bir rüyaya davet eden “Habnâme-i Karga Zarif (Bir Düş Etkinliği)” öyküsüne. Yazarın, yazma eylemini ve bu eylemin kaynaklarından bir olan rüyaları sayfalara yaydığı metinleri özellikle severim. Hele de, yazar böylesi bir metinde “olay yeri incelemesi yapan uzman” edasında kalem sallıyorsa. Bir rüyanın hak ettiği kalabalık içinde Borges’den Pessoa’ya, Tomris Uyar’dan Edip Cansever’e, Orhan Pamuk’tan İlhan İrem’e kimler yok ki. Ama rüya karakterlerinin rol dağılımında aslan payı Doğan Hızlan’a düşmüş. Kitabı bitireyaza karşımıza çıkan bu öyküde, Doğan Hızlan’ın “uğurmumlu, uğurdündarlı, uğur böcekli pastanın” mumlarını üfleyip, “Muratçım, bundan böyle kitap ‘üstüne’ yazmak yerine ‘altına’ yazmak diyeceğim; ‘üstüne’ dediğimizde kitap altta kalıyor, sözlerimiz kitaptan önemliymiş de onları kitabın üzerine kolayca boca edebilirmişiz...” dediği bölümü yüksek selse gülerek okuduğumu itiraf etmeliyim.

Murat Yalçın edebiyatını takip edenler “Karga Zarif” ile buluşmakta geç kalmayacaktır. Yeni tanışacakların da bu has edebiyat yolculuğuna bir an önce çıkmasını tavsiye ederim. Son söz kitabın: “Biz istediğimiz kadar tedbirlerle dolduralım kâğıdımızı, arka yüzü takdirlerle dolar: Hayat arkalı önlü okuyor her birimizin kâğıdını. Bu böyle, kim ne derse desin.”

Fotoğraf: Muhsin Akgün

10 Ekim 2012 Çarşamba

Gitaristlerin Wimbledon Kortu

Al Di Meola, özellikle benim de içinde bulunduğum kuşağı derinden etkilemiş gitaristlerden biri. Kendisiyle tanışma mutluluğu yaşadığım, üretken ve zihin açıcı bir müzisyen. Sadece dinleyicileri değil, özellikli tekniğiyle kendisinden sonraki gitaristlere de yol haritası çizmiş bir üstad. Ama kendisi bu etkisinin sonuçlarıyla pek ilgilenmiyor anlaşılan.

Total Guitar dergisine verdiği bir söyleşide "Race With Devil On Spanish Highway"in Steve Vai ve Zakk Wylde gibi gitaristlere ilham veren bir beste olduğu bilgisinden hareketle, bu gitaristler hakkında ne düşünüyorsunuz diye sorulduğunda verdiği cevap ilginç:

"Sözlerime dikkat ederek cevap vermem gerektiğini biliyorum ama politik olmayı da beceremeyeceğim. Sözünü ettiğiniz gitar tarzının hayranı değilim. Bu isimlerin yaptıklarına saygı duyuyorum ve iyi yaptıklarını da biliyorum. Ama sonuçta ortaya dinlemek istediğim tarzda bir müzik çıktığını söyleyemem."

Söyleşide beni asıl etkileyen, hayatımın tüm zamanlarını en çok etkileyen albümlerden biri olan "Friday Night in San Fransisco" ile ilgili söyledikleri oldu. John McLaughlin ve Paco De Lucia ile birlikte, kelimenin tam anlamıyla 'döktürdükleri' albümün oluşumu, öncesi ve sonrası ile ilgili açık sözlü yorumlar yapıyor Al Di Meola. Anlıyoruz ki, sürecin sonunda John MacLaughlin ile aralarındaki sürtüşme dayanılamayacak boyutlara çıkmış.

Bu müthiş gitar üçlüsünün birlikteliği için şöyle diyor: "Başlangıçta tümüyle eğlenceliydi. Ama giderek egolar devreye girdi.  Ortam bir çeşit gitar Wimbledon'ıydı ve McLaughlin hep kazanmak istiyordu. Beni devirmek istediğinin farkındaydım, o da buna izin vermeyeceğimin farkındaydı."

Egolar konusunda açık sözlü bir yorum duymak iyi. Bir yandan da ikilinin gitarlarla oynadığı tenis maçının izleycisi/dinleyicisi olmak durumu var. Sert servisler gibi gitar soloları, falsolu atışlara benzer şaşırtmacalar, nefes kesen melodiler, topu file önüne bırakan bir teknik... Ama bir yandan da o egolara yenik düşen ruhlar. Birlikte üretemeyen hırslı bakışlar. Ezip geçmenin, üstün davranmaya çalışmanın, yok etmenin şehvetine kapılmış dostlar. Üzücü. Çok üzücü.

Tarihi ne olursa olsun, üreticisi nasıl bir ruh haliyle yaratmış olursa olsun sanat yapıtı kalıyor geriye. "Friday Night in San Fransisco" da öylesi bir konser albümü işte. Dinlemekten bıkmayacağım bir albüm.

  

5 Ekim 2012 Cuma

Uzun zamandır okunmayı bekleyen kitaplar listesi

Kimi alındı kütüphanenin bir köşesinde sırasını bekliyor. Kimi henüz alınamadı; alınacaklar listesinde bir madde olarak duruyor. Kimilerinin arka kapağı okundu, birkaç sayfası karıştırıldı. Kimilerinin hakkında çıkan yazılara bakıldı ama etkilenmemek için tam olarak okunmadı. Bazen böyle oluyor işte; uzun zamandır okunmayı bekleyen kitaplar listesi oluşuveriyor. Üstelik giderek büyüyor o liste; örneğin tam bunları yazdığım sırada Yaşar Kemal'in "Çıplak Deniz Çıplak Ada"sı göz kırpmaya başladı bile.

Listenin bir kısmını Fil Uçuşu okurlarıyla paylaşmaya karar verdim. Listedeki bütün kitapları alacak mıyım, okuyabilecek miyim; bilmiyorum. Ama ne olursa olsun paylaşmak güzel. Olur da bu kitaplardan bazılarını okumuş olanlar varsa, yorumlarıyla bana yol gösterebilirler belki. Okur paylaşımı biraz da böyledir; yazmak, konuşmak, çoğalmak, çoğaltmak...

1. Elin Üstünde Gezsin
(İlhan Berk'ten Memet Fuat'a Mektuplar)
Yapı Kredi Yayınları

2. Kızıl Süvariler
(Toplu Öyküler II)
İzak Babel
Can Yayınları

3. Mihman
Akif Kurtuluş
İletişim Yayınları

4. Mutlu Moskova
Andrey Platonov
Çeviren: Günay Çetao Kızılırmak
Metis Yayınları

5. Kar Yağacak
Levi Henriksen
Çeviren: Banu Gürsaler Syvertsen
Yapı Kredi Yayınları

6. Espas
Selma Sancı
Sel Yayınları

7. Etik Nedir?
Fred Feldman
Çeviren: Ferit Burak Aydar
Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi

8. Yitik Baykuş
Azad Ziya Eren
Noktürn Yayınları

9. Lisede Kan ve Cesaret
Kathy Acker
Çeviren: Süha Sertabiboğlu
Sel Yayınları

10. Siyah Koku
Gülayşe Koçak
Yapı Kredi Yayınları

Siirt'in Sırrı: Evin'in hikayesine ortak olma zamanı

"Onu topluma hayırlı bir emo yaptım hocam," diyor Evin, arkadaşlarıyla güreş minderine uzanmış, antrenörüne emo'nun ne menem bir şey olduğunu anlatırken. Gülüşüyor genç sporcular. Bu coğrafyada binlerce sıkıntının, mücadelenin içinde genç olmanın, ergen olmanın, var olmaya çalışmanın omuzları çökerten baskısından uzakta, içtenlikle gülüşüyorlar. İnan Temelkuran ve Kristen Stevens imzalı "Siirt'in Sırrı"nın bir başarısı da burada. Bir yaşama, onun doğal ve içten akışına odaklanırken, büyük sözler söyleme peşine düşmüyor. Ama günün sonunda kocaman bir duygu ve cümle gelip yerleşiyor izleyenin zihnine.

Siirtli milli güreşçi Evin Demirhan’ın hayatına odaklanan bir belgesel "Siirt'in Sırrı". Değil Siirt halkının, neredeyse bir bütün ülkenin haberdar olmadığı, bir sır gibi yaşanan bu hayatın her noktasında gezinen, bunu yaparken sükûnetini hiç bozmayan bir belgesel. Benzersiz bir büyüme hikayesi. O yalnızlığın, tedirginliğin, arayışın, hayallerin içinde on altı yaşındaki bir kızın, Evin'in varolma hikayesi. Kalabalık bir ailede, maddi yokluklara, manevi baskılara rağmen, "her şeye rağmen" var olmanın hikayesi. Antrenmanlar, kamplar, turnuvalar, yengiler, yenilgiler... Kahkahalar ve gözyaşları.Sokaklarında tek başına dolaşamadığı bir şehirde, abilerinin bile bir meslek olarak sürdürmesine karşı çıktığı bir spor dalında Avrupa Şampiyonluğuna ulaşan Evin Demirhan'ın "gerçekliği" bütün izleyenlerin kendi hayat duruşlarını bir kez daha gözden geçirmesine neden olacak güçte.

Bütün bu dediklerimi daha iyi anlamak için, belgeselin fragman görüntülerine bakalım. Evin'in cümleleri, yazılabileceklerden daha güçlü ne de olsa...


Evin'in mücadelesinde önemli noktalar var. Öğreniyoruz ki, Evin 2011'de yeniden Avrupa Şampiyonu olabilirse ilk defa yapılacak Dünya Şampiyonasına da katılacak ve her ikisinde de başarılı olursa, KPSS'ye girmeden öğretmen olarak atanma hakkı kazanacak. Belgesel boyunca bu mücadelenin yakından tanığı oluyoruz. Bu tanıklığı sağlayan İnan Temelkuran - Kristen Stevens'a özellikle teşekkür etmek gerekiyor. Belgeseli izledikten sonra futbola odaklanmış spor algımızı da gözden geçireceğimiz ortada. Gerçekten de spor nedir, sporda başarı nedir, bayrakların yarıştığı bir arenada bireyin yeri nedir?

Belgeselin Türkiye'deki ilk gösterimi Adana Altın Koza Film Festivali'nde yapıldı. "Siirt'in Sırrı" ödül gecesinden önemli ve ekibi mutlu eden ödüllerle ayrıldı. Adana'ya annesi ve kardeşleriyle gelen Evin Demirhan, jürinin özel ödülünü almak için sahneye çıktığında, neredeyse bütün salon ayaktaydı. Alkışlar susmak bilmedi. Biz de NTV ekibi olarak ödüllerin verilmesinden önce filmin yönetmenlerinden İnan Temelkuran ve Evin Demirhan'ı canlı yayına aldık. Sohbet sırasında İnan'dan öyle şeyler öğrendik ki ağzımız açık kaldı: Devletin amatör branşlardaki bu sporculara bağladığı 300 liralık maaşı kestiğini öğrendiğimizde hepimizin kanı çekildi.


Bu büyük yürekle tanışmanın hayranlığını ölümsüzleştirmek istedik. Ekip olarak, festival boyunca sadece bir kare fotoğraf çektirdik; Evin Demirhan'la. (Soldan sağa; Emrah Kolukısa, Evin Demirhan, ben, Gökhan Kalan.)

Siirt'in Sırrı'nı ne yapıp edip izleyin. Evin'in hikayesine ortak olun. O hikayenin açacağı çok kapı var. O kapıların ardında ne olduğunu öğrenmek isteyenlere...

4 Ekim 2012 Perşembe

O esnada başka bir yerde...

...Bertolt Brecht, hastabakıcı olarak görev yaptığı savaştan geriye kalan ceset, korku ve ölüm kokularının sindiği bir hayata cevap olarak "Gelen Savaş" şiirinin dizelerini düşünmektedir.


Gelen Savaş

Bu gelen ilk savaş değil.
Çok savaş oldu bundan önce.
Bittiği gün en son savaş
bir yanda yenilenler vardı gene,
bir yanda yenenler vardı.
Yenilenlerin yanında
kırılıyordu halk açlıktan.
Yenenlerin yanında
halk açlıktan kırılıyordu.

Çeviri: A.Kadir - A.Bezirci (Halkın Ekmeği, Yazko Yayınları, 1982)

3 Ekim 2012 Çarşamba

Lizst, Paganini’yi Kıskanırsa

Mozart, gerçekten de Sihirli Flüt operasıyla, Viyana locasının bir üyesi olduğu masonların gizli tutmak için ellerinden geleni yaptıkları kabul merasiminin sırlarını ifşa etmiş ve bunun bedelini "biraderleri" tarafından zehirlenerek mi ödemişti? Yoksa zehirlenme ipinin diğer ucunu tutan kişi, saray bestecisi ve imparatorluk orkestrasının şefi olan efsanevi Antonio Salieri miydi? Ama unutmamalı ki listede Salieri'den daha güçlü bir isim var: Zehrin vücuda aylara yayılan bir zaman diliminde, azar azar verildiği düşünülecek olursa en güçlü şüphelinin karısı Constanze Mozart olması kaçınılmaz. Peki gerçekten de Mozart'ı kim öldürdü?

Mozart

Alman yazar Ernst Wilhelm Heine, okurun merakını çekecek bu soruyu kitabının adı yapmış: "Mozart'ı Kim Öldürdü? Haydn'ın Kafasını Kim Kesti?" Adıyla, içeriğiyle, akıcı çevirisiyle, kolay ve hızlı okunurluluğuyla her an cebinizde, çantanızda taşıyabileceğiniz, kimi zaman şaşırarak kimi zaman da tebessümle sayfalarını çevireceğiniz bir kitap.

Heine, dönemin kimi dinamiklerini, satır arasına sıkışmış gerçekleri, bunca yıldır ortaya atılan farklı savları, olaylarda rolü olanların kişilikleriyle ilgili notları sayfalara yayarak, ilk anda basit görünen ama giderek derinleşen bir oyuna davet ediyor okuru: Hem detektif, hem savcı hem de yargıç olduğumuz bir iz sürme oyunu. İşte bu noktada keyifli okumayı sağlayan önemli bir üslup tercihi var yazarın. Sözünü ettiği ünlü isimlerin dramlarıyla, okur arasındaki mesafeyi o kadar kısaltıyor ki, bir süre sonra sanki kendi hayatınızın ve ölümünüzün gizemini çözmeye çalışırken buluyorsunuz kendinizi.

Kimi zaman da bu mesafeyi kısaltırken, fazlasıyla taraf tutuyor. Ama açıkçası, böylesi bir keyif okumasında, bu taraftarlık sorun olmuyor. Joseph Haydn'ın kafasının kesilmesi meselesinde olduğu gibi, kimi metinlerinde de, polisiye bir sırrın peşinde değil, bilinen ama göz ardı edilmiş bir gerçeğin izlerinde yürüyor. Haydn'ın ilginç gömülme hikayesi biz okurları Nepomuk Peter adlı ilginç isimli adamla ve akıl almaz bir macerayla tanıştırıyor. Bu karakterin hikayesine şaşırmamak elde değil.


Ama bence kitabın en önemli katkısı, yeni okumalara ve araştırmalara kapı açması. Örneğin "Paganini Neden Sustu?" bölümünde sahne alan Franz List'in , bu büyük keman dehasına olan nefretinin arkasında nasıl bir ruh hali olduğunu merak etmeden duramıyor okur. Öylesine bir nefret ki bu, Paganini'nin sol teli üstündeki efsanevi maharetiyle ilgili dedikodular üretmekten geri kalmıyor Franz Lizst. İşi, bu telin Paganini'nin boğarak öldürdüğü sevgilisinin bağırsağından burarak yaptığını söyleyecek kadar ileri götürüyor. İşte bunun gibi yan hikayeler, müzik dünyasını merkeze alan kitap sayesinde, Aydınlanma Çağı'nın farklı okumalarını yapmak konusunda hareketlendiriyor okuru. Daha da ötesi, farklı disiplinlerden isimlerin izini sürmek konusunda meraklandırıyor, heveslendiriyor. Yeri gelmişken kişisel bir not düşeyim: Edebiyat dünyasının gizemli ve polisiye öykülerinin sıralandığı kitaplar vardır, ama böylesi kolay ve derli toplu bir okumayı o çerçevede de görmek isterdim. Sadece Edgar Allan Poe'nun gizemlerle dolu hayatının 'dava dosyası'nı okuma fikri bile yeterince heyecan verici değil mi?

Berlioz ve Paganini

Açıkçası kitapta çözüme muhtaç ana hikayeden öte yan hikayelerin sarsıcılığına vurulduğumu söylemeliyim. Berlioz'un tekrar doğuşunu sağlayan ve bunu yaparken belki de Halkla İlişkiler'i keşfeden Bertin'in adını öğrenmek gibi. Ya da Çaykovski'yi neredeyse elleriyle ölüme yollayan Başsavcı Nikolay Yakobi'nin hikayesi gibi. Bir de hüzün dolu vedasıyla, tutkusunun en simgesel karşılığında ölüm yolculuğuna çıkan Isadora Duncan'ın hikayesi var ki, okurun zihninden bir daha silinmeyeceği kesin.

Isadora Duncan

"Mozart'ı Kim Öldürdü? Haydn'ın Kafasını Kim Kesti?" Can Yayınları Kırkmerak dizisinin diğer kitapları gibi rahat ve akılda kalıcı bir okuma yolculuğu vaat ediyor okurlara. Özellikle yoğun bir okuma temposu içinde soluklanmak isteyenlere önerilir.