22 Eylül 2012 Cumartesi

Babamın Sesi: Hatırlamak acıtır...

Adı  bir gecede Basé'den Asiye'ye dönüştürülen o yıkılmaz kadının, telefonu her açışında "Hasan!" deyişi kulaklarımızdan nasıl gidecek. O ses, bizim de bu coğrafyaya dair hafızamızı oluşturmayacak mı? Olayların, görüntülerin, haberlerin, gerçeklerin yok edildiği bir yaşam alanında, belki de bizi kurtaracak olan, o seslerin yarattığı hafıza. Sesler, unutulmaz.


Orhan Eskiköy ve Zeynel Doğan imzalı "Babamın Sesi" bu hafızanın peşinde koşuyor işte. Kararlı adımlarla, engebeli bir yolda ilerlerdiğini bilerek, acıya-acıtanlara inat, kararlılıkla sürdürüyor koşusunu. Filmin kendi internet sitesinde yer alan hikayesini aynen paylaşıyorum:

Basê Elbistan'da yalnız başına yaşar. Hayatındaki tek beklentisi büyük oğlu Hasan'ın evine dönüp herkes gibi bir hayat kurmasıdır. Eve gelen sessiz telefonların Hasan'dan geldiğine inanmaktadır. Aynı günlerde Diyarbakır'da yaşayan küçük oğlu Mehmet baba olacağının haberini alır. Yeni bir eve taşınır. Eşyaların arasında babasına gönderilmek üzere kaydedilmiş annesinin ve kendi çocukluk sesinin olduğu bir kaset bulur. Mehmet babasının kaydettiği kasetleri bulmak ve annesini Diyarbakır'da yaşamaya ikna etmek için Elbistan'a gider.

Mehmet annesini Hasan'dan başka bir şey düşünmez halde bulduğunda yavaş yavaş onun dünyasına girmeye başlar. Base'nin yapmayı istediği tamiratları; bahçe işlerini yapar. Bir yandan da babasının gönderdiği kasetleri arar. Ancak Basê, geriye kalan kaset olmadığını söyleyerek Mehmet'i kasetlerin varlığından uzaklaştırmak istese de bunu başaramaz.

Mehmet kasetleri ararken ailesiyle ilgili bilmediklerini öğrenmeye başlayacaktır.

"İki Dil Bir Bavul"un Zülküf'ü büyümüştür artık. O Zülküf önündeki iki yoldan birini seçecektir. Zülküf'ün öğretmeniyle ve hayatla ilişkisinde oluşan ılımlı iklim, yerini giderek sertleşen rüzgarlara bıraktığında, yıkımın derecesi de artıyor. Belki de o yüzden, "Babamın Sesi"nin Mehmet'i, "İki Dil Bir Bavul"un umut veren okulunun penceresinden baktığında, yıkılmış-terk edilmiş bir sınıf görüyor. Kirlenmiş-kirletilmiş bir camın arkasından görülen sınıfın hali, o yitirilmiş hafızayı daha iyi anlamamızı sağlayacaktır, sağlamalıdır. Hatırlamaya ihtiyacımız var; hala insanız diyebilmek için elimizdeki tek güç bu belki de. Hatırlamak.

"Babamın Sesi" izlenmesi, konuşulması gereken bir film. Bu topraklarda yaşanan katliamlarla yüzleşmek ve hesaplaşmak için izlememiz gereken bir film. İnsan olmanın coğrafyasının olmadığını anlamamız için izlememiz gereken bir film. Bir babanın, baba olmak çabasını anlamak için bile algımızın kapılarını açmamızı gerektiren bir film.

Son sözü Orhan Eskiköy'e bırakıyorum: "Hatırlamak acıtır, ama aynı zamanda geleceğinizi kurtarır."

18 Eylül 2012 Salı

Şimdiki Zaman: Hüzün, ortak bir hikayedir

Mina'ya fal baktıran bir kadın der ki, "Hep ben adım attım zaten, millet hem suçlu hem güçlü." Birileri diğerlerine adım atar, diğerleri başka yöne ilerler. Oysa, yürüdüğümüz yönde, adım attığımız mesafede sabit dursun dünya isteriz. Dursun, kıpırdamasın. O dursun ki, bizim binbir emekle attığımız her adım, daha net şekilde ulaşsın hedefine. Hedefler. Beklentiler. Her adımda yaklaşmak. Her adımda uzaklaçmak. Kaçmak...


O bitmeyen kaçış arzusunun hüzünklü yüzü Mina. Baktığı her falda, fincandan kazıyıp gökyüzüne saldığı her telvede, kendi hikayesini bir kez daha temize çekiyor. Aşklarını, umutlarını, başarabildiklerini, başaramadıklarını... Anlattığımız her hikayede, önce kendi içimize baktığımızı fincan fincan anlatıyor bize. Anlattığı her hikayede, kendi ruhunda bir mevsim temizliğine girmiş olduğunun farkında aslında. Yeni bir hikayeye yer açıyor; biliyor ki o hikayelerin çoğlamasına ihtiyacımız var. Ve biliyor ki ruhumuzun yükü o kadar ağır ki, yeni bir hikayeyi taşıyacak gücümüz kalmıyor çoğu zaman. O zaman zorlaşıyor hayat; hikayelere yer kalmayınca, hikayeler azalınca.

Baktığı her falda, yeni bir yüzü kendi yüzü kılıyor Mina. Çünkü biliyor ki, hüzün ortak bir hikayedir.


Belmin Söylemez imzalı "Şimdiki Zaman" izleyicisini de kendi hikayesini temize çekmeye davet ediyor. Sanem Öge'nin etkileyici oyunculuğuyla vücut bulan Mina, yeni hikayelere ihtiyacımız olduğunu hatırlatıyor bize. Hem yeni hikayelere ihtiyacımız var, hem de o ortak hikayenin bir parçası olduğumuzu hatırlamaya.

İzledikten sonra bir sevdiğinizle Türk kahvesi içmeyi unutmayın. Yakışır!

11 Eylül 2012 Salı

Çin Daması: Bedenin Huzursuzluğu



Mario Bellatin, kurduğu dünyayı, olayların hızlı ve tedirgin edici akışına emanet eden bir yazar. Öncelikle süslemelerden, dil oyunlarından, kurgu cambazlıklarından uzak bir okuma alanı içine davet diyor okurunu. Öyle hızlı bir tempoda, ardı ardına diziyor ki olayları, okur bir süre sonra, sanki basit bir el hareketiyle, öylesine devet edilmiş olduğu bu dünyanın bir parçası, hatta giderek tutsağı olmaya başlıyor. Yazarın anlatı gücü de bu noktada devreye giriyor zaten. Basitin çekiciliğine hapsediyor okurunu. Sayfaları hızla çevirmeye, olay akışının hızında bir okuma maratonunda koşmaya başlıyor okur.


'Çin Daması' da böylesi bir kitap işte. Bir roman ya da bir anlatı; her ne derseniz deyin. Ben-anlatıcımız elli sekiz yaşında bir jinekolog. İşinde başarılı, iyi kazançlı bu adamın, dışarıdan bakınca sıradan gibi görünen yaşamı, sayfalar çevrildikçe, tuhaflıklar evreninde bir girdap etkisi yaratıyor. Yaklaşık altmış sayfalık bu kitabın, olay örgisi ile daha fazla sır vermeyeceğim. Ama kısa ve diz cümlelerle yaratılan bu evrende atılan her adımın daha tedirgin edici olduğunu söylemeliyim.

1960 doğumlu bir yazarmış Bellatin. Daha önce okumamıştım. Oysa 'Güzellik Salonu' isimli romanı yine Notos Kitap tarafından yayımlanmış. Bu kitabının girişindeki kısa biyografisinde, yazı dilinin Samuel Beckett'le kıyaslandığı, adının David Cronenberg ve Frida Kahlo'yla anıldığı notu var. İlk kısma pek katılamsam da ikinci kısım yabana atılmayacak bir tespit kaınmca. Adının bu isimlerle anılmasında, sakat olan kolunu sergileyiş biçimlerinin de rolü olsa gerek. İnsan-makine sarkacının orta yerinde salınmak, üç ismin bedenle olan ilişkisinde kalıcı bir komşuluk ilişkisi sağlıyor. Dolayısıyla okur, Bellatin'i okuduktan sonra Cronenberg'in filmlerini yeniden izlemek, Kahlo'nun tablolarına başka bir bakış açısıyla bakmak isteği duyuyor.


Çin Daması, İspanyolca edebiyatın son yıllarda çokça konuşulan bir ismiyle tanışmak isteyenler için iyi bir fırsat.

Birinci Tekil Şahıs.19


Ben bir kütüphane rafıyım; yıllardır yeni bir misafire merhaba demeden, aynı kitapların ağırılığıyla yaşayan.

Sonbahar için üç albüm önerisi...

1. Ry Cooder / Election Special

Dünya onu hep tanıyordu ama Türkiye'de özellikle Buena Vista Social Club'dan sonra tanınır oldu. Aslında Ry Cooder deyince, olağanüstü bir müzikal arkeologdan söz ediyoruz. Davul setinin başına oğlu Joachim Cooder'ın oturduğu bu albümde yine araştırmacı tonları ve politik kimliğiyle, araşatırmayı seven bir Ry Cooder var. Sanki sol eli deneyler yapmak isterken, sağ eli hep gelenekselden uzaklaşma diyor gibi. "Guantanamo", "Cold Cold Feeling" ve Arnold McCuller vokaliyle "Take Your Hands Off It"e dikkat.


2. Sun Kil Moon / Among The Leaves

Aslında yaz başından beri dinlediğim bir albüm. Red House Painters ile tanıştığım ve sonrasında da hep takip ettiğim Mark Kozelek, sakin kumaş parçalarının üstüne tedirgin edici teğeller atmaya devam ediyor. Daha giriş şarkısıyla -hatta şarkının adını okuduğunuzda- o teğelleri tek tek çözmek isteyeceğiniz bir albüm: "I Know It Sounds Pathetic But That Was The Greatest Night Of My Life"


3. John Murry / The Graceless Age

Benzer yolda ilerleyen bir albüm. Benim için de yeni bir keşif alanı. Bir yanıyla içe dönmek isteyen, bir yanıyla da kalabalık bir his veren şarkılar. Açılış şarkısı "The Ballad Of The Pijama Kid" başta olmak üzere dikkat çekici pekçok şarkı var.

Sözlük.41

P

PUL BİBER: İnsan desen insan değil, hayvan desen hayvan değil, öyle bir mahlukattır gemideki kaçak yolcu. Korkmamak, tedirgin olmamak ne mümkün... Öyledir zaten gemi adamı olmak; sağa dönsen tedirginlik, sola dönsen korku. Ne sinirler dayanır böylesi bir yaşama, ne mideler. Kemal Kaptan'ın uyarısına rağmen, çorba kaşığını pul biber kasesine daldırıp, mercimek çorbasını kızıla boyar Hamit. Acı bile, lezzetsiz olmasından iyidir hem yemeğin, hem hayatın. Ve unutmamalı ki, acı acıyla sökülür. Cemil Kavukçu, "Aynadaki Zaman"ın iki ayrı öyküsünde, ayrı kaşık ölçüleriyle döktürür pul biberi çorbalara. 'Yolcu'nun tekinsiz atmosferinde çorba kaşığı ile dökülen pul biber, 'Mindos Kayalıkları'nın içedönük aşkında çay kaşığıyla serpilir...
(Cemil Kavukçu, Yolcu)


4 Eylül 2012 Salı

Bir Kapıdan Gireceksin

Karin Karakaşlı, "içinde debelendiğimiz fasit dairenin tarifi" olarak nitelediği film Çoğunluk ile ilgili yazısında, hayatını, susturulmuş toplumun ve bastırılmış bireyin dramına adamış olan yazar ve şair Ingeborg Bachmann'ın, Maline romanından önemli bir alıntı yapıyor: "Evet, yoksa kuşku mu duyuyorsunuz bundan? Bu sözde uygar dünyada, görünüşte uygar davranan insanlar arasında, gerçekte sürekli bir savaşın egemenliğinden kuşku mu duyuyorsunuz? İnsanların birbirlerini ağır ağır öldürmekte olduklarına nanmıyor musunuz? Kimi zaman herkes açık ve seçik görebiliyor bu gerçeği, ama uzun zaman parçaları boyunca da insanlar yine belli bir dinginlik içerisinde yaşayıp gidiyorlar; küçük yaralarıyla, yaralanmalarıyla birlikte ve aslında yaşanabiliyor bunlarla... İnsanın gerçek ölümü, hastalıklardan değildir, insanın insana yaptıklarındandır."


Seren Yüce'nin çok beğendiğim, etkileyici filmini Bachmann üzerinden okumak, Karin Karakaşlı gibi usta bir yazar ve aydının bana katkısıdır. Etkileyici, zihne raptiyeyle tutturulmuş bir not bu. İnsanın insana ettiğini bir sisteme dönüştürünce, adına faşizm diyeceğimizi, Çoğunluk'un baş kararkteri Mertkan üzerinden anlatan bir not.

Karin Karakaşlı'nın metni, sözünü edeceğim kitabın zihin açıcılığına bir örnek sadece. Umut Tümay Arslan'ın hazırladığı ve kitaptaki beş bölümüm sunuş metinlerini yazdığı "Bir Kapıdan Gireceksin - Türkiye Sineması Üzerine Denemeler" benzersiz metinleriyle yakın dönem Türkiye sinemasını anlamak, anlamlandırmak ve kişisel yorumlar için alt-metinler oluşturabilmek için mükemmel bir bütün sunuyor okurlara. Elimizdeki Yeşim Tabak, Bülent Diken, Meltem Gürle, Barış Engin Aksoy, Asuman Suner, Mithat Sancar, Fırat Yücel, Fatih Özgüven, Boğaç Ergene, Nejat Ulusay, Karin Karakaşlı, Feride Çiçekoğlu, Nazan Maksudyan, Ebru Çiğdem Thwaites, Mesut Yeğen, Meltem Ahıska, Özlem Köksal, Sema Kaygusuz ve Umut Tümay Arslan'dan oluşan on dokuz yazarlık bir koronun, yeni dönem Türkiye sineması üzerine farklı bakış açılarıyla seslerini yükselttikleri bir kitap. Kimi filmleri birden çok makalenin öznesi olurken kimi filmlere rastlayamamak da bütüne gölge düşürmüyor bence. Örneğin Karin Karakaşlı'nın metni ile Ebru Çiğdem Thwaites ve Meltem Ahıska'nın Çoğunluk makalelerini paralel okumak özel bir zihin açma deneyimi yaşatıyor okura.


Umut Tümay Arslan'ın yine Metis Yayınları'ndan yayımlanmış iki değerli kitabı "Mazi Kabrinin Hortlakları" ve "Bu Kâbuslar Neden Cemil?" ile birlikte "Bir Kapıdan Gireceksin" her sinemaseverin kitaplığında olması gereken önemli bir çalışma. İlgilenenlere duyurulur...

3 Eylül 2012 Pazartesi

Kendinden Gitarlı Adam: Süleyman Bağcıoğlu

Söyleşi: Kübra Ceviz – Ersin Embel
(Gazete Solfasol, Eylül 2011)

Bu söyleşi Ankara'da yayımlanan Solfasol isimli bir amatör gazeteden geliyor. Söyleşiyi yapanlar Kübra Ceviz ve Ersin Embel. Sağ olsunlar ricamı kırmadılar ve söyleşiyi Fil Uçuşu'nda paylaşmama izin verdiler.

Peki neden bu söyleşiyi Fil Uçuşu'na koymak istedim. Yolu Ankara'dan geçip de Süleyman Bağcıoğlu'nu bir kez dinlemiş herkes anlayacaktır beni. Bu coğrafyanın en değerli gitaristlerinden birinden söz ediyoruz. Çok dinlemişliğim vardır. Sadece dinlemek de değil; birlikte büyülü-buğulu geceler geçirmişizdir. Ankara'dan İstanbul'a savrulduğum yıllardan beri, orada kalan parçalarımdan biridir Süleyman Ağabey. Kübra ve Ersin o kadar önemli bir iş yapmışlar ki, alkışlıyorum. Anlayacağınız bu söyleşiyi hem geçmişime özlemden hem de Süleyman Bağcıoğlu'na saygımdan paylaşıyorum.

İşte adı da yaptığı gibi güzel gazete Solfasol'dan, noktasına virgülüne dokunamdan Süleyman Bağcıoğlu söyleşisi.


Kulağımızı kentin sesine kapatıp yürüdüğümüz sokaklarda birileri bizim kendimize sakladığımız “hey you” ları çalıyor, söylüyor. Biz de kulaklığımızı biraz olsun çıkarıp bu sesin peşin düştük. Ankara’da Pink Floyd denince ilk onun ismi telaffuz ediliyor. 9 yaşında gitar çalmaya başlayan ve Ankara’da 80’li yıllardan beri gecelere “Shine On You Crazy Diamond” ritmini veren isimlerden bir kuşağın temsilcisi. Gitar virtüözü; Blues Express, In Rock ve Kendinden Prensli At gurupları ile de bildiğimiz Ankaralı Gitarist Süleyman Bağcıoğlu ile Arjantin Caddesi’nde, rock-blues geleneğini yaşatan Ruhi Bey’de sizler için söyleştik.


K- Aslında belli bir takipçi kitleniz var ama hakkınızda pek bir bilgi yok. Solfasol için kendinizi anlatabilir misiniz? Neden Ankara'dasınız? Kabataş Erkek Lisesi mezunusunuz bildiğimiz kadarıyla, İstanbul- Ankara hikâyesi nedir?

S- Amasya doğumluyum, babam orada hâkimdi, 3 yaşımda Ankara'ya gelmişiz. 53 yıldır Ankara'dayım. Liseye kadar da Ankara'daydım. Çankaya Lisesi sonra Kabataş Lisesi'nde yatılı okudum. Karnem zayıf olunca oraya gönderdiler. İyi ki göndermişler, oranın iyi zamanlarına denk geldim. Orada zorlu ama çok güzel senelerim geçti.

E- Müziğe orada mı başladınız?

S- Hayır, Ankara'da ağabeyimden (Murat Bağcıoğlu) görüp gitara başladım 9 yaşımda. O okula gidince gizli gizli onun gitarını çalıyordum. 65 senelerinde Türkiye'de dışarıdan bir kültür akımı vardı, biz ondan etkilendik. Plaklar geliyordu dışarıdan.

K- Kimleri dinliyordunuz o yıllarda?

S-İlk Shadows vardı, Beatles, The Rolling Stones vardı, onları dinliyorduk.

E- İyi enstrüman bulabiliyor muydunuz?

S- O zamanlar İspanyol gitarı vardı, akustik. Sonra elektrik gitara geçtiğimiz zaman ince “mi” telini bulamıyorduk saz teli takıyorduk mecburen.

E- Gitar demişken, sizin yıllardır kullandığınız Fender Stratocaster pek meşhurdur, nedir bu Stratınızın hikayesi?

S- Onu ben kendim yaptım. İsveç'te müzik yapan bir arkadaşım 1980 senesinde Ankara'daydı. Bana bir gitar sapı verdi, gitar yapmam için. Tokai sapı, Japon.. O zamanlarda beraber çaldığımız basgitarcı arkadaşım Arın Yüceler ile beraber karar verdik yapmaya. O, eski bir akça kütük bulmuş, muhteşemdi. Ondan ben gitarımın gövdesini yaptım, Arın da bas gövdesi yaptı. Şansıma çok güzel tuttu. 82'de yaptım, 83'de çalmaya başladım. 20 sene bütün manyetikleri denedim. Manyetiklerin ağaçla uyuşma durumu önemlidir. Son halinden memnunum, tamamdır.

E- Bunu sormamın nedeni şu: Gitarla ilgilenenler hak verecektir, gitar alınacaksa mutlaka Amerikan olmalı, orijinal olmalı diye düşünülür halbuki markasız bir gitarla da iyi işler yapılabilir.

S- Tabi, 90'ların başına kadar Gibson ve Fender markaları güzel üretiyordu. Sonrasında bu markaların gitar yapımı için kullandığı orman bitti. Ağaçlar kurumamış ve iyi çıkmadı, işçilik ucuz olunca da kötü işler çıktı. Geçen senenin başından beri tekrar güzel gitarlar var ama ben hala verilen paranın markaya verildiğini düşünüyorum. Çin'den bile iyi gitar çıkıyor. İlla ki marka olması zorunlu değil. Gitar çalmadan, denenmeden alınmaz. Markasız bir gitar da çok güzel çıkabilir.

E- Çaldığınız mekânlara geçelim. Ankara'da ilk zamanlarda Balgat’taki Amerikan Üssü'nde çalıyormuşsunuz?

S- Profesyonel anlamda öyleydi, ondan önce de Amerikan Kültür Derneği'nde konserler oluyordu. İki üç ayda bir oluyordu. O zamanlar barlar yoktu, çalacak bir mekan yoktu, Amerikan üssünde çalıyordum. 80'li yılların başıydı. Dinleyiciler, Amerikalı askerlerdi, dışarıdan Türk giremiyordu, sadece misafirlerimiz vardı. Sonra ilk Siyah Beyaz'da başladık. Arın ve Cemal Atahan vardı. Davul yoktu. Cemal hem vokalistti hem tumba çalıyordu. İlk live müzik Ankara'da orada başladı bizimle. Bir sene sonra A-Bar oldu, Farabi'nin oradaydı. Bir sene sonra oranın sahipleri F34A diye diskotek açtılar

E- Bu mekânların açılmaları nasıl karşılandı? Ankara aç mıydı böyle mekânlara?

S- Tabii ki, zaten Siyah Beyaz, resim galerisiydi. Sahibi ile Cemal çok iyi arkadaşlardı, Cemal'in fikri ile çalmaya başladık 84 yılında. Haftada iki gün çalıyorduk, Şili meydanına kadar kuyruk oluyordu. İlk bir sene acayip bir talep vardı. A-bar bir sene sonra patladı, 85-86 yılı gibi. Orada da haftada iki gün çalıyorduk, 300-400 kişi oluyordu. Ve içeride bir tane yanlış adam yoktu. Çok güzeldi. Şimdi ile uzaktan yakından alakası yok.

E- Siz o yıllara tanıklık ettiniz, biz de merak ediyoruz; Ankara'da 80'li yıllardan itibaren müzik hayatı nasıl bir yönde değişti?

S- Her taraf rock veya blues olsun diye düşünen bir manyak değilim, ama tersi olarak her şey tek tip olmaya başladı. Müzik, eğlence, düşünce tarzı, mekânlar tek tip. Eskiden de sponsorlar vardı ama içerisinin tefrişine karışmazdı. Mekânların dekorasyonu bile standart şimdi, sanki hepsinin sahibi bir. Bir kere mekân sahipleri buna sahip çıkmalı. Ucube mekânlar ortaya çıktı.


E- Sakarya'nın Sakarya olduğuna da tanıklık etmişsinizdir. Önceleri klasik rock cuma-cumartesi akşamları olurdu, sonra 2000'lerde kırılma noktası oldu. Sonra alternatif rock çıktı ve pop'a döndü. Ruhi Bey bu geleneği yaşatıyor sanırım.

S- Evet, Ruhi Bey'in sahibi ile kafalarımız uyuşuyor. Aynı jenerasyondayız. Biz kara kara nerede çalacağımızı düşünüyorduk. Burası hem live müzik hem dj müziğinde çok iyi. Hiçbir yerde bu dj müziği çalınmıyordur, eminim. Bu müzik zaten müşterinin kalitesini de belirliyor. Ama kimse bunu düşünmüyor, hangi grup revaçtaysa onu getirelim anlayışı var. Bu yanlış, sen önce bir ambiyans yarat sonra gelen müşteriye gece çorba servisi yapıyormuş gibi live müzik sunacaksın. Karakterin olmalı. Her tür müziği yansıtacak mekânlar olmalı, seçme şansımız olmalı. Ama yok. Bizim seçme şansımız yok.

K- Gittiğiniz, sevdiğiniz mekânları soralım yeri gelmişken?

S- Zodiac ve James Cook'a gidiyorum. Çalınan müzikler ve gelen insanlar yüzünden tercih ediyorum. Eğlenceli müzik diye bir şey çıkardılar, kavramlar tek tip oldu. Eğlenceli müzik herkese göre değişir. Kimisi Bach dinleyerek eğlenir, kimi başka. İnsanların beynini tek tip hale getirip eğlenceli müzik, eller havaya, pop müzik oldu.

E- Bir virtüöz diyebiliriz size, peki ulusal ölçekte insanların sizi tanıması için albüm, beste çalışmaları neden olmadı, ya da olacak mı?

S- Estağfurullah, ben besteci değilim, çalgıcıyım, yani yorumcu. Besteci olsaydım, şimdiye kadar çıkardı. Albüm için kendime ait bir müziğim olmalı, çaldığım parçaların orjinalleri var. Böyle olmaktan gocunmuyorum, ben buyum. Bunu seviyorum. İnsanlar hep soruyor beste işini. Ama yok.

E- Sizin gibi iyi çalan biri hemen eline mikrofonu alabilir, albüm yapmaya girişebilir, bir sürü örneği var. Bu sizin tevazunuz.

S- Bu kişisel bir durum, ben çok ince eleyip sıkı dokuduğum için bunu yapamam. Kendimi mukayese ettiğim bir tarz, bir çizgi var, orası var. Kalsın yerinde diyorum. Belki de yanlış yaptım. Kafa yordum buna aslında ama bir şeyler olsaydı çıkardı şimdiye. Beatles'a bak, dünyanın en büyük bestecileri, 17-18 yaşlarında bunu yaptılar.

K- Buradan "Kendinden Prensli At" ve öncesine, sizin çaldığınız gruplara geçebiliriz?

S- Lisede, Liselerarası Milli Eğitim Müzik Yarışması’na katılmıştık, Ankara'ya döndükten sonra Parthenogenesis Music diye bir gurubumuz vardı. Gitar, davul, trombone vardı. Hatta Cumhuriyet Halk Partisi millet vekili Emrehan Halıcı davulcumuzdu. 73'ten beri arkadaşız, onunla çaldık çok. Vokal yoktu, enstrümanteldi. Son 5 yıldır festivallere ön ayak oluyor hatta. Sonra Amerikan Kültür Derneği salonunu açıyordu bize orda çalıyorduk. Üç dört ayda bir konser etkinlikleri oluyordu. Abimle Çalarsaat grubunu kurduk. Abim, ben, Kemal Çiftçi, Ali Aktan, davulda Nusret Gündüz. İki sene o grup devam etti. Sonra Cemal ile bir araya geldik, The Gang'i kurduk ve Siyah Beyaz'da çalmaya başladık, sonra A-Bar. Ben bu arada Turizm Bakanlığı'nda 7 sene memurluk yaptım. Son iki senesinde Turizm Bankası'na geçtim, beni Beldibi'ne gönderdiler. Bu iki sene boşluk oldu bende. 1989'da istifa ettim, Graffiti'yı açtık. Ortaklardan biriyim. Sadece çalmak istedim, işletme sahipliği bambaşka bir şey. Bu nedenle devrettim. 91'de Dog Bar ?? açıldı Çankaya'da, The Gang olarak çaldık, 94'te Menhattan'da çalıyorduk. 3-4 yıl sonra Blues Express, sonra In Rock kuruldu. İlk ismi Project'ti. Klavyecimiz diretti ama hiçbirimiz ismimizi sevmiyoruz ama değiştiremiyoruz.Yapıştı kaldı. Kendinden Prensli At'ı seviyorum mesela. O grupla iki sene çaldık ama yer bulamadık, kendi halinde duruyor.


E- Müzikle devam edelim, enstrüman bulmak yetmiyor, bir de bunun bakımı vardır. Bunlar ne zamandan beri Ankara'da rahat ulaşılır hale geldi? Ankara'da müzik aleti satan dükkânlar canlandı?

S- 80'den itibaren acil olanları bulabileceğiniz dükkânlar vardı. Gitar da amfi de vardı ama ufak parçalar yoktu. Yurt dışına giden birine sipariş ediyordunuz yine. Bir de pavyonlarda eskiden beri çalanların çok güzel aletleri vardı. 80'lerde, 70'lerde pavyon dediğimiz yerler acayip yerlerdi. Saat 9-12 arası çok iyi gruplar çıkardı. Feyman diye bir yer vardı mesela orada çok özel gruplar çıkardı. 12'den sonra sanatçı çıkardı. O zaman da bizim dinlemediğimiz müzikler ama şimdiyle karşılaştırınca çok iyiydiler.

E- Şu sıralar, Türkiye'de, dünyada kimleri dinliyorsunuz?

Ş- Hep eskileri dinliyorum. 1980'de Dire Straits o defteri kapattı. 80'den sonra çıkanlar, haklarını yemeyim ama beğenmiyorum.

E- Belki U2, Muse falan olabilir? Sahne performansı olarak.

S- Performans deyince insanlar neyi kast ediyor, sahne performansı ise, sahne efekti ise Pink Floyd bunun en alasını yaptı. İyi müzik olunca zaten diğerlerine gerek yok. Grup kötü ama diğer aldatmacalarla insanları da kandıramazdınız. Yumurta yerlerdi herhalde. İstediği kadar iyi show olsun. Ortada iyi şeyler kalmayınca show önemli hale başladı.

K- Yeniler için şu iyidir, konserine gidilir diye tercih ettiğiniz yok mu yani?

S- Tercih etmiyorum, zorunda da hissetmiyorum henüz. Bu arada benim hiçbir arşivim yoktu, beynime kaydediyordum. Sonradan dönüp baktığımda o yıllarda Almanya'da mesela neleri kaçırmışız, aklınız durur. O zamanlar meşhur olamamış guruplar bunlar. Deep Purple'dan Led Zeppelin'den yer yoktu meşhur olamıyorlardı, onlar biraz kenara çekilince ortaya çıktılar. Mesela Metallica, geçenlerde İstanbula'a gelen iron maiden, meydanı boş bulunca çıktılar. İkinci Led Zeppelin çıktığında heavy metal kavramı o zaman geldi, metal grubuydular, Black Sabbath da öyle.

E- Benim kuşağımdaki Rock müzik dinleyicisi için Yüksel Caddesi'nde Hayri vardı, daha eskiler Amerikan Pasajı’ndan bahsederler. Sizin kuşağın aradığını bulduğu mekânlar nerelerdi?

S- Tansel Plakçı vardı YKM'nin oralarda. Ben tam bilmiyorum, o zaman plak da almıyordum. Çünkü parayı vermek zorunda olduğum gitar ve aletler vardı. Ama yine de rahat ulaşıyordum.

K- O dönemde arkadaşlarınızla gittiğiniz, sohbet ettiğiniz mekanlar nerelerdi ?

S- A-Bar ve Siyah Beyaz dışında güzel kafeler de vardı. O zaman da azdı ama oralarda çalan müzik şimdikine göre gene iyiydi. Evlerimizde de buluşuyorduk.

E- Ankara'da sosyo-kültürel anlamda kötüye doğru bir gidiş mi var?

S- Bana göre öyle. Ama başkasına göre iyi olabilir. Tandoğan Meydanı'nda oturuyorduk mesela biz, çok güzel bir meydandı. Şimdiki gibi değildi. Güzel bir heykel vardı, 70'lerde yapılan. Çıplak diye kaldırdılar onu, çok güzel bir heykeldi. Şimdi rezalet bir maşrapa var. Bunu anlamıyorum, din ile ne alakası var, çok acayip.

K- Son zamanlarda Ankara’da uluslararası festivaller çoğaldı, nasıl değerlendiriyorsunuz?

S- İstanbul'da çok iyi, iyi ki orada değilim para yetmez. Ankara'da da Elton John dinledik ucuza, çoğu kişi farkında değildi. İngiltere'de böyle dinlemek zor.


K- Müzik'ten Ankara'ya geçelim, zaten hep vardı ama. Sanatçının kent ile kurduğu ilişkiyi düşünelim. Sanatçının ruhu ile kentin ruhu birbirini etkiler. Ankara sizi nasıl etkiliyor?

S- Bu iki ruh o kadar bağlantılı ki, sanatçı değil memur olsanız yaşadığınız yerin ruhu yaşantınıza etki eder. Mutlu olursunuz ya da olmazsınız. Ayriyeten resim, müzikle falan ilgileniyorsanız beslenmeniz lazım. Ama Ankara'nın bu durumuna rağmen hala besleniyorum. Ankara manyağıyım galiba.

E- Hemen soralım o zaman Ankara'nın en sevdiğiniz, özel olan, kendinizi iyi hissettiğiniz lokasyonu neresi?

S- Mesela Kale acayip, çok güzel. Bu tarafları, Gaziosmanpaşa'yı seviyorum. Genelde her yeri güzel ama farklı bir enerjisi olan bir tek Kale var, diğer yerler şehir işte.

K- Az önce sorduğum soru ile bağlantılı olarak, Zeki Demirkubuz Yeraltı'nı sadece Ankara'da çekebilirim dedi. Kentin ruhu sizin yaptığınız müzikle de ilişkili?

S- Evet, mesela ben İstanbul'da hem okudum, müzik çalmaya da gittim haftada iki gün. Çok güzel bir şehir ama oraya gittiğim zaman birisi resmen bütün hatlarımı kesiyor. Üretme ihtiyacı duymuyorum, çalayım da gideyim bir an önce oluyorum. Ankara'nın en beğenmediğim halinde bile böyle hissetmedim. Bu da benim problemim. Ankara aslında başka bir şehir bu da mekandan ziyade onun anlamını belirleyen insanlar önemli. Yoksa cennettesin ama acayip bir tayfa var yanında, ben ne yapayım orayı. Bence İstanbul’da negatif bir durum var.

K- O zaman Ankara'nın politik gündemine geçelim, 50 yıllık Ankaralı olarak dertlisiniz de. Ankara'nın politik gündemine, gündelik hayatına, kentsel sorunlarına sanatçıların ilgi göstermediğini gözlemliyoruz, bu bir tür yabancılaşma mı?

S- Öyle görünüyor ama bence niye Ankara yabancılaşmış olsun, belki de İstanbul'dakiler yabancılaşıyorlar. Körler sağırlar birbirini ağırlar durumu var. Hem sadece Ankara değil Türkiye'de öyle. Türkiye'nin sesi çıkmıyor. Evet benim de problemlerim var, gördüklerim ve memnun olmadıklarım var ama değiştirmek için demokrasi var, öyle deniyor. Bir de ilerisi var şimdi. Memnun olmayınca insanlar akıllarını kullanıp oy verip değiştirsinler. değişmediğine göre biz memnun olmayanlar azınlıktayız demektir. Yapacak bir şey yok. Karşı duruşlar da oluyor aslında ama düşünce tarzı tamamen değişirse bir şeyler olur.

K- Ankara'ya dair anlatacağınız özel bir hikâye, zaman-mekan-insanlar var mı?

S- 95 yılına kadar Ankara'da her şey çok özeldi. Yaşam alanlarımız daraldı. Ankara'nın bütün görünümü değişti. Fizibilitesini bilmiyorum ama aklım, gözüm var bu alt geçitler ne işe yaradı mesela? Görüntü olarak Kuğulu Park civarı şimdi şehirlerarası yol gibi oldu. Teknik bilgiye sahip değilim ama insanım, görüyorum. Yaptılar oldu. Keyif aldığımız yerler gittikçe azalmaya başladı. Herkesin yaşama alanı olsun öyle bir şey demiyorum, herkesin gitmek istediği yer olsun, tercih edebileceği yer olsun. Bizim gibilerin yaşam alanlarına ne oldu ama, daraldı ve sıfıra inmeye başladı. Bizim yaşam alanımıza ne oldu?

2 Eylül 2012 Pazar

Bir Öykü Kitaplığı


Her fırsatta kitap okumayı çok sevdiğini söyleyen, gün ne kadar yoğun geçse de “on sayfacık” olsun okumazsa uykuya dalamadığını dillendiren, sabah işe giderken otobüste, akşam eve dönerken minibüste çantasındaki kitabı çıkarıp göz gezdirmekten zevk alan “iyi okur”un kitaplığına bakma fırsatımız olsa, kaç öykü kitabıyla karşılaşacağımızı merak etmişimdir. Bu sayı görece çok da olabilir, az da... Tabii ki, özellikle romanla oranlamak ve üstünlüğün hangisinde olacağını kestirmek olası. Hatta okurların kişisel mabetlerine, kitaplıklarına göz atmadan yayıncılığın kayıtlı verilerinden yola çıkarak hesaplamalar yapmak da söz konusu. Ancak böylesi bir “öykü kitapları listesi”nde bazı kitapların yer almadığını, alamayacağını bilmek pek de zor değil kanımca.

Sait Faik’ten en az bir kitap vardır çoğu kitaplıkta. Bir de Sabahattin Ali... Halit Ziya Uşaklıgil, Hüseyin Rahmi Gürpınar, M.Ş.E., Refik Halit Karay özenli baskılarıyla olmasa da birer kitaplarıyla kendilerine yer bulabilirler mi? Peki ya Halide Edip Adıvar, Abdülhâk Şinasi Hisar, Selahattin Enis, Reşat Nuri Güntekin? Şimdiden kitaplığımızın öykü rafında, “dün”ü oluşturmaya çalışırken zorlanmaya başladık. Hem de edebiyatımızın majör figürlerinden söz ederken bile. Bir ülkenin edebiyatını oluşturan yapı taşlarının sadece majör figürler değil, dönemlerinin tanığı olan, kendilerinden sonraya bir şekilde etkiler bırakan minör figürler de olduğunu görmezden gelmek, pek de ‘edep’li olmuyor. Unutulanlar listesi uzayıp gider ama ellili yıllara geldikten sonra sorun kalmaz diye düşünebiliriz. Nahid Sırrı Örik, Osman Cemal Kaygılı, Bekir Sıtkı Kunt, Sadri Ertem, Fahri Celal, Umran Nazif Yiğiter, Mehmet Seyda, Ahmet Naim kitapçı raflarında birkaç özverili çalışma dışında antolojilerde bile isimlerine rastlayamadığımız yazarlar. Güzide Sabri, Kenan Hulûsi Koray, İlhan Tarus, Kemal Bilbaşar, Fikret Ürgüp, Şahap Sıtkı, Muzaffer Hacıhasanoğlu, Ayhan Bozfırat, Selçuk Baran, Behiç Duygulu, Mübeccel İzmirli ve daha niceleri bu coğrafyada, bu dilde eserler verdi. Peki öyküye gönül vermiş bir okur, öykücülüğün geleneğiyle tanışmaya çalışan bir öğrenci, ustalardan duyduğu bu isimlerden birini okumak isteyen genç yazar Talip Apaydın’ın, Ülkü Aren’in, Özcan Ergüder’in, Kâmuran Şipal’in hatta Ziya Osman Saba’nın, Orhan Kemal’in, Peyami Safa’nın öykü kitaplarına rahatlıkla ulaşabiliyor mu? Bu yazarların bir çoğu aramızdan ayrıldı kimileri de daha yaşarken edebiyattan ellerini çektiler. Kimileri bugünün anlayışıyla okunsa “modası geçmiş” bulunabilir. Belki kimilerinin anlattıkları geçmişte kaldı, belki de bir aktarıcı olmaktan başka becerileri yoktu. Edebiyatın da zamanla bir çatışma içinde olduğu ve zamanın eleme gücünün üstünlüğü tartışılmaz. Elbette ki kimi yazarlar bu savaşta kalemlerinin gücüyle birkaç adım önde olacak ve zamana karşı daha büyük bir güçle direneceklerdir, direnmişlerdir. Ancak bu bize diğer isimlerin zamana karşı yenik düşmelerinde, zamanın yanında olma kolaycılığını işaret etmemelidir. Devlet politikalarının gözünde çoğu zaman yırtılması gereken şeffaf bir zar olarak görülen sanat ve edebiyat üretimini, hızlandırılmış bir tüketimle yüz yüze bırakmamak gerçek edebiyat severin bayrak yarışındaki flamalarından biri olmalıdır.

Artık kitapların “raf ömürleri” var. Yazar belli bir süre içinde yeni bir kitabıyla boy gösteremediği zaman, hele bir de eleştirmenler ve okurlar tarafından yayınlanmış kitabının üstünde durulmamışsa, unutulup gidiyor. Bu sadece has edebiyatın, kötü edebiyatı kovmasıyla tanımlanamayacak dinamikleri olan bir vaka. Hem yeri gelmişken şunu da sormalı: Kitaplığımızın “öykü kitapları” rafına kaç tane geniş boyutlu, kapsamlı inceleme, araştırma kitabı ekleyebiliriz? Bırakın minör figürleri, majör figürlerin çok azının öyküsü için yazıldı inceleme kitapları. Bir çok ismin öykücülüğü, romancılığının, çevirmenliğinin, tiyatro yazarlığının, siyasi söyleminin gölgesinde bırakıldı. Bütün bunların toplamında, kültür ortamımızdaki taşların yerlerine oturmamış olmasının bedelini ödeyen, tabii ki öykücülüğümüzün bütün oyuncuları.

Antolojilere bile girememiş, yaşadıkları günlerde sadece dergi sayfalarında kalıp kitap yayınlatamamış, bir kitapla boy gösterip sonra sessizce uzaklaşmış nice isim yeniden okurla buluşmayı bekliyor. Kimileri şaşırtıcı, kimileri yenilikçi, kimileri sıradan, kimileri de kötü belki... Bazıları çoktan hak ettikleri değeri kazanmak istiyor. Bazıları da öykücülüğümüzün tarihinde oynanan o büyük “oyun”da sadece majör figürlerin değil, minör figürlerin de rol aldığını anımsamamızı bekliyor. Sıradan okurun, uzman okurun, yazar adayının, yazarın kitaplığında gerçek bir “öykü kitapları bölümü” oluşturmasının zamanı gelmedi mi?